ahlakli-kapitalizmden-mason-mukaddesatciligina-islamciligin-ters-tekamulu

AHLÂKLI KAPİTALİZMDEN MASON MUKADDESATÇILIĞINA İSLÂMCILIĞIN TERS TEKÂMÜLÜ

İSLÂMCILIK AKIMININ DOĞUŞU ve 1950 SONRASI MANZARAMIZ

Milli mücadelenin ardından devleti elinden çalınan Anadolu insanı için İslâmcılık, kitle ve zümre çapında Büyük Doğu tesiri neticesinde Mili Nizâm Partisiyle birlikte politik alanda da sosyolojik gerçekliğe kavuşmuştur. Yalnız İslâmcılığın akım olarak ortaya çıkışı Osmanlı’nın son dönemine rastlar. Görüldüğü gibi milliyetçilik, batıcılık, İslâmcılık vesaire bütün siyasi akımlar, tarihimizde önce elit çevrelerde yer buluyor, sonra halka sirayet ediyor. Bu da insanımızın hayat tarzının demokrasiye olan uzaklığını göstermektedir. Halk üzerine örtülen ölü toprağına karşı kendi çerçevesinde İslâmi refleks gösterip CHP’nin anti-tezi diye gördüğü DP’ye sarıldığında takvimler 1950’yi gösteriyordu. O tarihte İslâmcılık akım halinde sosyolojik taban bulabilmiş değildir; yalnız zemini halkın bu reaksiyonu hazırlamıştır. İmanını kalplerde saklı tutmaya mecbur bırakılan Müslüman Anadolu Büyük Doğu’nun azim tesiriyle kendisini agorada ifade zevkini tatmıştır. İlerleyen dönemlerde bu ifade ihtiyacının partileşme zarureti vs. Bu faaliyetlerin siyaset bilimcileri ve sosyologlar tarafından İslâmcılık akımı olarak etiketlenmesi ve MNP ile başlayan MSP çizgisinin bu şablon zemininde politikaya talip olması…

 

KÜLTÜR MENGENESİNDE KIRILAN İNSANIMIZ

Kemalistlerin karşı devrim dediği, 1950 DP zaferi çerçevesinde, halkın ve halka öncülük eden kadroların, içinde bulundukları durum Büyük Doğu’yu istisna edecek olursak, tam bir kültür ve hayat tarzı kaosunun içinde çırpındıkları gerçeğidir. O güne kadar Said-i Nursi ve Süleyman Efendi gibi iki mihrak şahsiyet, toplumda İman’a ve İslâm’a ait temellerin silinmemesi için muazzam bir mücadele gösterirken, devlet aygıtı, seküler hayat tarzını, insanımıza dayatıyordu. Bu büyük ruh ve madde tenakuzundan nesiller imal oluyor, bu nesiller ne batılı, ne doğulu olabiliyor, yepyeni ve bir o kadar da piç bir kültür vasatına doğuyordu.  Kendisini İslâm karşıtlığı ile ifade eden seküler, ruhta mandacı ve batıcı yeni rejim o gün Said-i Nursi ve Süleyman Efendi’ye karşı mağlup oluyor, toplumdan İman ve İslâm kökleri sökülüp atılamıyor, silinemiyordu. Yalnız, kalplerde “kurtarılan” İman ve İslâm davası cemiyet meydanına yükselemiyordu. İşte Necip Fazıl böyle bir ortamda cemiyet meydanına çıktı. Büyük Doğu İslâm’ın cemiyet meydanındaki sesi oldu. Ve Büyük Doğu bir çığ gibi büyüyen tesiriyle İslâmcı mücadelenin cemiyet plânındaki yekûn pratiğini ortaya koydu. Rejimse, kuduz İslâm düşmanı tıynetinin gereğini her dönem yerine getirdi. Bir yanda diriltilmeye çalışılan İslâmi devlet ve medeniyet mücadelesi, diğer yanda yerleştirilmeye çalışılan, batıcı hayat tarzı. İşte biz, son 150 yılda memlekete doğanlar, Allah’ın seçkin idrakli yarattığı kulları müstesta, bu alttan Doğu-İslâm’ın tesir ve iradesinde, üstten işbirlikçiliğin, mandacılığın, soysuz batı taklitçiliğinin ve ucuz hayat tarzının devletleşmiş iradesinin tesirinde bir hayata devam ettik, ediyoruz.

 

TEORİK ve PRATİK HAYAT

Maruz kaldığımız kültür mengenesi, insanımızın değerlerini nasıl kırdıysa, ardından  ortaya daha feci, daha büyük bir felaket tablosu çıktı. İnsanlar İslam karşıtlığı ile kendisini ifade eden rejimin zorbalıklarından rahatsız olduklarında, bir şeylerin farkında olmanın getirdiği şuur söz konusuydu. Lâkin Batıcı hayat tarzının teorik ve pratik hâkimiyeti içerisinde 1950 DP iktidarıyla birlikte demokrasinin açtığı imkân kapısı, insanımızın Kemalizm tarafından maruz kaldığı asıl kötülüğünü sonradan ortaya çıkardı. Bazı imkan kapıları açılsa bile zihinlerde olan olmuştu.Artık insanlar, batılı gibi düşünüyor, doğulu gibi inanıyordu.  Buradan, ilimde, ahlâkta, geleneklerde, örfte, iktisatta, ticarette, aile hayatında, eğitimde, sanatta, teknikte, yüksek tahsilde, bürokraside, siyasette, politikada ve bunların hepsinin üstünde din anlayışında ciddi çelişkiler meydana geliyor, netice olarak da incelenen her mevzuun elde kaldığı, çözülemediği, meselelerin daha büyük meseleleri meydana getirdiği rezil bir manzara doğuyor. Teorik plânda, batı taklitçiliği ve güya batıya alternatif, orjinal teşebbüslere ihtiyaç olduğu tespit edilebilse bile, pratikte batıyı kendine güldüren bir ülke, milli onurunu, milli gururunu, beş paralık etmiş bir ülke imajı oluştu. İnsanımız ferdi ve içtimai hayatın köklerindeki meseleleri derinliğine tespit edemese de, sonuçlara dair yeni basit sentez değerler, neticeye odaklı pratik çözümlerle hayatına devam ediyordu, ediyor.  Ve bu hayat tarzı kaosu böylesi uyum ve köksüz bir nisbet dengesiyle Anadolu ahalisi tarafından karşılanırken, ‘’hah işte bu iş böyle olur, böyle yapılır, şu alanda Türkiye’nin bir problemi yok’’  denilebilecek hiçbir ciddi meseleye yer kalmamıştır.

 

PEŞİN FİKRİMİZ BÜYÜK DOĞU-İBDA

Üstad Necip Fazıl, Said Nursi, Süleyman Hilmi Tunahan gibi bu toprağın yetiştirdiği İslâm büyükleri kendi mücadelelerine İslâmcılık adını vermemiştir. Osmanlı geleneğinden gelen hiçbir din büyüğü bu kavrama tevessül etmemiştir. Bu kelime mason Cemaleddin Efgani kanalıyla dilimize girmiş ve oryantalistler tarafından hızla benimsenmiştir. Müslüman vatanında İslamcılık diyerek Müslümanları diğer şucu ve bucularla eşitleme yaklaşımıdır bu. Oysa İslâm davasının davacısı olmak her Müslüman’ın vazifesidir ve bu anlamda her Müslüman İslâmcıdır zaten. Biz “İslâmcılık” yapıyoruz diye İran’dan, Mısır’dan, Vehabi ve türlü mezhepsizlerden etkilenip vitrine çıkan hiçbir sözüm ona İslâmcı geleneği, anlayışı, metinleri, söylemi; ideoloji kıymetinde görmüyoruz. Bergen, eserinde, konut ve inşaat sektörüne de ‘’göğe yükselen konut ideolojisi’’ diyebilecek kadar, ucuz kullanıyor bu kelimeyi. Yalnız biz, ideolojinin kavram olarak dahi bu kadar ucuzlatılmasının, gerçek bir ideolojiye ve dünya görüşüne olan ihtiyacın neticesi olduğunu düşünüyoruz.

Sözünü ettiğimiz anlamda İslâmcılık akımı, diğer akımlar, refleksler, anlayışlar ve gelenekler gibi, doğrudan doğruya Batı’ye entegrasyon gayret ve çabalarının bir ürünüdür. Bu mânada İslâmcılık kavramının ortaya çıkış macerası İslâm’ın aleyhinedir. Lâkin, kavramların zamanla muhtevası ve istikâmeti de değişebilir. Kavram olarak İslâmcılığın, şuurlara bir alternatif verme hasebiyle İslâm’ın lehine olduğu dönemler de olmuştur.

Bize sorarsanız, Allah ve Resûl ölçülerine teslim olmuş bir İslâm toplumunda zaten bu kavram gereksizdir. Diğer türlü de çoğunluğu Müslüman olan bir memlekette sen Allah davasının davacılarını diğer şucu ve bucularla aynı hizaya sokamaz, aynı retoriğe mahkûm edemezsin. Müslüman aydına düşen vazife başı sonu belirsiz bir İslâmcılık etiketinin ardında kendisini avutmak yerine İslâm’dan anladığını ortaya koymaktır ki, Büyük Doğu-İBDA dışında bunu yapan varsa geri gelsin.

 

İSLÂMCILIĞIN ORTAYA ÇIKTIĞI DÖNEMDE REFERANS EDİNDİĞİ SEKÜLER DEĞERLER

İslâmcılık Osmanlı Devleti’nin gerileme dönemiyle yıkılış dönemi arasında filizlenen bir reflekstir. Bu refleksin, referansları saf ve bütünüyle İslâm’ın hakikat ve hikmetlerine yaslanmamış, bilâkis modern, seküler değerlere, pozitivizme nisbet kurarak gelişmiştir. Araştırmacı yazar Lütfi Bergen bu meseleyi kent-şehir paradoksu içerisinde şöyle değerlendiriyor: “Müslümanca düşünme ve yaşamanın en büyük dertlerinden biri, İslâm’ın bir kent dini halinde yaşanabilir olduğu zihniyetinin pekişmesi olmuştur. Cumhuriyet kurulurken Türkiye’nin hâlâ kır toplumu olması meselesi, yöneticilerin aşmaya çalıştığı en temel husus haline gelmişti. Bir toplu iğne bile yapamayacak derecede sanayisi tükenmiş bir ‘’Cumhuriyet’’ algısı zihinleri fena halde bozuyordu. Bu nedenle Müslüman düşünce, 1923 İzmir İktisat Kongresi söylemlerine en ufak bir itiraz geliştirmeden yüzyılı bitirdi. Gazi Paşa, kongrede şöyle demişti: “Hâkimiyet-i Milliye, hâkimiyet-i iktisadiye ile tarsin edilmelidir. Siyasi ve askeri muzafferiyetler ne kadar büyük olursa olsun, iktisadi zaferle tetvic edilemezse semere, netice payidar olmaz. Bence halk devri, iktisat devri mefhumiyle ifade olunur. Öyle bir iktisat devri ki memleketimiz mamur, milletimiz müreffeh ve zengin olsun.Bu noktada bir felsefeyi hatırlayınız: ‘El kana’tu kenzün la yufna’ (Kanâat tükenmeyen hazinedir). Bu felsefeyi yanlış tefsir yüzünden bu millete büyük fenalık edilmiştir… Eğer vatan kupkuru dağ ve taşlardan, viran köy, kasaba ve şehirlerden ibaret olsaydı onun zindandan farkı olmazdı… Artık bu memleket fakir,millet hakir değil, belki memleketimiz zenginler memleketidir.’’(Afet İnan, İzmir İktisat Kongresi, Türk Tarih Kurumu, 1982:64-65).1923’te belirlenen bu politika ile ‘’İslâmcı aydın’’ arasında tefrike değer bir ayrışma ya da tenakuz yoktu.Kural olarak İslâmcılar da anayasasında ‘’devletin dini İslâm’’ yazan yeni cumhuriyetin sanayileşmesi hakkında elitlerle aynı şekilde düşünüyorlardı. Bu nedenle ‘’Doğrudan Kur’an’dan almalıyız ilhamı/Asrın idrakine söyletmeliyiz İslâm’ı’’ ya da ‘’Alınız ilmini Garb’ın alınız san’atını. /Veriniz hem de mesainize son sür’atini’’ diye ortaya çıkan haykırış ile Cumhuriyet elitlerinin ekonomi politikaları benzerlik arz ediyordu. İslâmcılar ‘’kanaat’’ denilince açılan kapıdan girecek bir tasavvufa önyargılı idiler. Hele bu tasavvufun kırda mekân-bağ-bahçe tutmasına hiç tahammülleri yoktu. Böylece ‘’çalışmaya’’, ilim ve fenne atfedilmiş ‘’değerler’’ ile inşa edilecek yeni bir toplum zihniyeti doğdu. İslâmcılık, diğer ‘’kurtuluş ideolojileri’’ Türkçülük ve Batıcılık kadar rasyonalist-pozitivist bir kuvözde doğup, yetişti.’’[1]

 

BATIYA ENTEGRE NESİL ve KÖKSÜZ AHLÂKLI KAPİTALİZM SENTEZİ

1990’lı yıllarda, İslâmcı Refah Partisi yerel seçimlerden büyük bir zaferle birinci parti çıktı ve Refahlı belediyeler emsalleri ve seleflerine nazaran üstün bir belediyecilik faaliyeti gösterdiler. Bu da onları sonunun 28 Şubat’la biteceği, Refah-Yol iktidarına taşıdı. Refah Partisi’nin belediyecilikteki bu başarısının çeşitli yönlerden izahı olabilir, biz Refah kadrolarının vasıflarına dikkat çekmek istiyoruz. Sosyolojik plânda Refah Kadroları’nın 90’lı yıllarda böylesi bir başarıyı getirmesi sürpriz olarak görülmemeli, çünkü Anadolu’dan büyükşehirlere yüksek tahsil için gelen gençler, 80 öncesi sağ-sol olaylarında heba olurken, Erbakan’ın engellemeleriyle İslâmcı gençlerin büyük çoğunluğu olaylardan uzak kalmıştı. 1980 sonrasındaki siyasi ortamda Refah Partisi, bu şekilde rakiplerinden daha dinamik bir yapıya sahipken, bununla birlikte yükselen İslâmi neşriyat ve bayraklaşan İslâmcılığın okullardaki tesiriyle, Refah Partisi10 yıllık bir dönemde de üniversite mezunlarından oluşan, vasıflı gençlerin toplamından oluşan geniş bir kadro hareketine dönüştü.

Erbakan Liderliğindeki Milli Görüş hareketi, aslında sistemin merdivenlerini en doğru adımlarla birer birer çıkıyor, aynı zamanda kadroları da elit çevrelerden değil, halkın içinden yetişiyordu. Bunu daha anlaşılabilir kılmak için Gramsci’nin organik aydın tanımına bakmakta yarar var:’’Her toplumsal sınıfın kendisiyle birlikte bir aydın zümresi var ettiğini; bu aydın katmanın politika, toplum, ekonomi alanında içinden çıktığı sınıfa türdeş yapıda olduğunu ve görev bilinci verdiğini söyler.Bir önceki toplumsal şekillenmeden gelen her toplumsal sınıfın tarih yüzüne çıktığı zaman bir aydınlar takımını hazır bulduğunu ifade der.Aydın, içinden çıktığı sınıfın politik örgütüne ve bu örgütün politik gelişimine organik olarak bağlı bir kimliktir.’’Aydın,her yeni sınıfın, kendisiyle birlikte yarattığı ve gelişimi boyunca yetiştirdiği ‘organik’ uzmanlaşmadır’’(Gramsci, Aydınlar ve Toplum, Alan, 1985:21) diyor.’’[2]

Milli Görüş geleneği, İslâmcılığın sosyolojik gerçekliğe dönüştü mecrayı temsil etmektedir. Müslümanların ekonomik bir alt sınıf olmaya mecbur bırakıldığı T.C. rejiminde, içinden geldiği topluma göre aydın ve kültürlü gençler, ait oldukları ekonomik sınıfa, ekonomik bir sınıf bilinciyle değil de, İslâmi referanslar ve hayat tarzı itibariyle bağlılık duymakta ve dolayısıyla o sınıfın politik örgütlenmesini temsil eden Milli Görüş geleneğinin kadroları içerisinde yer almaktaydılar.

“…Gramsci, İtalya’da köy ve kasaba burjuvazisinin kamu görevlileri ve serbest meslek adamları yetiştirdiğini; kent burjuvalarının ise endüstri için teknik adamlar ürettiğini örnekler(age, 1985:30). Türkiye’de devlet yüzyıllardır devşirme geleneği ile adam yetiştiriyor. Gramsci’nin kavramlarından yola çıkarsak Türkiye’nin aydınları tercüme odasından yetişmiş ve devletin ideolojik aygıtı, devlet katının bir parçası olarak doğmuştur. İslâmcılığın bir kent ve sanayileşme ideolojisi haline gelmesi de bu bilgi yüklenimi nedeniyle şaşırtıcı olmuyor.Türk aydınının amacı, daha doğuştan itibaren ‘’devleti kurtarmak’’ fikrine intisap etmiştir.Meşrutiyet talep eden aydın ‘’devlet görevlisi’’ idi. … Devletin sanayileşme, kalkınma politikaları ile kurtarılması fikri Cumhuriyet devri aydın tavrının temel düşünme biçimi oldu. Bu aydın 1950’lere kadar devlet sanayiciliğinin ve 1950’lerden sonra da özel müteşebbisin organik aydını işlevini gördü.’’[3]

Gramsci’nin bu tasnif ve tanımından hareketle özelde Milli Görüş hareketinin, genelde genelde tüm mukaddesatçı, İslâmi çevrelerin genç ve eğitimli kadrolarına da Organik Orta Sınıf Aydını demek mümkündür. Her ne kadar, İslâmcılar, 2002’ye kadar liberal politikaların savunucusu olmasalar da, yazımızın başlarında değindiğimiz kültür mengenesi başka bir deyişle hayat tarzı-medeniyet krizinin getirdiği sonuç olarak, Müslümanlar çareyi düzenin kendilerine müsaade ettiği sınırlar içerisinde, farkında olarak veya olmayarak kendi değerlerini rejimin temellerine entegre etme yoluna girdiler. Organik orta sınıf aydını bu sürecin neticesidir. Bu yüzden yıllar yılı, İslâmcı hareketler ve tabanlarını teşkil eden Müslümanlar için, devrimci, ihtilâl-inkılâpçı bir mücadele izlenilmesi fikri genişçe yer tutmadı.

Lütfi Bergen’den devam ediyoruz: “Burada temel politika, kırda yaşayan geniş nüfus yoğunluğunu kentlerde eritmek ya da kasabaları kendi kendini geçindiren ekonomik kültürden koparmak fikrine yönelmekteydi.İslamcılığın bu noktada büyük hizmetleri olduğu reddolunamaz.İslamcılık,modernleşme ideolojisi idi.’’[4]

Erbakan’ın adil düzen ideali,ağır sanayiye dayalı kentleşme politikaları, D-8 ve D-64 projesi, faizsiz ekonomi, denk bütçe stratejisi gibi icraatları Türkiye’ye ve İslâm alemine yeni bir medeniyet, hayat tarzı, sistem veya model vaat etmiyor. Giovanni Papini’nin dünyaca ünlü eseri Gog’da Gandhi’yi konuşturduğu şöyle bir ifade vardır: “İngiliz fikirleriyle en fazla yoğurulmuş adam benim!Bunun için İngiliz karşıtı hareketin başına geçmek bana düştü. Mesele, burada, Avrupalı gazetecileri yazdıkları gibi, batı ile doğu savaşı değildir. Tam aksi: Avrupalılaşma hareketi Hindistan’a o kadar yerleşti ki, Avrupa’ya karşı ayaklanmak zorunda kaldık.’’[5]

Erbakan’ın başını çektiği ve İslâmi mücadelenin düzenin siyasi arenasında lokomotif ve çatı görevi gören Milli Görüş hareketi de, Gandhi’nin başını çektiği Hint hareketine bu yönden benzerdir. Şu farkla ki, bizim Anadolu’dan emperyalizmi kovduğumuz milli kurtuluş savaşımızın ardından, içimizden böyle bir hareket çıkmıştır. Lâkin, aksiyona kapalı Hint kültürü böyle bir mücadeleye müsait değilken, Gandhi özgürlük hareketine öncülük etmiştir. Elbette burada vurgulamaya çalıştığımız şey, Batılılaşma’nın derinliklerini öncü ve lider Müslümanların dahi birçoklarının fark edememesi ve hayat tarzımızdaki Batı nüfuzunun siyasi projelerdeki etkileridir. Müslümanlar, kazanıp da masada kaybettikleri savaşın ardından, bu defa düşmanın dili, usûlü, normları ve rejimi üzerinden, emperyalizmin kuşatmasından kurtulmayı denediler. Kurtuluş doktrinlerinin mücerred tahlilleri dahi, Batı’ya aidiyet şuurunun toplumun bilinçaltına nasıl yerleştiğini sergilemesi bakımından mühimdir.

 

FİKİR SİSTEMİ ve MEDENİYET MESELESİ

Prof. Dr. Mete Gündoğan, Türkiye’nin değerli akademisyenlerinden, çalışmaları birçok meselede ciddiyetle incelenmesi gereken makale ve eserler meydana getirmiş. O da Milli Görüş ekolünden gelen ve Erbakan Hoca’dan öğrendikleriyle kalmamış, milli görüşün tezlerini detaylandırmış, daha da sistemli hale getirmeye gayret etmiş bir isim, en önemlisi, İslâmcı kesim ekonomik anlamda sınıf atlayıp, kendi değerlerini aşındırırken, o ait olduğu Müslüman topluma karşı olan Organik Orta Sınıf Müslüman aydın profilinden hiç taviz vermemiş, üstüne üstlük, birbirinden değerli çalışmalarıyla da, o basit bir ortasınıf akademisyen ya da iktisatçı olmanın ötesine çoktan geçmiş bir profil. Yalnız şu var ki, Gündoğan’ın 20 yıla yakın süreden beri üzerinde çalıştığı Borca Dayalı Para Sistemi ve Kısmi Rezerv Sistemi olarak adlandırdığı, Yeni Dünya Düzenine dair ortaya koyduğu görüşler, Erbakan’ın Adil Düzen ve buna bağlı Ağır Sanayi Hamlesi projelerini temelinden çürütecek noktaya gelmiş bulunmaktadır. Mete Gündoğan, üzerinde çalıştığı, Borca Dayalı Para Sistemi ve Kısmi Rezerv Sistemini anlatmaya başlamadan önce, en temelden işe girişerek, Paradigma kavramını açıklamayı ve Türkçedeki mâna karşılığının anlaşılması gerektiğini vurguluyor. Paradigma, en kısa mânasıyla, değerler dizisi demek. Mete Gündoğan ise, bunun kelimenin mânasını tam olarak karşılamadığını, onun yerine ‘’değer sayımı’’ denmesinin daha doğru olduğunu belirtip, inşa etmeye sisteminin temel kavram ve etimolojisinde, paradigmanın anlamını ‘’değer sayımı’’ şeklinde kullanacağını beyan ediyor. Paradigma kavramının, dünya görüşü, perspektif, ideoloji gibi kavramlarla da çok yakın ilişkisi mevcut. Misâl; Batıda ortaya çıkan bütün ideolojilerin paradigmaları birdir. Paradigmalar, ideolojilerin, dünya görüşlerinin referanslarıdır. Dolayısıyla her kültürün ve medeniyetin paradigması birbirinden farklıdır. Büyük Doğu-İbda’nın, “ideolojisi olmayanın teknolojisi olmaz, batı fikir ve yaşayışının ulaştığı her yer batıdır’’ gibi hikmetlere yaslanarak Batıya karşı verdiği teorik dil alanı savaşının ve sürekli ihtar ettiği bütün fikrin, tezatsız bir fikir sisteminin gerekliliğini, Profesör Gündoğan’ın da anlamış olduğunu ve sorumluluk hissederek, kendisini bu yöndeki ihtiyacı gidermeye adadığını görüyoruz. (Herkes tezleri ve teklifleriyle meydan yerine dikilmeli.) Çalışmalarının Erbakan’ı tekzip ettiği noktalardan en önemlisi de paradigma kavramının ve buna bağlı sistem meselesinin idrâkinde saklı. Nitekim Erbakan bir kitabında şöyle diyor:’’ Efendim, biz Batılılaşacakmışız! Nereden çıkıyor bu Batılılaşma. Biz muasır medeniyete erişeceğiz. Bizim Anayasamızda Batılıyız diye bir söz yok. Nereden çıkartılıyor bu. Ne demek? Bu asil millet için Batı’ya gidip de bağlanacakmış? Yok böyle bir şey, biz biziz. İşte Anayasamız orta yerde. Çağdaş uygarlığa erişeceğiz. Ama bütün bunların hepsinin üstüne çıkarak erişeceğiz’’[6] Hoca, memleketin meselelerine, batının terminolojisiyle, fikirleriyle ve paradigmalarıyla bakarken, talebesi, TV5’de yaptığı Ufuk Hattı programlarının ilkinde, yepyeni bir paradigma ihtiyacından ve buna bağlı sistemden, medeniyet projesinden bahsediyor. Halbuki Erbakan hoca’nın medeniyet seviyesinin üstüne çıkmaktan anladığı, teknik anlamda mühendislik ilimlerinin parametreleriyle ağır sanayiye dayalı kalkınmadır. Dolayısıyla bu parametrelerin kökeni -Erbakan hoca farkında olmasa da- hakim batı paradigmasına, hayat tarzına, kültürüne, fikir ve yaşayışına bağlıdır. ‘’Kendini ifade ederken bile, başkalarının tezlerine ve değerlerine muhtaç olmak…’’ İtiraz ettiğimiz de bu değil miydi? Batıdan da üstün olacağız derken, batıya kökten bağlı olmak…

Erbakan, 73’teki CHP-MSP Koalisyonunda da, 96’daki Refah-Yol koalisyonunda da, memleketin her yerine fabrikalar açmıştı. Talebesi Mete Gündoğan ise seri üretimin zararlarını problem ediyor. Yine İbda’nın tezlerinden bir bölümünün daha haklılığı, “dışımızdan” birisi tarafından ortaya koyuluuyor: ‘’İktisat ve ahlâk alâkası’’ ile ‘’fikir olmadan ahlâk oluşmaz, hikmeti…’’ (Burada sözü edilen ahlâk, dış yüzünden örf ve anane kabilinden değil, mücerret mânada ele alınan ahlâktır.)

Para kapitalizm demek değildir. Faizsiz ekonomi de kapitalizmin ortadan kalkması demek değildir, ama Faizsiz ekonominin ve gelir dağılımının “adil” olmasının adına ancak ahlâklı kapitalizm denebilir.
Milli Görüş’ün tez ve söylemlerinin saf ve pür İslâmi bir model getiremediğini, yine Milli Görüş’ün içinden yetişmiş bir profesör olan Mete Gündoğan’ın çok kıymetli ve önemli bulduğumuz BDPS/KRS(Borca Dayalı Para Sistemi ve Kısmi Rezerv Sistemi) çalışmaları üzerinden ortaya koyduk.[7]
(Mete Gündoğan muhtemelen, Erbakan’ı tekzip eden değil, tahkim eden olduğunu iddia edecektir. Tabiidir. Biz bu noktada Gündoğan hoca’nın görüşlerine atıfta bulunarak, derdimizi ifade ederken kendilerinin, tüm görüşlerine de katılmadığımızı buradan beyan etmek istiyoruz. BDPS/KRS diye adlandırdıkları çalışmalarını anlattıkları, bir televizyonda yayınlanan ve yakında kitaplaşacak olan Ufuk Hattı Programları, basıldığında kendisinin Türkiye ve Dünya Düzeni’ne getirdiği tenkitler karşısında ne teklif ettiği ve bu tekliflerin mahiyetiyle ilgili bir yazımız elbette olacak. )

 

MASON MUKADDESATÇILIĞI

Geçtiğimiz eylül ayında, İktisatçı Sencer Divitçioğlu’nu kaybettik, ölümünün ardından internette kitabından iktibas edilmiş bir bölüme rastladım:

“Adalet Partisi içinde gelişen hareket ise mukaddesatçılar tarafından temsil edilmektedir.Öyle gözükmektedir ki, bu hareketin yüklendiği tarihi ve toplumsal görev, aslında üstyapı çelişkilerinden kalkarak, kuşatımı pek iyi belirtilmeden, asli sınıf ilişkilerine değinmek; yani bir yandan Batı emperyalizminin bir uzantısı olan burjuva kültürüne karşı Türk-Müslüman kültürünü savunmak, öte yandan emperyalist ve tekelci mason ve komprador iş çevreleri ile savaşmaktır. Böylece istenilen, emperyalizmin ve tekelci burjuvazinin mutlak egemenliğini kırarak, Türk kültürüne dönük bir toplum kurmaktır. Bundan dolayı, Konya’da yeşermekte olan, önceleri ‘takunyalılar’ diye alaya alınan, şimdi de Türk kamuoyunu derinliğine ilgilendirmeye başlayan mukaddesatçılar hareketini yakından takip etmek gereklidir. Mukaddesatçıların, yukarda ana hatları verilmeye çalışılan asli ve tali sınıf ilişkilerinden hareket ederek, ideoloji ve eylemlerini sağlam bir toplumsal temele oturtmak üzere oldukları düşünülebilir. İşledikleri konu ve yerleştikleri ortam toplumun tali ve asli çelişkilerine dayanan bir potansiyeldir. Hareketin dayanağı, başlangıcı ve geliştiği ortam, Türk halk tabakasının iktisadi ve kültürel gerçeklerini yansıtmaktadır.

Fakat ne var ki, bu hareketin başındakilerin… verdikleri demeçler, niyetlerinin…, hakim sınıf içinde mutlak bir güce sahip olan büyük şehir komprador, mason burjuvazisinin egemenliği yerine Anadolu tüccar (yarın sanayici) burjuvazisinin egemenliğini ikame etmektir. Dünya görüşleri tam olarak belirlenmediğinden vakit henüz erkense de, bu hareketin de yakın Türk toplumsal tarihinin tanık olduğu gibi, levantenler ile Müslüman burjuvazi, ittihat ve terakkiciler ile itilafçılar arasındaki hakim sınıf çatışmalarına benzediği söylenebilir. O vakit, bu çelişme zincirine bir de mason-mukaddesatçı halkası eklenmiş olur.”[8]

Araştırmacı-yazar Mahmut Çetin bu yazısından dolayı Sencer Hoca için, 1965’lerden bugünkü iktidarı gördü der. Gerçekten de öyledir. Sencer Divitçioğlu, bugün Ak-Saray gibi, 900 civarında odası olan, 700 personelin çalıştığı, haram ve israf mabetlerini inşa edenleri; Ahilik haftasında, “AVM’leri artık dualarla açacağız” diyerek, İslâm’ı vahşi kapitalizmin tapınaklarındaki tüketim ayinlerinin ritüeli haline getirmeye çalışanları, “AVM’lere %5 küçük esnaf kotası getiriyoruz,esnafımıza sahip çıkıyoruz” deyip, Ahiliğe ihanet ederek, küreselleşmeye dayalı neo-liberal politikalarına, milli kültür tarihimizin en güzide miraslarından olan Ahilik anlayışını alet edenleri 50 sene öncesinden görmüştür.

Bir yanlış anlaşılmaya mahal vermeme ve sonsöz namına:

Bize göre, Milli Görüş hareketinin ve genel anlamda B.D.-İBDA dışındaki İslâmcı hareketlerin tezleri için, ehlileştirilmiş kapitalizm veya ahlâklı kapitalizm denebilir. Milli Görüş’ün içinden çıkan ve bugünün iktidar partisini temsil eden anlayışa ise, vahşileştirilmiş milli görüş demek yerinde olacaktır. Yahut rahmetli Sencer Hoca’nın tabiriyle: “MASON-MUKADDESATÇILIĞI.”

 

 

Kaynakça:

1: Kenti Durduran Şehir, Lütfi Bergen, MGV Yay. Ar.2013 1.Bsk. Shf:23-24

2: Kenti Durduran Şehir, Lütfi Bergen, MGV Yay. Ar.2013 1.Bsk. Shf:24

3: Kenti Durduran Şehir, Lütfi Bergen, MGV Yay. Ar.2013 1.Bsk. Shf:25

4: Kenti Durduran Şehir, Lütfi Bergen, MGV Yay. Ar.2013 1.Bsk. Shf:25

5: Gog 1-2, Giovanni Papini, Toplumsal Dönüşüm Yay:92 Çevr.Fikret Adil,Tem.1998 3.Bsk. Shf:47

6: Erbakan Külliyatı, Necmettin Erbakan, MGV Yay. 2014 1.Bsk.Cilt:5 Shf:73

7: Atıflar için bkz. http://www.ufukhattı.com

8: Geçivermiş Gelecek, Sencer Divitçioğlu, Bağlam Yay.1991 1.Bsk.

 

Ahmet Tevfik Dayan / ADIMLAR Dergisi

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*

*

Du kannst folgende HTML-Tags benutzen: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>