kumandan_salih_mirzabeyoglu_telegram_suikast_adimlar_2

ADIMLAR’DAN… TESLİM OLMADI, YENİLMEDİ; ÖLDÜRÜLDÜ!

ADIMLAR’DAN
TESLİM OLMADI, YENİLMEDİ; ÖLDÜRÜLDÜ!

İBDA Mimarı’nın 2000 yılından beri maruz kaldığı efsanevî TELEGRAM / Zihin Kontrolü işkencesine karşı gösterilen “örgütlü sessizlik”in, katledilmesinden sonra da en tepeden aşağıya doğru devam ettiğini görüyoruz.

Katiller, bu “üç maymun komplosu”nu planlayanlar arasında. İBDA’nın “dostları” olduğunu iddia edenlerin sessizliği ise, bu “sessizlik ordusu”nu ve bu ordu içine yuvalanmış katilleri daha da cesaretlendiriyor. Bu hususu hep göz önünde tutalım.

Soru basit;

Kumandan Salih Mirzabeyoğlu insanlık düşmanları tarafından maruz bırakıldığı işkencenin ardından katledildi mi, katledilmedi mi?

Tüm İBDA bağlılarının, bu sorunun cevabını vermeleri gerekiyor. Verecekleri cevap, bundan sonraki hayatlarında İBDA adına atmayı düşündükleri adımların hem muhtevasını hem de şeklini belirleyecek.

Biz Adımlar’a gelince;

4 Mayıs Suikasti ardından şimdiye kadar karşılaşmadığımız, bundan sonra da bir eşine rastlamayacağımız şekilde ortaya çıkan “yeni durum”karşısında çözüm üretebilmek ve yeni dönemde adım atabilmek için İBDA Mimarı’nın yenilmediğini, ÖLDÜRÜLDÜĞÜNÜ şuurlaştırmamız gerekir. Onun şehadeti etrafında cereyan eden alışılmış veya olağan dışı gelişmeleri ancak bu şekilde bağlamlarıyla birlikte değerlendirebiliriz.

İnsanlığın bu yüzyıldaki GAYESİNİ katlettiler. Artık şu ân için “insanlığın gayesi” yok; insanlığın gayesi olmadığına göre kendisi de yok demektir. İnsanlığın olmadığı bir toplumun da başına gelebilecek her türlü belâya müstehak olduğu kesin.

Katiller aramızda ve “ne yapacaklar?” diye merakla İBDA’ya bağlılık iddia edenleri seyrediyorlar.

Bundan sonraki dönemde hedefi gözden kaçırmayan ve her türlü tertip ve düzenlememizi hedefe nisbetle yaptığımız devrimci tavrımızın devamını sağlayacak yegâne tutum-eğilimimiz, başlıkta ifâde edilen mânâ içinde yerini bulacaktır.

“Teslim olmadı, yenilmedi; ÖLDÜRÜLDÜ” ifadesinde biri gizli, diğeri de açık olan iki eğilime vurgu var. Bu iki eğilimden açık olanı, yani nisbetini kaybetmeden hedeften gözünü ayırmadan devrimci tutum ve tavrı yaşatmaya çalışandır Adımlar.

Devamını sağlamaya çalıştığımız çizginin karakteri ve muhtevasından dolayı, 4 Mayıs Suikasti’ne “suikast olmayabileceği”ne dair sergilenebilecek en ufak tereddüt tavrını, tavrın sahibine bakmaksızın reddediyoruz. Çünkü, bu tereddüt tavrının niyeti ve barındırdığı eğilimin iyi ve dostça olduğunu düşünmüyoruz. Ayrıca Kumandan’ın şehadeti“esas” alınmadan bundan sonra yapılacak hiçbir faaliyetin ideolojinin hedeflerine hizmet edeceğine ve faydalı olacağına da inanmıyoruz.

Şimdi;

Kendini İBDA elinde idrak etmiş ve ondan başka hiçbir fikir, anlayış ve şahsa ne kafa ne gönül olarak meyletmemiş –buna “vicdanlı düşman” da şahittir-, yaklaşık 35 yıl boyunca elinden gelenin en iyisini yapma gayretiyle hiçbir fedakârlıktan kaçmadan, ödeyebileceği her türlü bedeli ödemekten bir ân bile geri durmaksızın tüm hayatını İBDA ve Mimarı’na göre dizayn etmiş, tüm faaliyetlerini de liderin muradına ve ortaya koyduğu hedeflere göre örgütlemeyi esas görev bilmiş Adımlar çizgisi, Kumandan’ın katledilmesiyle daha da artan içinde yaşadığımız “bunalım” ve “kriz” döneminde de, yine liderin muradına uygun ve İdeolojinin hedeflerine ulaşmak için hüviyeti hâline gelen aynı tutum ve tavır içinde Adımlar bünyesinde faaliyet gösteren tüm gönüldaşların ortak reyi hâlinde mücâdelesine devam kararı almıştır.

Başyücelik idealine bağlı bu yolda tüm İslâm büyüklerinin, hasseten de İBDA Mimarı’nın ruhaniyetini üzerimizden eksik etmemesini Allah’tan dilerken, bugüne kadar olduğu gibi, bundan sonra da İBDA Fikir ve Aksiyon Sistemi’nden başka otorite tanımayacağını ve Allah ve Resûlü rızasına aykırı davranan hiçbir egemene “biat” etmeyeceğini, boyun eğmeyeceğini ilân eder.

Başyücelik idealine giden bu yolda nasıl ve hangi hareket tarzıyla mücâdeleyi yürüteceğimiz de İBDA Mimarı’nın şu ifâdelerinden anlaşılmalı:

“İslâm inkılâbı bir çeşit “aydınlar aristokrasisi”dir… Bu sınıfı temin, bunun önderliği, bu zeminin temini siyaseti… Gaye, esas, usul, hedef buna nisbetle!.. Küfür yobazlarını, din yobazlarını tasfiye gayesine bağlı bir hareket… Benden isteneni istiyorum: Muazzam bir kadro…” (Adımlar, Salih Mirzabeyoğlu, shf: 45)

Bu “kadro”nun potansiyel olarak İBDA bağlıları arasında mevcut olduğuna tüm kalbiyle inanan Adımlar, kadro hedefine ulaşmak için tasfiye edilmesi gereken yobaz tipinin karakterini de tanımak zorundadır. İBDA Mimarı, ana hatlarıyla bu tipi şu şekilde karakterize etmekte:

“Yobaz, hakikate gerisiyle bakan adamdır; bunun küfür yobazı tipi de var, din yobazı tipi de… Nefs muhasebesinden anlamaz, kendini izaha yanaşmaz, anlamadan karşı çıkar, anlamadığından kaçar, kelimelerin geliş gidişinden sahte mânâlar türetir, ağzından çıkan lâfın nereden gelip nereye gideceğini düşünmez, lâfı oluruna getirir, kendi tezadını görmez…” (Adımlar, Salih Mirzabeyoğlu, shf: 34)

“Kadro”yu temin gayesiyle ve bu kadronun yürüteceği siyasetin toplumun geniş kesimlerine ulaşması amacıyla atılacak her adım, bu yobaz tipinin tasfiyesine yönelik olacağı gibi, “olunmaması gereken insan tipi”nin de ifşâı mânâsına gelecektir.

İBDA Mimarı:

“Mevzu ve mizaç hususiyeti içinde Kendinden Zuhur diyalektiğini göstermenizi bekliyorum, bunun tatbikini… Bu yüzyıl İslâm diyalektiğinin ana karakteri bu: KENDİNDEN ZUHUR…” (Adımlar, Salih Mirzabeyoğlu, shf: 39)

Kendinden Zuhur diyalektiğinin görünümü mânâsına gelen, İBDA’nın ortaya koyduğu ve bu yüzyılda İslâm’ın tatbik stratejisinin en temel ilkesi olan “CEPHE” davası… Şahsiyetçiliğin olanca ihtişamıyla gözükeceği bu davaya sıkı sıkıya bağlı olduğumuzu deklare eder, bu en temel ilkeye halel getirici her türlü tutum ve tavrı reddedeceğimizi ilân ederiz.

Çünkü, cephe davasına halel getirici her türlü tutum ve davranış, topluluk hakikatini “bütünleme”ye engel, yani, “birliği sabote etmek” için dinamitleme niyetini gösterir. Birliğin önündeki en büyük engel olarak görülmesi gereken bu tutumun da “mücadele geleneği ve tarihi”ne düşmanlık olarak görülerek bütün İBDA mensupları tarafından şiddetle reddedilmeli…

İBDA geleneği ve tarihine düşmanlık, 4 Mayıs Suikasti’yle Kumandan’ın tasfiye edilmesinin yeterli olmadığını, O’nun 40 yıllık mücâdelesinin de tasfiye edilmesini hedefleyen çok tehlikeli bir eğilimdir… Dolayısıyla bundan sonraki mücadele bu iki esas üzerine inşâ edilmeli… Çünkü O’nun şehâdetiyle orta çıkan ve bir daha da benzeri ortaya çıkmayacak bu “yeni durum”un değerlendirilmesi ve bundan sonraki dönemde alınacak tavrın muhtevasını, hangi eğilime meyilliyseniz o belirleyecek. “Katledildi” demek ve O’na inanmakla, bu hususta mütereddit davranmak meseleye farklı şuur seviyelerinden bakıldığını gösterdiği gibi, ortaya çıkacak tavırların da farklılaşmasına sebebiyet verecektir…

Mücadelede her yeni safha ve basamakta, bir önceki safha ve basamağın neticesi, yani geldiği nokta esas alınarak yola devam edilir.

4 Mayıs Suikasti gerçeğini kabul edip “katledildi!” dediğinizde, bu tutum, sizin bundan sonraki süreçte mücadeleyi hangi esaslar üzerinde örgütleyeceğiniz düşüncesinden, iktidara bakış açınıza kadar bütün tavırlarınıza sirayet edecektir.

Bu eğilimin tabiî neticesi muhakkak ki, 4 Mayıs Suikasti’nin faillerini ortaya çıkarmasını iktidardan her platformda talep etmektir. Ayrıca bu suikasti esas alan bir anlayış içinde ve bu talep doğrultusunda tüm siyasî faaliyetlerinizi söz ve fiil birlikteliği ile örgütleyebilmelisiniz. Bunu yaparken bedenini ortadan kaldıranların O’nun fikrine ve eserine -yani İBDA bağlılarına- düşman olduklarını gözden kaçırmadan, 40 yıllık devrim mücadele geleneği ve tarihini de yok etmek için saldıracaklarını da unutmamalısınız.

Bu iki esas üzerine (Kumandan’ın katli ve mücadele geleneği ve tarihi) yaşadığımız “bunalım” ânında ve “kriz”in yaygınlaşması içinde veya sonraki gelişmelere bağlı olarak; kitleleri hedefe yönlendirecek ve onlara önderlik edecek bir “öncü” yetiştirip İBDA Mimarı’nın muradı olan “kadro”yu teşkil edebilir miyiz? Bunu kimse bilemez… Ama şunu biliyoruz ki, şartlar ne olursa olsun, hedefe ulaşana kadar biz, bunun için çaba sarfetmeli, gayret göstermeli ve çalışmalıyız.

“Her devrimci başarıya ulaşacak” diye bir kaide yok. Ki, tarihte birçok devrimci de hedefine ulaşamayıp davaları için ölmüşlerdir. Hedefi gözden kaçırmadan, her türlü faaliyeti hedefe göre örgütlemek şuuruyla verilen devrim mücadelesi de “nisbet” işidir; bu mânâda biz, sadece nisbet sahibi olanlara devrimci diyoruz. Yani, “hedefi gözden kaçırmayanlar”a…

Bu nisbet içinde faaliyetler İdeoloji’nin ortaya koyduğu hedeflere göre örgütlenmiş olsa da, devrimcinin olmazsa olmaz görevi “başarı” değildir. İnandığı hedeflere ulaşabilmek için “zafer”in Allah’tan ve O’na ait olduğu şuuruyla çaba ve gayret sarfetmek ve disiplinli bir şekilde çalışmak… Bir devrimcinin aslî görevi budur. Bu noktada Kumandan’ın uyardığı üzere, “şuur miskinliği” mücadelenin bir numaralı düşmanı kabul edilmeli…

Buna bağlı olarak;

Yoğun bir “iş içinde eğitim” süreciyle “kendinden zuhur” diyalektiğinin adetâ doğrulayıcısı olmak gayesiyle “cephe” ilkesine sadık kalarak, İdeoloji’de vasıfları belirtilen ve İBDA Mimarı’nın bizden olmamızı istediği ve camiamızda potansiyel olarak mevcut olduğuna inandığımız “aydın” tipinin yetiştirilmesi, ortaya çıkarılması, daha sonra da bu aydın tipinin toplumun genel şuur seviyesine Büyük Doğu – İBDA Fikir ve Aksiyon Sistemi’ni oturtabilmek için kendi sınıfını örgütlemesi ilk hedefimizdir.

Yani, kadro ve teşkilât.

Bu bağlamda, hareket anlayışımızın İdeoloji’de ortaya konulduğu üzere “merkezde ‘olmak’, çevreyi ‘oldurmak”, yani unsurdan terkibe, terkipten unsura şeklinde bir süreç içerdiği dikkatlerden kaçmamalı…

Kemmiyet artışının keyfiyet aleyhine işlediğine şahit olduğumuz bu dönemde, hem kendi muhasebemiz, hem de mücâdelenin bundan sonraki safhasında kendi sözümüzle kendimizi bağlamak için bugüne kadarki siyasetimizi gözden geçirme zarureti vardır.

20 yıla yakın devam eden efsanevî zihin kontrolü işkencesinin tabiî bir neticesi olarak Kumandan’ın katledildiğine şeksiz şüphesiz inanan bir anlayışın, bu netice karşısında, kendini, bugüne kadar yaptıkları açısından başarılı görüp yoluna devam etmesi beklenemez. Başkalarının ne yaptığı veya ne düşündüğünün hiçbir önemi yok.

Bu tutum, O’nun gördüğü işkencenin ardından bir suikastle katledildiğine şeksiz-şüphesiz inancın bir gereğiyken, aykırı bir tutum ise farklı bir eğilimi gösterir. Bundan dolayı, Başyücelik ideali için Yüceler Kurultayı’na giden yolda “aydınlar aristokrasisi”nin tesisi, yani, bir “kadro”nun ve bu kadronun vucut vereceği teşkilâtın temini için bundan sonraki mücâdelemizin “en temel teşkilât esasını” da 4 Mayıs Suikasti oluşturacaktır.

4 Mayıs Suikasti ile yetinmeyip, O’nun 40 yıllık çileli bir mücâdele neticesinde ortaya koyduğu eserini de -İBDA nesli- yok etme hedefli olduğuna inandığımız “mücâdele geleneği” ve “tarihi”ne yapılacak her türlü saldırıyı ve bu saldırılara karşı koyma faaliyetlerini de O’nun “tarihçe” olarak nitelendirdiği ve 1984’ten 1996’ya altbaşlığıyla yayınladığı “ADIMLAR” adlı eserinin “takdim” bölümünde geçen şu hükümleri çerçevesinde değerlendireceğiz:

“Güya İslâm adına bir dönem söylediğini parsa dönünce örten, bir dönem tükürdüğünü sonradan yalayan ve bu yalama işini kedinin gerisini yalaması gibi bir tabiîlikle sıkılmadan yapan yüzsüzlere karşılık, göğsümüzü gere gere ve “Allah’ın verdiği nimetleri açıklama” şuuruyla geçmişi yeniden gözler önüne sermek… Biz fikir ve aksiyon keyfiyeti “hiç” veya “nesebsiz-piç” bir mayanın sahibi olanlarla aramızdaki farkı misyonumuz gereği yeri geldikçe göstermek zorundayız… Vurgulayalım:

– “Hemen herkesin; şahıs, grup ve grupçukların, geçmişini örtme ve pisliklerini gizleme “an’anevî telâşe”sinde göründüğü, parsa ne yana dönerse ve riskten kaçınma vasatı neredeyse kafalarını o yana döndürdüğü bir maya içinde, geçmişine her zaman sahip çıkabilmek, sahip çıkılacak bir geçmişi hâlihazırda ileriye sürebilmek ne kadar mânâlı” (Adımlar, Salih Mirzabeyoğlu, shf: 7)

Demek ki mücadele geleneği ve tarihine saldıranların da “geçmişini örtme” ve “tükürdüğünü yalama” gibi, böyle bir “gelenekleri” varmış…

Bu mânâ çerçevesinde geleneğe ve tarihe, geleneğin taşıyıcısı ve tarihin öznesi şahıslar üzerinden yapılacak her türlü saldırı girişiminin, Kumandan’ın katledildiğine inanmayan, 20 yıla yakın askerî bir disiplin içinde 7/24 maruz kaldığı efsanevî işkenceye de kayıtsız kalan TESLİMİYETÇİ çizgi olarak niteleyeceğimizi şimdiden ilân ederiz.

Tüm bunların dışında kimse kimseyle birlikte olmak zorunda değil. Ne Adımlar kendi İBDA anlayışını başkasına dayatabilir ne de başkası kendi anlayışını Adımlar’a. Bu mânâda “HERKESİN İBDASI KENDİNE”. Düşmanca duygular içinde olmadan hatasıyla sevabıyla kim ne yapıyorsa yapar ve kim kiminle beraber olmak isterse olur…

Bundan sonraki dönemde Adımlar’ın muhatap olacağı muhtemel üç insan tipini kategorize edecek olursak;

1- Söz vardır, karşılığında sözü hak eder.

2- Söz vardır, karşılığında suskunluğu hak eder.

3- Söz vardır, ne sözü ne suskunluğu hak eder.

Birincisini, samimî eleştiri sınıfından kabul ettikten sonra, Adımlar, bu söz sahibine kapılarını sonuna kadar açık tutacaktır.

İkincisini, “yaygaralarına muntazaman cevap verilmemesi gereken budala” kabul edip, mensuplarının eğitiminin bir aracısı kılacaktır.

Üçüncüsü ise, mücadelenin ön kesicisi bir teslimiyetçi, tek gayesinin iktidarın etkisini İBDA bağlıları arasında yaymak olan bir tip olarak kabul edilip, İbdacı kılığına girmiş “düzen ajanı” olduğu ve her zeminde gerçek niyetiyle birlikte, yaptıkları, mücadelenin önünü açmak için ifşâedilecektir…

Ama her ne yaparsak yapalım, ne söylersek söyleyelim ve hangi yolu takip edersek edelim, kesinlikle süflî insan keyfiyetine mahkûm olmadan hareket edeceğiz.

Bu safhada “birliğin tesisi”nden tutunda, “güçler dengesi içinde” yer almaya kadar her türlü temel siyasî meselenin 4 Mayıs Suikasti ve “mücadele geleneği ve tarihi” esas alınarak çözüleceğine inanan Adımlar, meseleye bu şekilde yanaşan herkesle, Kumandan’ın eseri hâlinde potansiyel olarak camiamızda var olduğuna inandığı, mücadelede pratik görevleri yerine getirecek “AYDINLAR SINIFI”nın temin ve teşkili için her tür “dayanışma”ya kayıtsız şartsız hazırdır.

Buna mukabil mücadeledeki en önemli motivasyon kaynağımız olan kinimizi ve öç alma duygumuzu örseleyecek ve hedefinden saptıracak hiçbir tutum ve davranış içinde olmayacağız.

Kumandan yenilmedi; ÖLDÜRÜLDÜ!

Kumandan Mirzabeyoğlu, 29 Kasım 2014 tarihinde Haliç Kongre Merkezi’nde verdiği “ADALET MUTLAK’A” başlıklı konferansla zaferini ilân etmiş ve herkese hakkını vererek “Adalet Makâmı”nın bu yüzyıldaki temsilcisi olduğunu göstermiştir. Bu makâmın sahibi olarak tüm kesimlerin samimileri tarafından “Kumandanlığı” da kabul görmüştür. Ayrışmış olan bütün kesimlerin belki de ilk defâ bir fikir ve o fikrin sahibinin teklif ettiği adalet anlayışı etrafında “bütünleşme” eğilimi göstermeye başladıkları bir zaman diliminde O, katledildi.

20-25 gün evvel insanlık düşmanlarının kendisini öldüreceklerini “ihbar”ettikten sonra, teslim olmak bir yana, Telegramcılarla mücâdelesinin şiddetini daha da arttırması, 4 Mayıs Suikastı‘na “fedâ eylemi”mânâsını da yüklemekte. Bu açıdan bakıldığında, 29 Kasım 2014 “zaferini ilân ettiği gün”se, 4 Mayıs 2018 de “zaferini mühürlediği gün”dür.

O’nun teslim alınamayan iradesi üzerine bütün olarak faaliyetlerimizi örgütlerken, hedefimizi belirleyecek olan ise, Onun bir suikastle şehîd edilmesi olacak.

Bu mânâda bizim için artık “iktidar mücadelesi”yle, O’nun intikamının alınması tek bir hedef olarak birleşmiştir. Bütün tertip ve düzenlemelerimiz bu hedef doğrultusunda yapılacak.

Bu anlayış ve hedef birliği içinde olan herkesle Adımlar, hiçbir ayrım gözetmeksizin dayanışma içinde olacaktır.

ADIMLAR FİKİR-KÜLTÜR-SİYASET PLATFORMU

http://www.adimlardergisi.com/salih-mirzabeyoglu-suikast-olduruldu-teslim-olmadi-4-mayis/

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*

*

Du kannst folgende HTML-Tags benutzen: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>