adimlar-yagmurcu

“ADIMLAR” VE “YAĞMURCU”NUN ŞEMSİYESİ ÜZERİNE – Tuğrul ÇELİK

– Bir Tarihçe

Mirzabeyoğlu, “Gölgeler” romanında “yaşadığımız günler”i bir tiyatro sahnesi içinde anlatmıştı. Şimdi “perdenin gerisine geçti.” Sahnede İbda kaldı.

Onu, hayattayken önce “ismen”, sonra kitapları vesilesiyle “fikren” tanımış birisi olarak “Adımlar” kitabını, güncel politikaya daha yakın bir eser olarak gördüğümü belirtmeliyim.
Basımı itibariyle 20 yıl, içerik itibariyle 30 küsur yıl öncesinden bir “güncellik” bu.

Mirzabeyoğlu, “Adımlar”ı bir tarihçe olarak takdim ediyor. 1984-1996 yılları arası dönemin bir fikir-aksiyon anlamında tarihçesi. Bir geçmiş muhasebesi demek doğru olmaz, çünkü Mirzabeyoğlu’nun o “güncel”e yönelik tespitleri, “yarın”a yönelik gayelerini de mânâlandıracak cinsten. Mirzabeyoğlu’nun kaleminden çıkan “Günün hakkını vererek yarını hedefleme” bakışı, buna yorumlanabilir.

– Büyük Doğu, Nasıl, Niçin?

“Adımlar”, 1984-1996 arası Mirzabeyoğlu ile çeşitli konularda yapılan röportajlardan oluşuyor. Yıllar boyunca sorulan sorular ve bunlara verilen yanıtlarda; dönemi, bu dönem yaşanan hadiseler karşısında alınan tavrı ve en önemlisi yeni ve canlı bir fikrin doğumu izlenebiliyor.

Mirzabeyoğlu’nun, Necip Fazıl’ı anlatırken söylediği ve pek çok yerde okuduğum şu cümle, bu doğuşun nedeni hakkında fikir veriyor:

“İdeali aramayla toprağa bağlanma arasındaki bir berzahta kıvranan insanoğlunun ‘oluş’ ıstırabını, İslam’ın hakikatine nisbetle heykelleştiren adam!”

Necip Fazıl’ın bu heykelleştirmeyi, Büyük Doğu ismiyle yaptığını bir tarafa koyarak; bugün Büyük Doğu “niçin” var yahut “nasıl” var diye sorarsak, yanıtı şu olmalı: Yürüyen Büyük Doğu- İBDA ile.

– “Yağmurcu”nun Şemsiyesi

İBDA’nın ortaya çıkışı, “berzah”ta sıkışıp kalan ademe bir teklif olarak görülebilir. İbda dışından bir göz olarak bunun dünya çapında bir teklif olup olmadığını belki başka bir vesileyle değerlendirmek üzere bir kenarda tutarken; orijinalliği ile böyle bir özelliğe haiz olduğunu söylemek gerekir. Ve Mirzabeyoğlu’nun iddiasını bir “sıkışmışlık” haline son verecek, “aynı dünyada ayrı dünyaları yaşayanlara” sunduğu bir “çıkış” olarak da okuyabiliriz.

“Aynı dünyada ayrı dünya”… İbda’nın teklifinin en önemli yeri sanırım bu tespiti. Mirzabeyoğlu, işkenceyle, Telegram’la, tecritle geçen onca yıldan sonra kendisini dinlemeye gelen her kesimden insanın karşısında şöyle demişti:

“Geçmişte yapılan yanlışlar da, bir daha yapılmamak üzere tecrübe sınıfından olarak, onlar da kalacak ve yapılmaması sınıfından olarak kabul edeceğiz.”

Bu cümle, geçmişte olanları, yaşananları yok saymıyordu ve bu yüzden cesurcaydı. Aynı zamanda bu cümle, bundan sonrası için mücadele etmeye, İbda Diyalektiği içinde “iyi”nin “kötü” karşısında mücadelesine devam etmeye yönelik bir davetti.
Ve bence yine cesurcaydı.

Reddedilebilir miydi? Elbette, ama o belli ki “kötü” olanla kavgaya katılacak vicdan ve ahlâk sahibi “başka”ları olduğunu biliyordu.

Bu davetten 30 yıl önce, 1984’te, büyük bir teklif yapmıştı:

“Altına bizzat sığınanların temin edeceği en umumî keyfiyet şemsiyesini, yâni İBDA’yı açmış bulunuyorum!..”

“Yağmurcu”, şemsiyeyi açmıştı.

Bana göre “Adımlar”, bu şemsiyenin açılışının da kitabı…

– Şen sıpalar, ahmaklar

İbda, kendine has bir fikir sistemi olarak, yine kendine has estetik anlayışıyla “teorik bir dil alanı” da kuruyor. “Anlaşmama” üzerine kurulu anlayışın tersi olarak kurulan bir anlayış bu.

“Lüzumsuz soruların” olmadığı ve bunların “mânâsız cevaplarının” verilmesine gerek olmayan bir dil alanı.

Diyalektik, “Adımlar”da sıklıkla kendini gösteriyor.“Vesile planında her şey imana sebep olabilir” deniyor. Hatta kimi zaman tersinden…
İbda neslinin karşısında “şen sıpa” tipi gibi…

Okuduğum kitaplar içinde duyduğum orijinal kavramlardan birisi buydu: şen sıpa.

Bir diğerini yine “Adımlar”da okudum: “Ahmak, ruha ve kafaya dağınıklık verir.”

Ne kadar doğru bir söz değil mi?

“Adımlar”, bu tipleri, lüzumsuz sorularını ve mânâsız cevapları da güzel anlatıyor: “Ben diyorum Çanakkale Boğazı, sen anlıyorsun yandı…”

– Körfez Krizi, Antiemperyalizm, “Panik”

“Adımlar”ın en dikkat çekici kısmı, Körfez krizi ile ilgili bölümler. Bir dış politika okuması olarak baktığımızda buradaki tavır, Mirzabeyoğlu’nun antiemperyalist tavrını açıkça göstermesi bakımından dikkat çekici.

Türkiye’nin o dönemki politikasını eleştiren Mirzabeyoğlu, “kuyrukçu ve kuyruk sallayıcı politikayı tesvib etmiyorum” diyerek baştan tavrını ortaya koymuş.

Mesele Saddam Hüseyin meselesi değildir ona göre. “Amerikan ve Batı emperyalizminden nefret”tir. “Halkı Müslüman olan ülkelerde hükümetlerin tutumu ne olursa olsun, halkın ayrı bir hissiyatı ve sezgisi vardır.”

Nitekim Körfez Savaşı sırasında iktidarda bugünkülerin “milletin adamı” dediği zat vardır ve basın “Irak felç oldu” manşetleri atmaktadır. Irak, birkaç saatte düşecektir onlara göre. 2003’te zihniyet de basın da değişmez. Irak işgali manşetleri aynıdır.

İran’ın iki yüzlü politikasını da ortaya koyar Mirzabeyoğlu. İran, “Büyük Şeytan” dediği Amerika ile iş tutmaktadır. “Büyük Şeytan”ın “büyükelçiliğine” soyunmuştur. Ayrıca, “Adımlar”da, İslamcı hareket içinde İran etkisini düşünmeye sevk edici yerler de var.

Bu sözleri ve tavırları birilerini “panik”letmeye fazlasıyla yetecektir. Bu “tavır” ve “vadettiği gelişmeler”, “Körfez Krizi’nden daha derin ve kapsamlı neticeler doğuracak mahiyette” görülmüştür.

“İşte şimdi ocak kızışmıştır!” “Panik Operasyonu” için düğmeye basılır. Hedef “Irak casusu örgüt”tür. Düğmeye bizzat en üst makamdan basılmıştır.

Mirzabeyoğlu, Körfez Krizi sırasında “ne içte ne de dışta bir teklif getiremeyen” ama bir taraftan da “alanda görünme” gayretinde olan bir iktidar portresi çiziyor. Mevcut durumda Türkiye ne Irak’a ne de Batı’ya yaranabilecektir. Zaten böyle bir “politikasızlık politikası”dır Türkiye’yi zora sokan. Burada, bu hadisede bir fayda ciheti bulduğunu da kaydeder: Bu durum, Türkiye’yi tarihi misyonunu -İslami zuhur ve İslam dünyasının liderliği- yerine getirmeye zorlamaktadır.

Bu arada Mirzabeyoğlu, kendi gerekçeleriyle, “yurtta sulh cihanda sulh” politikasını eleştirir. Oysa dönemin iktidarıyla benim anladığım mânâda Kemalizmin bağdaştırılabilecek bir noktası yoktur. “Yurtta sulh cilanda sulh” politikası da kendisine diyalektik bakılmayı hak ediyor bence ve onu bir “politikasızlığa” dönüştürenler, elbette ki -gerçek anlamda- Kemalistler değildi.

– “Huzur ve Güven” Ortamında Bir “Düzen Bozucu”

“Adımlar”ın okuduğum diğer kitaplardan daha “güncel” ve “politik” olduğunu belirtmiştim. Mirzabeyoğlu o dönemki seçimlerle ilgili Özal’ın politikasını eleştirirken; ülkenin içinde bulunduğu zorluğa işaret ederek; eğer kaybederlerse ‘ben gittim düzen bozuldu’ diyeceklerini, eğer kazanırlarsa da kimseye söz hakkı tanımadan ‘katlanacaksınız’ diyeceklerini belirtiyor. İki ucu pis bir tehdit politikasıdır bu. “Ben gidersem devlet biter” diyenlere ne kadar benziyor değil mi? Nitekim partilere yönelik sorulan soruya, bugünküne benzer bir “millet ittifakı” yanıtı veriliyor bence: “Önce ANAP’ı halledin, sonra kendi aranızda hesaplaşırsınız.”

Mirzabeyoğlu, 12 Eylül sonrası “talan şirketinin” yönetiminde var olan “huzur ve güven ortamını” bozmaktadır. Nasıl bir huzur ve güven ortamı olduğunu varın siz düşünün… Trilyonlar götüren, çarkını döndürenler “huzur ve güven” ortamının teminatıdır. Ve bu “huzur ve güven” ortamında vatandaş açlıktan, adaletsizlikten “huzur ve güven içinde ölmektedir.” Elbette o dönemi bir “huzur ve güven” ortamı olarak adlandırırsak, Mirzabeyoğlu otomatikman “düzen bozucu” olarak bir “devlet düşmanı” konumundadır.

***

“Adımlar”, pek çok konuda sorular ve bunlara verilen ayrıntılı cevaplardan oluşuyor. İbda, Büyük Doğu, şiir, roman, Körfez Krizi, dış politikanın yanında Kürt meselesi, Kemalizm ve laiklik konularını da cevapladığı bölümleri var kitabın.

Laiklik ve Kürt meselesi hakkında, 90’lı yıllarda verdiği cevaplarla, meselelere nasıl baktığı konusunda fikir sahibi oluyorsunuz. Ve bu halleriyle katılmadığım yerler var.

Mirzabeyoğlu, perdenin gerisine geçti. Bugün aynı sorulara ne cevap verirdi bilmem. Ama külliyatını okuyup anlamaya çalıştıkça, fikirler konusunda, özellikle de katılmadıklarım üzerinde daha çok düşünme/eleştirme şansı bulacağım.

“Adımlar”da Gazali’den yapılan bir alıntıyla bitirelim:

“İnsan, bilmediğinin düşmanı olur.”

Tuğrul ÇELİK

http://www.adimlardergisi.com/adimlar-ve-yagmurcunun-semsiyesi-uzerine/

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*

*

Du kannst folgende HTML-Tags benutzen: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>