akinci-dede-ve-genc-adam-2-sohbet-anlayis

AKINCI DEDE VE GENÇ ADAM – SOHBET (ANLAYIŞ) / Nihan ÖZTÜRK

AKINCI DEDE – (Söze devam eder) Bir de sevilmese de yapılması zaruri işler var. Mesela bir çöpçünün işini çok sevebileceği düşünülmez. Fakat kentlerin yüzü denilebilecek sokakların da çöple dolu olması düşünülemez. Çöpçülük, sevilse de sevilmese de yapılması gereken işlerden değil mi? Meseleyi biraz daha geniş tutmak için… Bir devlet adamının veya cemiyete, eşyaya ve hadiselere dair düşünceleri olan bir aydının çileye, kafa patlatmaya, sıkıntıya, yorulmaya da katlanması icab eder. Çöpçü, yaptığı iş dairesinde -halk gözüyle- alt sınıf kabul edilse bile yaptığı iş neticesinde temiz sokaklara vesile olması bakımından değer verilmesi icab eden bir emekçi sınıfına ait olması gerekmez mi? Cemiyetin temiz yaşam koşullarına, fertten topluma, yaşanmaya değer bir hayatın ipuçlarını sunup tatbik etmeye cüretlenen devlet adamları ve aydınların ise gayet mütevâzi bir hayat sürmeleri bir yana, cemiyetten saygın bir sınıf olarak karşılanmalarını diliyorlarsa eğer, her eksiklikleri ve kusurları sebebiyle görecekleri saygısızlık karşısında da sabra muhtaçtırlar. Yani medeniyet dediğin işte böyle birşey. En tepedeki başlardan itibaren, ister çöpçü, muhtar, öğretmen, imâm, asker, hâkim olsun, isterse esnaf, emekçi, öğrenci olsun, her bir fertten başlayarak haklarını, yaptıkları işin nasibince alabilmesidir medeniyet dediğin.

Sözü biter bitmez kısa bir süre Genç Adam’ı süzdü. Aklından “Aslında pek öyle görünmüyor ama olur ya, görünüş aldatıcıdır. Belki de hiç böyle konulardan haz etmiyordur, ya da daha tam alışık değildir” diye geçirip konuşmaya devam etmek isterken Genç Adam, aynı anda “Sohbete katılıp sıkılmadığımı belli etmeliyim” hissiyle söze girer.

GENÇ ADAM – Efendim, affedersiniz ama siz medeniyet deyince, Can Yücel’in bir sözü geldi aklıma. “Onların uşakları var, bizim dostlarımız” diyor. Sizi ziyaret ettiğim için mutluyum, çünkü böyle hayatın içinde ama kafası dertli insanlara rastlamak gerçekten güzel. Açıkçası, hangi mesele olursa olsun, halka ve en önemlisi gençlerin önüne sürülen, reyting ile ayakta kaldığı sürece kendini dinleten sözde âlim Müslüman Türk portrelerine karşı, gerçekten mis gibi ANADOLU ve SAMİMİYET kokan, yürekli MÜSLÜMAN ÂLİM TÜRK fertlerin zuhuruna ve bunların fikirlerine ihtiyaç olduğuna inanıyorum.

Genç Adam’ın devam edeceğini sanan Akıncı Dede dinler vaziyette bekler bir süre. Birşey gelmeyince elindeki tasından bir yudum daha alır ve gözü koyu beyaz perdelerin sağlı sollu ortaladığı pencerelerin aralığına takılır. Genç Adam da bir refleks halinde karşı cephede bulunan iki büyük pencereye bakar ve lapa lapa yağan karı fark eder. Akıncı Dede elindeki tası hemen solundaki küçük masaya koyar ve kalktığı gibi ortadaki masanın ve sağındaki üçlü koltuğun geniş arasından geçerek pencerenin önüne gelir, eliyle sağdaki perdeyi yukarıya doğru açar ve öylece kalır.

AKINCI DEDE – Mübarek bu sefer daha bir güzel düşüyor.

Kara olan bu ilginin heyecanıyla Genç Adam da kalkıp pencereye gelir. Yer yer açık olan kaldırımlar ve evlerin çatıları tamamen beyaza bürünmüştür.

AKINCI DEDE – (Sokağı incelerken) Ne kadar güzel görünüyor. Akşam vakitleri kaldırımlar ve sokaklar karla kaplanınca hava bir başka güzel ve aydınlık oluyor. Fark etmişsinizdir. (Gülümser) Artık karla pek haşır neşir olmasam da izlemesini seviyorum. (Birden dikkatini çeker) Şu kediciğe de bak, daha ufak tefek. Belli ki ilk defa kardan nasibini alıyor. Garibim ne yapacağını kestiremediği gibi zıplaya zıplaya sığınacak bir yer arıyor. (Kedi gözden kaybolur) Ürktü yavrucak.

O esnada koşuşturan insanları, karın yağışına sevinip sokağa çıkarak oynamaya başlayan çocukları biraz daha beraber izlediler ve Akıncı Dede’nin elini perdeden çekmesiyle tekrar koltuklarına dönerler. Akşam saatinin yaklaştığını hisseden Akıncı Dede, ev sahipliği bilinciyle misafirine dilerse abdest alabileceğini ve namazı beraber edâ edebileceklerini söyledikten sonra namazın akabinde aşağıdaki mutfakta akşam yemeği yiyebilecekleri hususunda davet edildiğini de ekler. Genç Adam bundan memnuniyet duyacağını ifade eder ve kalkmadan önce sohbetin başında merak ettiği şeyi tekrar hatırlatır.

GENÇ ADAM – Namaz vesilesiyle bir daha sormama müsaade ederseniz… Sahi, neden geçen hafta yakınınızdaki şu daha büyükçe camiye gitmediniz de size uzak düşen o mescide gittiniz?

AKINCI DEDE – (Yine bir kaşını yukarı kaldırarak ve nazikçe daha vakti değil dercesine) Bunu yemekten sonra çayımızı içerken konuşalım, ne dersiniz?

GENÇ ADAM – (Mahçup) Tabi efendim, ne zaman isterseniz. Eğer sizi bu konuyla ilgili rahatsız ediyorsam affedersiniz. Sadece bilmek isterdim.

AKINCI DEDE – Bak Sokrates şöyle der; “Eğer istediğin olmazsa acı çekersin. Eğer istemediğin bir şey olursa yine acı çekersin. Hatta istediğin şey tam olarak olsa da yine acı çekersin, çünkü onu kaybetme riskin vardır. Zihin böyle belalı bir şeydir! Değişmeden özgür olmak ister. Hayatın koşullarından ve ölümden özgür… Fakat değişim hayatın kanunudur ve ne kadar direnirsen diren bu gerçeği değiştiremezsin!” Anlıyorsun değil mi? Rahatsızlık ne kelime, bilakis, küçükte olsa gözünden kaçmayan bir detayı öğrenmekte ısrarcı olduğun için memnun bile oldum. (Kalkar) Buyurun…

Akıncı Dede yürür ve kapıyı içeriye doğru ardına kadar açar. Merdivenlerin başında bulunan düğmeye basar basmaz yanan ışıkla birlikte hemen solda ve çaprazda iki kapı daha belirir. Genç Adam merdivenleri çıktığında ve kapıyı tıkladığında ufak bir koridorun olduğunu görmüş ama kapıları pek dikkate almamıştı.

AKINCI DEDE – (Soldaki kapıyı gösterir) Siz buyurun lavaboda abdestinizi alın. Eğer tuvalet ihtiyacınız varsa aşağıya inmeniz gerekiyor. Merdivenlerden iner inmez sağdaki kapı.

Genç Adam ihtiyacı olmadığını belirterek içeri girer. Abdestini aldıktan sonra tekrar salona geçip aynı yerine oturur. Koridordan açıp kapanan kapı sesleri gelmektedir. Salonda yalnız kalmanın imkânıyla etrafı süzmeye başlar. Akıncı Dede’nin oturduğu tekli koltuğun arkasındaki duvarı koyu kahverengi ahşaptan bir kitaplık tamamen kaplamaktadır. Bu duvarın karşısındaki duvarda kezâ yine aynı şekilde bir dolap fakat camlı ve motifli. Kendi oturduğu ikili koltuğun arkasındaki duvarda ise çerçeve içinde asılı kocaman yağlı boya bir resim ve resimde yemyeşil zemin ve masmavi gökyüzü arasında şaha kalkmış biri kır diğeri kara, yetişkin ve güçlü olarak çizilmiş iki at. Duvarlar kâğıtlanmış ve beyaz. Tavanda göze batmayan ve odanın ışığını loş tutan bir avize. İkili koltuğun karşısında üçlü koltuk… Yer koyu renkli laminant. Koltukların arasında uzunlamasına bir masa ve altında tam ortaya dengelenmiş gri ve geometrik motifli bir halı serili. Masada el örgüsü bir örtü… Örtünün üstünde su dolu iki su şişesi ve ters duran iki su bardağı. “Salon geniş ama fazla tıka basa doldurmadan özenle düşünülüp yerleştirilmiş eşyalar.” diye düşünürken Akıncı Dede kapıyı açar.

AKINCI DEDE – Siz lavaboya hemen girince demin söyleyemedim, namazı diğer odada kılacağız.

Genç Adam kalkar ve koridora gelir. Çaprazda bulunan kapı açıktır. Salonun kapısını kapatan Akıncı Dede diğer odaya doğru yönelir ve hemen arkasından kendisi girer. Tamamen ibâdet için kullanıldığı belli, koyu mavi renkli halı döşeli, iki küçük pencereli, duvarda bir kaç küçük çerçeve içinde mukaddes yazılarla süslü ve sadece iki kişi olunduğu için biri biraz daha önde duran iki seccade serili geniş bir oda. Akıncı Dede’nin imamlığı ile gerçekleşen namaz ve tesbihat biter bitmez aşağıya inerler ve mutfağa geçerler. Bütün eve hâlâ huzur dolu bir sessizlik hâkimdir. Mutfak klâsik bir düzene sahip ve tam ortasında büyükçe bir yemek masası… Masada ekmek, yoğurt çorbası dolu halde iki çorba kâsesi, yanlarında etli türlü ile doldurulmuş ana yemek tabakları, ortada uzun bir tabakta salata ve iki su şişesiyle iki de bardak. Karşılıklı “afiyet olsun” dilekleriyle sıcak çorbalarını kaşıklamaya başlarlar.

AKINCI DEDE – Nasıl çorba? Enfes değil mi?

GENÇ ADAM – Hakikaten çok lezzetli. Teyzenin ellerine sağlık, yine severek pişirmişe benziyor.

AKINCI DEDE – Amin. Şah-ı Nakşibend Hazretleri; şayet bir yemek gaflet ile, öfke ile, isteksizce veya zorla pişirilmiş ise, o yemekten kendisi yemediği gibi talebelerine de yedirmezdi diye rivayet edilir. İncelik işte bu… Keramet yemekte değil pişirmekte. Sizin var mı böyle yetenekleriniz?

Genç Adam, devam eden yemek faslında yemek yapmasını pek beceremediğini, gazeteci olmak istediğini ve bir kaç çalışmasından bahsederek siyasetle yakından ilgilendiğini söyler. İlk görüşteki izlenimleri sebebiyle de Akıncı Dede ile konuşmak ve kendisini konuşturmak istediğini.

GENÇ ADAM – Efendim, açıkçası sizinle ilgili birkaç malûmat edindim. Görüşmemizden sonra sizi çok sevip sayan bir amcayla da konuşmamız oldu o gün ve sizinle yakından tanışma fırsatını kaçırmamam gerektiğini söyledi.

AKINCI DEDE – Hamza… Sağolsun. Mert ve delikanlı bir gönüldaş. Peki, benden tam olarak ne bekliyorsunuz?

GENÇ ADAM – Sohbet…

AKINCI DEDE – Salih Mirzabeyoğlu ismini hiç duydunuz mu bilmiyorum. Sohbet hakkında şöyle diyor; “Sohbet, terkibî hükümlere aşina insanlar arasında olur; yoksa her sözünü izaha kalkarsan, ortada ne mevzu kalır ne birşey.”*

GENÇ ADAM – Duydum efendim. Allah rahmet eylesin.

AKINCI DEDE – Ölmeden ölmüşken Allah’ın bir lütfu olarak ayrıca ölüp de ölmeyenlerden… Yani sohbet ederken, meselelerin bağlantılarına aşina olunmalı, o mevzu üzerinde artık peşin fikir haline gelmiş hükümler bilinmeli ki… Takip edebiliyor musunuz?

GENÇ ADAM – Anlıyorum sanırım.

AKINCI DEDE – Âlâ. Sizin mevzuunuza gelecek olursak; gazetecilik güzel zanaat aslında. Gayret ister. Aramayı ve bulmayı hedef bilir. Her şeyden önce hakikati bildirmekle mükellef… Şimdi önüne gelen gazeteci oluyor diyorlar. (İçeriye Hanım Teyze girer, yemek faslı biter) Çok nadir de olsa bazen televizyonda izlediğim veya herhangi bir gazetede okuduğum enteresan tiplerin yazıları. Dün başka, bugün başka, yarın başka. Sistemsiz, merkezsiz, gayesiz ve askıda kalan kelime kalabalıkları… O yüzdende rüzgârda savrulur gibi bir o yana bir bu yana.

HANIM TEYZE – (Akıncı Dede’nin sözünü bitirmesini bekler ve Genç Adam’a) Arzu ederseniz tabağınızı doldurayım.

GENÇ ADAM – Hamd olsun, doydum. Ellerinize sağlık, çok teşekkür ederim.

HANIM TEYZE – Afiyet olsun. (Akıncı Dede’ye) Bey isterseniz siz tekrar yukarıya salona geçin. Ben çaylarınızı yollarım birazdan.

AKINCI DEDE – Sağol hanım. Ellerine sağlık.

Tekrar yukarıya çıkılır ve salonda aynı yerler alınır. Genç Adam aşağıdayken salep taslarının ve tepsinin kaldırıldığını görür. Kısa bir zaman sonra kapı çalınır ve aynı tepsi içinde iki küçük çay bardağı ve şekerlikle birlikte Akıncı Dede’nin on sekiz yaşlarındaki, atletik, ince uzun boylu, esmer görünümlü ortanca oğlu görünür. Tepsiyi koltukların ortasındaki uzunca masaya koyar.

ORTANCA OĞUL ALİ – (Elini Genç Adam’a uzatır, tokalaşırlar) Hoş geldiniz, ben Ali. (Çay bardaklarını servis eder) Şimdi demlikle çaydanlığı da getireceğim. Başka arzunuz var mı?

AKINCI DEDE – Yok oğlum, sağol. Sonra yakından tanışır sohbet edersiniz daha. Ali benim ortanca oğlum.

GENÇ ADAM – Memnun oldum, çay için teşekkürler.

Ali bir çırpıda aşağıdan demliği ve çaydanlığı getirir, masaya koyar ve selâm vererek çıkar.

AKINCI DEDE – Gelelim şu merak ettiğiniz meseleye. Öyle bir dönemdeyiz ki her şey bolca var ama bomboş. Şimdi düşünün, bu çağın kulağına Dede Efendi’yi dinletemezsiniz. Nerede kaldı ki mukaddesata muhataplık. Büyüklerin sözleri, tabirimi hoş görün lütfen, ortalıkta cirit atıyor ama maksat dostlar alışverişte görsün yeter. Tatbik? Ne demek istediğimi anladınız umarım. İnsan hata yapar. İnsanın ruhu temiz olsun. Yoksa hata ile ölçülmez; insanın yadırganıp yadırganmaması gerektiği… Kusurla donatıldığımızı da unutmayalım. Yani lâfı uzatmadan, hani her çağ kendinden bir zuhur doğurur ya, bu çağın da doğurduğu bir şey var. Başıboşluk! Bu her meselede böyle… Yarın herkesin diline dolanır şu söz, “Çağlar üstü Mutlak Fikir İslâm”. Tamam İslâm da, peki kafalar hangi muhatap fikirle, çağların üstüne, yanaşabilirin düşüncesine yakınlar mı acaba? Zaten en başta İslâm’ın başıboşluktan kurtulması, bir nizâma, sisteme ve lidere kavuşması gerekiyor ki, eşya ve hadiselerin hakikatleri hayata tatbik edilebilsin. Diğer mevzularda da durum aynı ve bir o kadar önemli. Ya hep ya hiç! Bütüne tâbi olmak da bu noktadan ele alınınca güzel. Her şeye müdahale hakkı… Mesele de işte tam burada çatallaşıyor ve kapışma kapıları açılıyor. Hâlbuki çağın değerini düşüren sözde elit, aslında onbaşı kültürlüler, savunduklarını iddia ettikleri fikirlerin kıymetini ne kadar ayaklara düşürdüklerinin farkında veya değil, işin sululuk tarafını kurcalıyor duruyor. Uğraş uğraş bitmez ve ucu bucağı gözükmez bir çözümsüzlük senfonisi gibi, bir kakofoni… Ama bir noktayı gözden kaçırdılar. O da çağlarıyla birlikte, bunların topyekûn düzenlerine karşı çıkan ve fikir ve madde kılıcıyla karşılarına dikilen çağlar üstü Mutlak Fikir savaşçılarının ürettikleri MUTLAK FİKRE MUHATAP ANLAYIŞ. O Anlayış’ın sağladığı muhatap olma hüviyetiyle şahlanarak bir NİZÂM, DEVLET, AHLÂK, FİKİR ve İNKILÂP ruhunu resmettiler eserlerine, daha doğrusu nakşettiler. Yaşadıkları çağın namusunu kurtarmakla yetinmeyip, yepyeni bir çağın doğuşuna vesile oldular, “Fikir Çağı!”. Yalnız bu söz Pîrimiz Şehid Kumandan Mirzabeyoğlu’nun en son verdiği konferansta başka bir tabiri tarif için kullandığı gibi “yakışıklı” bir söz. Dolayısıyla, sadece yakışıklı bir söz olmaktan çıkarılmasına, ağızlara sakız olmasının korunmasına, çağın gerektirdiği şartlara kavuşulmasına ve en önemlisi Mutlak Fikre uygun davranılmasına dair adımlar atılmazsa, başıboşluğa hizmet etmekten kurtulamayız. Pîr sözüyle devam edecek olursak “eczane” (**) misâli adımız olur ama tadımız olmaz. Şekil benzeyebilir ama fonksiyonu çalışmaz. Bir meseleyi, yanından bile geçmediği halde zorla güzelleştirmeye kalkmak ve tâbiatının dışına itmek zulüm olduğu gibi, zaten bu işin cambazı Batı’nın en başarılı olduğu hamlelerden olan kötüyü iyi paketleyip sunmaktan daha büyük bir çirkinliğe düşürmek olunmaz mı?

(Devam edecek)

Nihan ÖZTÜRK – 23.01.2019

* Necip Fazılla Başbaşa, Salih Mirzabeyoğlu, 2. basım, sh: 293.

** Kumandan Mirzabeyoğlu’nun sıkça kullandığı bir misâl olarak, hırdavatçı dükkânına eczane tabelası asmakla orası eczane olmaz.

http://www.adimlardergisi.com/akinci-dede-ve-genc-adam-sohbet-anlayis/

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*

*

Du kannst folgende HTML-Tags benutzen: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>