5-aralik-1999-zaferi-vesilesiyle-siperden-hayat

5 ARALIK 1999 ZAFERİ VESİLESİYLE: SİPERDEN HAYAT – Zeynel Âbidin DANALIOĞLU

Bugün 5 Aralık

NATO’cu-Kökten Batıcı Düzen Güçleri’nin Metris’e saldırıp bozguna uğratılmalarının 16. yıl dönümü.

Bu günün yıldönümünde, NATO’cu Düzen sahipleri tarafından halâ zindanlarda tutulan, 5 Aralık Gazilerinden Zeynel Âbidin DANALIOĞLU’nun ADIMLAR Dergisi’ne gönderdiği çalışmasını yayınlıyoruz.

Gönüldaşımızın içinde tutulduğu zindan şartlarında kaleme aldığı bu Destan, onun ve onun şahsında bütün kahraman gönüldaşlarımızın sarsılmaz istikâmetlerini gösterici bir yumruktur Düzen sahiplerine.

ADIMLAR Dergisi

 

SİPERDEN HAYAT

Zeynel Âbidin DANALIOĞLU

HER ŞEYİN BAŞLADIĞI ÂN

Bin hikâyeden bir tanesi,

Başlıyor Zan’ın hikâyesi,

Vesileler silsilesiyle,

Ve kaderin de sillesiyle,

Açılan bir perde o yılda,

İzleri kalacak akılda!

 

*

 

Ne zaman başlarız hayata?

Ne basit soru,

Doğum doğurur hayatı;

Yeter mi maddî doğum,

Başlamak için hayata?

 

Yoksa başlamak için,

Önce anlamak mı gerekir?

(Anlaşılabilir mi hayat?)

Kavrayınca yaşadığımızı,

Yaşamaya başlarız hayatı.

 

Kış için o gün bahardı,

Uzaklardan bir çağrı,

Mesâfe değil mânâda,

Uzanan bir el Zan’a,

Ân kader yakın,

Çekip aldı onu,

Cesetleşmiş hayattan!..

 

Bu çağrı aziz,

Geldiği yeri bilene.

Zehir sunulsa kadehte,

Acizâne uyacaktır teklife.

 

Kalb kalbi yalanlamaz,

Zan görünce hayâlini,

Sıssız dünya aynasında,

Kaçamadı hakikat oklarından.

Kalb kalbi yalanlamaz,

Kalb kalbi yaralar,

Kalb sahibi,

Kalbden gelene,

Kaytarmak değilse niyeti,

Kayıtsız teslim olur,

Çâresiz!

 

Dünya arsası,

Kimine boş hayâl lambası,

Kimine sınırsız hamle borsası,

Zan çekti niyetini,

Talihine, düşlerinden bir sayfa çıktı!

 

İlk ziyaret, ilk heyecan,

Ümidlerin irâdeye kavuşması,

Ve duygular dile geldi,

Duygular cisimleşti.

Gizli gizli duâlarda,

Söylenen söylenmeyen,

-Ayna insanlarla-

Dalga dalga,

Duymayanlara,

Korksun diye umacılar,

Tutulmuşlar diyarından,

Haykırıldı kalbe dolanlar.

 

Zan tutulmuşları görünce,

-Hem tutulmuş, hem TUTULMUŞLAR-

Nasibince tutuldu.

 

Ya nasibine sarılacak,

Ya kaçacak talihinden

-Kaçılabilir mi talihten?-

Zan sığındı rüyâlar evine,

Koşmak için rüyâlarının peşinde.

 

İlk ziyaret ilk imtihan,

Veda saati gelince,

Sanki diller düğümlendi,

Yoksa duygular mı?

Ve çözüldü Zan’ın bağları

Hayat endişesinden.

Doğum günü kutlu olsun,

Yirmisinde gün aldı birinden,

Açılsın perdeler,

Başlıyor yeni bir hayat!

 

 

İKİ KÜÇÜK ODACIK

 

İki küçük odacık,

İçi dolu orducuk.

İki küçük odacık,

Sonsuz geniş dünyacık.

İki küçük odacık,

Hayâl hayâl içinde.

 

*

 

Siper Zan’a ev olunca,

Keşfe çıkmış kâşif gibi

Darlık içinde varlığı,

Mekândan ayrı havayı,

Her adımda buldu.

 

Her yanımda geçmişin izleri,

Her yeni mânâ hecesi,

İzlerin ecesi, mücâdele!

 

Geçmişin izleri her yerde,

Çığlıklar duyuluyor,

Her genin sabahı,

İçe işleyen,

Derin iniltiler geliyor,

Haykıran duvarlar mı ne!

 

Bir mekân; insan yoğrulmuş,

Bir mekân; insan insanı yoğurmuş,

Bir mekân; yiğit insanlar doğurmuş,

Bir mekân; nemi insan kokan,

Burası bir camekân,

Haydi seyret Yılanlı Kuyuyu!

 

İşte bu kuyudan,

Ufka atılmış altmış insan,

Esir eden duvarları,

Esir etmişler, hisar diye…

 

Ağları kader örer,

Duvarları insan,

Yıkılmaz bilsen de,

Dağları deler divane.

 

Bir divane peşinde,

Halka halka yayılmış,

Adetten müstesna insan topluluğu,

Döne döne pervane.

 

Her günün sabahı,

Bir yemin yükselir Siper’den,

Bir haber var sizlere,

Mânâ bulsun diye hâliniz,

Anlaşılsın diye zaman,

-Ve bu zamanı yazan-

Söyletir fermanını içerden!

 

Harıl harıl çalışır,

İnci inci karıncalar,

Sonsuz bir nizama

Adım adım taşırlar

Nasiblerindeki zerreyi.

Karınca çalışsa ne olacak?

(Bu iş vurulmaz nisbete!)

Soru bu ise cevabı şu:

-Tarafımız belli olsun!-

Ufak tefek karıncanın.

 

Siper, karınca yuvasından nişâne,

Dost nazarına bir menzil.

Yatar kalkar düşman ile müfteri;

-Ne iyi anlaşırlar-

Ne yapsak, etsek,

Karınca yuvasını dağıtsak.

 

Kara haber var kötüye,

Kararlı adımlarla Siper’de,

Yetişiyor ümidin askerleri,

Karanlığa tutacaklar fenerleri.

 

İnsan dizmiş, insan yıkar taşları,

Dar evi mi, can evi mi,

Hakk bilir şerli-hayırlı sonları,

Mevlâ görelim neyler…

 

 

SİPERİN KRALI

 

Sarınmış harmanisine, seyreder dünyayı,

Hayâl hayat içinde, fikreder mâcerayı,

İzleyendir kudsî ilhâm kapısı rüyâyı,

Göster hem mâlumayı hem sonsuz mâverayı.

 

*

 

Her akşam bahçede,

Latif bir oyun,

Bu sahneye büyük gelen aktör,

Yalancı dünyanın yabancısı,

Sahteliklerden münzevî…

İner dünyamıza,

Sergiler eşsiz eserini,

Eseri… kendisi, hayatı, canı,

Kan pahası, can pahası,

Fikirde öksüz milletinin,

Akın yolu, fikir babası.

 

Hayatı cendere,

Cendereden alacak hayatı.

İpten alır gibi,

İptal edilen hisleri,

İâdeye memur.

 

Tecridin her hâlini yaşadın,

Fikrin kuru bahçesinde,

Yeşeren yegâne kutsî;

Kustu toprak, bedenini,

Etti bize hediye!

 

Her akşam bahçede,

Gök çatı,

Duvarlar dekor,

Gezinen gölgeler arasında,

Gölge oyunu –Dikkat!-

Her ânı bir timsâl.

Zan da izliyordu,

Tek kişilik oyunu, herkes gibi

Heyecanı dorukta.

 

– Perde! Perde! Açıl Perde!

Kral geliyor!

Sadeliğinde ihtişamı,

İniyor sahneye,

Açılsın gözler;

Henüz görülmedi böyle oyun,

Henüz görülmedi hüneri,

(Çünkü âmâyız fikre)

Yıkılmaz eseri meydana dikilince,

Devleti görecek cüceler,

Devletin yürüyen ayaklarını,

Devlerle boğuşmaya geliyor,

Son soylu cengâver.

 

Bilen bilir,

Bu, yürek sesi.

Her adımında Kaptan’ın,

Kaçışan korkaklar,

Bilirler ürkek yüreklerinden,

Bu yürek, zincirkıran.

 

Yalnızlık zirvesinde,

Yalçın dağların dorukları gibi

Çetin rüzgârların altında,

Tek başına bekliyor bizi!

 

*

 

Gözlerine aksi düşmüş Kaptanım,

Kaygısını duyduğun kavganın,

Çetin imtihan;

Kurtuluş Yolu’nda.

Vebalini sen bilirsin,

Ve memuriyeti,

Ve mecburiyeti,

Biz de seninle bildik,

Üç Âşik’a yetiştik.

 

Çetin imtihan,

Yük omuzlarında,

Asrın âsi delikanlısı,

Her adımda devler deviren,

Dağdeviren delikanlı.

Beklenensin,

Gözlenensin,

Özlenensin,

Ve istenensin… bilinmese de!..

 

 

MERKEZ ÜSSÜ METRİS

 

Kaygısız geçen gecelerin ertesi,

Açar mı sabahın aydınlık perdesi?

Bu duyulan feryat figan kimin sesi?

Gelir mi bu gün kurtarıcı nefesi?

 

*

 

Vâde mi doldu ne,

Dünyanın vâdesi,

Beşik gibi sallanıyor yataklar,

Sarsılıyor sıtma tutmuş yer.

Daha gün doğmadan,

Gece bölünen uykular,

Yıkım doğum arası bir sancıyla,

Sabahı çağırıyor insancıklar,

Çığlık çığlığa…

 

Sarsılan arza,

Cevap veriyor Metris,

Uykudan uyanıp,

Hâlâ uyanamayanları ayaklandırmak için

Haykırışlar yükseliyor göğe,

Vâzife bu, boşuna değil!

Arzın titremesi,

Karşılıksız kalmasın,

Kayıtsız kalmasın,

Yeryüzü insancıkları,

Anlasınlar diye,

Allah’a açık pencerelerden,

Sesler göğü tutuyor,

Koro başında Usta Kaptan!

 

Beklen kapıya mı dayandı?

Bu bir işaret mi?

Bilemezsin!

Çâresiz yoklayacaksın talihi,

Kul imdat etmezse,

Medet yok Huzurdan.

 

Yeryüzü seyirlikleri bunlar:

Güneş doğacak birazdan,

Can kaygusu güden değil,

Reklam budalası tipler,

Baş sayacak önce,

Koyun sayar gibi,

Can vermiş başları.

Ah!

Can için imdat isteyenler,

Hâl için isteseydiler,

Sırtlan sırıtışlar yerine,

Bir huzur bulurlardı Huzurdan!

 

Yeryüzü seyirlikleri bunlar:

Büyük günün arefesinde,

Dünya ahret arası,

Sekr hâlinde kalabalıklar,

Celbe vicdan arasında kalmışlar!

 

Dünya borsasında,

Ahret arası için oyunlar,

Satışlar iyi mi,

İnsan simsarları?

Uyanın kalabalıklar,

Kesenin yok ahiretle bağı.

 

Dendi:

Belâ Çin’den Maçin’den

Bir de içinden gelir.

İçi boş yakarışlar yurdu

Yapıldı vatanım.

Şimdi belâ,

Topyekûn gelir!

 

Ağustos sıcağında,

Kaç can ana kucağında,

Canan canı koynunda,

Vakti denkleştiremeden,

Hasabsız, kitabsız,

Tek tek hesabı yapılmış hayatlarının

Hesabına çekildiler.

Her birimiz hesab vereceğiz,

Sıcağı sıcağına!

 

Ağustos sıcağında,

Bir ihtar! Bir ihtar!..

Hatırlayabildik mi;

Geldiğimizi ve gideceğimizi!

 

 

HER GÜN BEŞ ARALIK

 

Haddini aşan zıddına döner,

Kuvvetli bilinen güçten düşer,

Çokluk bazen başa belâ sarar,

Sürülük yapanı Aslan kapar.

 

*

 

Alacağı kadar su koymalı kaba,

Fazlası engel olur niyete,

Sağa sola taşar sonra,

Eldekinden de olmak var,

Hepten kaybetmemek de işin içinde.

 

Dayandılar kapıya sabah sabah,

Namerde muhtac etmesin Allah,

Varsa gizli bir niyet,

Çektik Siham-ı Kaza’dan bir kıta

Niyette çıktı acı haber,

Bize değil size:

– “Kimdir benimle fenn-i ma’anide bahseden

Bilsün ki âna hamle-i  tabım belâ yeter

Ol Rüstem’i kemankeş-i nazmım ki tabıma

Tirkez mukatta’at-ı Sihâm-ı Kazâ yeter.

 

Söz söylemeye geldiyseniz âlâ.

Tam meclisidir.

Hır gür ise maksat,

Bir cenk çıkaracaksanız,

Burası mektebidir!

 

Sabah sabah, güzel bir sabah,

“Sen kötü niyetten koru yâ Fettah,”

Demeye kalmadan,

Kara niyetli eller uzandı,

Mahşerî kalabalık,

Gelgitlerle çalkalandı,

Bire beş kişi,

Ne kitabta ne meydanda

Yok bunun yeri,

Açıkça er dilemeli er kişi!..

 

Beş birden çok,

Aldatır göz planında çokluk,

İyi bakmak lâzım;

Çoban mı güder sürüyü,

Sürü mü çobanı?

Yiğidin cüssesi mi salar korkuyu,

Yoksa hüneri mi?

 

Kırılan zincir, birleşen eller,

Birler beş oldu, beşler bir!

Yarıldı haki denizi,

Bir yanda onlar, bir yanda biz,

Her kir yıkanır denizimizde…

 

Surda gedik çok, ama aleyhimize,

Bir gedik kapattı Kral,

Rahmet vesilesi.

Duysun dost ve düşman:

Aman isteyene,

Düşüp de kalkamayana,

İster cana kast eden düşman olsun,

İşte Kral’ın kendisi,

Merhamet abidesi,

Yedirmez düşmanını düşmana,

En iyi siz bilirsiniz,

Beş Aralık’tan

 

O gün gördünüz işte,

Sözünden dönmeyecek adamın yüzünü.

O gün gördünüz işte,

Silahı sözü olan adamın gücünü.

Bir de yağmurunu görmeliydiniz,

(Silahınız erir, bir de yüreğiniz erirse)

Biz şahidiz bütün olup bitenle!

 

 

“SAATLER DÖNE DÖNE”

 

Zaman da emre memur,

Aka aka yol bulur,

Varır hedefe mecbur,

Emr gelir, işler takdir.

 

*

 

Son değil, bir soluk alma,

Kabuk çatlatma,

Son saate kadar,

Doğup doğup öleceğiz.

 

Kan ve kahkaha,

Can ve ölüm,

Beyaz ve siyah,

İşte öyle siyah beyaz bir gecede,

Haberi geldi:

“Noel Baba” geliyor!

 

Gelsin, âmenna,

Çinden Maçinden sonra,

Belâsını Batı’dan arayan,

Soyu sülbü karışık,

Kafası bir kâse çorba adamlar,

Halkının kahramanına,

Kasd etmek için,

Babaları da yanlarında,

Atarlar artık çatılarda,

Kanla karışık bir kahkaha!

 

Dudaklarda aynı şarkı,

Biz yürüyoruz;

Zamanı keşfe, mekânı fethe,

Kahramanın peşinde,

Biz yürüyoruz;

Düşe kalka olsa da,

Doğrulacağız doğruların yanında,

Doğması için Büyük Doğu’nun.

Biz yürüyoruz;

İnandık istikbâlin varoluşuna,

“Bizce tamamdır vâde.”

 

 

MEVZU BAHİS BİZ ve SİZ

 

Bu işin aslı devr daim

Bir siz gelirsiniz bir biz

Aslınız ne ile kaim?

Bizi ise bilirsiniz!

 

*

 

Bizimle bağınız,

Adımıza konuşmaktan ziyâde,

Sırtımıza basmak,

Budur tepe ile aranızdaki basamak.

 

Ceberut zamanların cehennemî cenderesinde

Dedeleri üç gövdeli ağaçta kalmış

Halka semer vurmak anladığınız,

Biz olmadınız, olamayacaksınız!

 

Cahil halkım var, diyerek

İlân ettiğiniz dünyaya

Eğitim vermekle övünürsünüz,

Cahalliğinize bakmadan!

 

Leş kargaları bozkırda,

Nasıl didikler leşleri,

Öyle bitirdiniz,

Canlı canlı,

Bu mâsum milleti.

 

Soruyor zamanı saatte arayanlar:

– “Nasıl olacak?”

İşte cevabı da bu:

“Nasıl” diye sormayarak olacak.

Sen nasıl, nasıl derken,

Düşman nasıl demedi,

Ürkek yüreğiyle,

-Yüreği ağzında-

Kapıya dayandı.

 

Bir kahramana suâl:

– “Ne yapayım?”

Kahramandan cevabı al:

“Sen bu ne yapayımı düşün!”

Nasıl, diye sormak değil iş,

Nasıl olacağını bulmak,

Çatlayana kadar aramak…

Hâl gönlüne inmemişse her şey muhal!

Yazıyordu işte her şey,

BENZERSİZ DESTANIMIZ’da

 

Zan karlı gecenin koynunda,

İçine doğmuş gibi,

Haberi gelecek kuşatmayı,

Tam da gönüldaşıyla laflamaktaydı.

 

“Çetin ceviz mi çıktık?”

Buyurun gelin içeri,

Öyle delik gerisinden,

Yüz duvak göstermeden,

El yordamıyla zor işler,

Üstelik korkacak ne var?

 

Sizde silah bizde yürek,

Birazcık da nefes,

Ondan da, siz gelince vaz geçtik!

 

Ama zor, hepsi duydu

Kaptan’ın sayhasını,

Biz şahidiz, dönmedi sözünden,

Bugün bile!

 

Görmedik yüzlerini,

Bilmiyoruz hâllerini,

Ama tanıyoruz onları

Yamuk, lavuk ve tavuk,

(Hani her davanın kaçkınları)

Ne sevinmişlerdir,

Bu neticeden başlarına kavuk konulsa,

Onca eğrileri, olur doğru,

Zannediyorlar!

 

Tam da mevzuu,

Zanlar yanıldı!

Zanna göre yürümez hakikat,

Perdesi açılmaz yamuklara,

Devrilmez doğruların.

 

Saf bir rüyâydı,

Altun ordunun ilerleyişi,

En yükseğe dikilecekti,

Doğru ve güzelin âlemi.

Bu âlem içinde,

Bu karanlık eller,

Düş boğuyor düşüncesiz.

Masum kalmadı,

Temiz bir ruh…

Hepimiz hasretiz.

 

*

 

Sizinle bağımız

Yok demeli, ama çok!

Kıramadığımız prangalarla,

Bağlanmışız kırık bir damara.

 

Doğrunun peşindeyiz,

Bir de seçebilsek doğruyu,

Doğrulacak vatanında,

Sonsuzluğa uzanan,

Güneşten başlar.

 

Mevzu doğru ise,

Ayrıyız sizinle,

Ruhumuz kapalı,

Melun işlere!

 

Sanki asırlar geçti,

Duyulmadı bu çağrı,

Her sabah gözler o şafakta

Hani atlılar gelecek ya!

Kalbde kalmış tek ümid,

Ölümsüzlük suyuyla yıkanacak,

Kan ağlayan bu topraklar.

 

Genç ve ruhu genç ihtiyar,

Erini hazırlayan kadın,

Beşikteki bebek ve anne,

Umm Nidal misâli,

Ruhları perçinlenmiş,

Vatan kokusuna hasretle.

 

O tohum kalbde,

Her ân filiz vermeye hazır,

Öz yurduna dön akıncı, çınara su verecek,

Can verecek el kalmadı.

 

Bizi size anlatmalı;

Çocuk abecesi gibi,

Satılık, kiralık ruhlarınız,

Para etmez bizde,

Sattık biz ise ruhlarımızı, peşin!

Kula, mala, dünyaya değil,

Tâ en başından beri Hâkim’e.

Bizi anlatmalı size,

Canlar gidecek,

Yine de düşmeyecek pençenize.

Susuzluk gibi, sonsuzluk gerek bize,

Ya anladınız, ya anladınız!..

 

 

SONSUZLUK YÜRÜYÜŞÜ

 

Ay Vadisinden beri,

O en güzel haberi,

Müjdeyle her neferi,

Verirler yakınmadan.

 

Bu yolun başı sonu,

Seçmeden onu bunu,

Candan geçmek oyunu,

Verirler sakınmadan.

 

*

 

Alnı nereye değmişse insanımın,

Kanıyla yoğurduğu toprak parçasıdır.

İnsanım…

Yalnız Mutlak Bir için,

Sevmeyi ve ölmeyi,

Bilmeyi, bildirmeyi

Aziz tutmuş olan.

 

Azizim!..

Bakma kuru gürültüye

Mesele ne ölmek, ne yaşamak,

Tek şiar emre uymak.

Emirle öl, Emirle yaşa;

Tek nizâm bu, baştanbaşa!

 

Emre uymuş,

Altın yolun

Altın kanatlı çocukları,

Onlar habercisi sonsuzluğun,

Asıl vatanın!

Giderler,

Gençliğim eyvah, demeden!

 

Cahit, Hasan, Sancar,

Ünsal, Metin ve Emin Hoca;

Selâm olsun sizlere,

Selâm olsun Pîriniz Hamza’ya.

Hamza kanatlı erler,

Meydan yerinin yiğitleri,

Kavga yerinde ölümü kovan,

Sonsuzluk arayan,

Sonsuzluk çağıran erler,

Gençliğim eyvah, demezler!

 

Hayatımızdan da diri hayatları,

Menzil taşıdır, hece taşları,

Erişmek için çetin gerçeğe,

Solmaz müjde peşinde,

Müjdeler sizin olsun,

Gençliğim eyvah, demezler!

 

Anneleri…

Bütün şehidlerin annesi,

İsmiyle müsemma,

(Göklerden bir nişane)

Dökülen ilk gözyaşı gibi,

İlk adımı attı,

Varlık diyarının elmastan evine,

Elleriyle kuracak,

Çocuklarının yuvasını,

Çocukları ki, ezelden sözlüler,

Gençliğim eyvah, demezler:

 

Yarından ümidli yüzleri,

Yıldız yıldız olmuş gözleri,

Bitmez heyecanın eseri;

Yüzleri, gözleri, sözleri.

 

Dünden çizilmiş kaderleri,

Adım adım oldu izleri,

Bitmez heyecanın şiiri,

Kadrleri, izleri, sözleri.

 

Bugünden bilinir haberi,

Kim, dersen, atılır ileri,

Bitmez heyecanın askeri,

Gelir fermanla haberleri.

 

 

ŞEHİRLER GEZDİK GÖRMEDEN

 

Her şey her şeye perde,

Her şey hemen her yerde,

Sır zaman örtüsünde,

Şaşmaz ölçü bütünde!..

 

*

 

Yuvayı terk eden kuş gibi,

Dönmemek üzere kavgaya atıldık,

Kum falından kafesler,

Her ân parçalanacak gibi.

 

Hücreler dizi dizi,

Beklemekteler sizi,

Buradaki görünür,

Dışarıdaki gizli,

Kim tutsak kim hür,

Siz fal açın,

Bizim fikrimiz belli!

 

Rahmet vesilesi hücreler;

Darlık, genişlik zanda,

Zaman yahud belli bir ânda,

Hep açık vesileler!..

 

Değişen mekân ve zamanla,

Değişti Zan da,

Kabuk çatlatır gibi sinirli,

Yeni hâlin içinde.

 

Değişen zaman ve mekânlar,

Değiştiler zanlar da,

Çabuk aldanır,

Bir sahneye bakar,

Daha film bitmedi!

 

Handa bir yolcu,

Belki sonuncu,

Bir cendereden geçiyor,

Soysuz ve yüzsüzler elinden.

 

Yolcu handa,

Gemi limanda,

Gözlerde hayâl kırıklığı,

– “Niçin açılmadı yelken,

Çıkmadı yola gemi?-

Gulgulesi bol nefesler,

Rüzgâr niyetine salınsaydı,

-Taraf belli olsun- diye,

Hani, karınca misâli,

Olmadı ya niyet (farzı muhal)

-Saflar belli olurdu!-

 

Kaptanın gözleri ufukta,

Hatıra yâd eden hasretle,

Sözleri kılıç kadar keskin,

Zaman tamam, mekân tamam,

Öte yanda:

-Hâlâ açılmadı mı yelkenler?

-Hâlâ nerede neferler?

Utanmazın hesab soruşu,

Ayna karşısında olmalı,

Yarı yarıya hâllolur meseleler!

 

Yolcu handa,

Candan hesab işleri,

Kendi zamanının yalnız yolcusu,

Kaçırdılar seni cins kafalar!

-Onların kaybı-

Sen gezinirken sırlar âleminde,

Bilimciler kaldı bilimde.

 

Ve değişti zaman-mekân,

Duvarlar kaldı değişmeyen,

Değişmesin duvarlar,

Ne Kartal, ne Bolu,

Hayat tek nefeste,

Aşinayız bu hâle,

Ezelden tanışır gibi,

Bir söz vermişiz.

O eski zamanda,

-Ruhların kaynaştığı zamansızlıkta-

Verin dünyayı insanlara,

Biz imâra geldik,

Altundan merdivenini,

Dikmek için yer yüzüne,

Gerçek Rüyânın,

Arz cazibesine inat!

 

Öz vatanında parya(sın),

Doğuyor tayin edilmiş vaktine.

Kaçıp giden yüreksizler gibi,

Terk etmedin Siperini.

Gezdirsinler şehirleri,

Bir dar hücre içinde,

Bakalım anahtarları kimde!

 

 

YAĞMURU BEKLERKEN

 

Karanlık sabah, karanlık şafak,

Bulutlar ne zaman dağılacak?

Ellerden üstün bir ele hasret,

Yeryüzünde bu sahipsiz durak.

 

*

 

İşte güzel bir rüyâ!

Yoksa kâbus mu?

Niçin her şey bu kadar renkli?

Dünyaya mı kurulacak cennet?

Sis inmiş yeryüzüne,

Gözlere, sözlere,

-nasıl anlatılmalı?-

Pusular gün içinde!

Yalan rüyâ insan elinden,

Bütün renkler sahte ışıktan…

 

Adım başı ayrı bir dünya,

Adam başı bir rüyâ,

Geniş ufuklar hapsolmuş,

Kahrolası dar kafalara.

Bunun adı ilericilik

Gelişim ve değişim,

Hepsi zanlarda!

 

Işıkları çoktan sönmüş Güneş’in

Sadece gözlerde,

Gözler lâzım hepimize,

Gördüğünü yalanlamayacak.

Mavi ufkun esrarına hayran,

Aksinin aynı gözbebeğinde,

Gözümüz gibi sakınmalıyız,

Kem gözlerden Güneşimiz’i

 

Bir ayna lâzım sırrı ibret,

Baştanbaşa zamana tutulsun,

Bu akıllılık değil mi?

Hiç akletmeyiz değil mi!

 

Zan arayıp durdu;

Düşlerindekinden uzak bu dünyada,

Bir bakış bulmak,

Bir ses işitmek için.

Gündüz gözüyle karanlık rüyâlar,

Uyanık kâbuslar gördü,

“Boğazında iki el,

Sıkıyorlar görünmeden.”

Çağ çöküyor insanlığın üstüne,

Bu kara çağ

-Yüzünü ağartacak- eller;

Yetişsin acele,

Bir sahibe susamış insanlık;

Aksiyon, sahibini bekliyor.

 

Hayâller geçidi hayat,

Az önce bir sahne gördüm;

Ağlıyordum bilmem niye,

Bir sonrakinde gülüyordum,

Az önce ağladım diye!

 

Ve bir rüyâ bekliyorum,

Yaşamak için,

Tariften azade…

 

Kimin haberi var dünyadan?

Akışından, nakışından,

Ötelere seferinden,

Taşıyor bizi dünya,

Bir yük gibi sırtında,

İki âlem arası ayaksız vasıta.

 

Yalan dünya!

Ne müdhiş vecize,

Yalanı, doğru

Doğruya doğru,

Geçip gidecek çarçabuk,

Bu en büyük oyuncak:

 

Garib sırdan bir yumak,

Hayat denen basamak,

Dünyadan geçmek gerek,

Gâye O’na kavuşmak.

 

O hâlde söyleyelim güzel türküyü,

Geliyor çünkü zamanın sahibi:

 

“Ortalık mahşer gibi;

Kim buranın sahibi,

Kimlerin düğünü var?

 

Güneş, batan bir bayrak,

Şu kıpkızıl ufka bak,

Ana baba günü var!..”

 

Yağmura hasret yüzler,

(-Şafakta doğan güneşi

Nasıl beklerse insanlık-)

Bekliyor hakikate esir olanı,

Ve hakikati Hakk için tanıyanı,

Ve böyle anlayanı, anlatanı.

 

Gel, sen Yüzyıl Mimarı,

-Asırlardır süren hasret aşkına-

Gel, bekleyenden habersiz,

Su misâli, kan ve can davası,

Gel, hayata hâkim kılmaya,

Emsalsiz hakikati!..

 

Zeynel Âbidin DANALIOĞLU

2009-2010

Düzeltmeler: 2015-Temmuz

 

Orjinal: http://www.adimlardergisi.com/5-aralik-1999-zaferi-vesilesiyle-siperden-hayat/

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*

*

Du kannst folgende HTML-Tags benutzen: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>