arthur-rimbaud-2

ARTHUR RİMBAUD

Arthur Rimbaud, 1854’te Fransa’nın güneyinde Charville’de doğdu, 1891’in 10 Kasım’ında, Marsilya’da bir bacağı kesilmiş hâlde hastane odasında öldü. 1865 yılında orta öğrenime başladı, 1869’da Latince şiirler yarışmasında birincilik kazandı. 1871 yılının 15 Mayıs’ında Paul Demeny’e sanat görüşünü açıkladığı “Kâhin’in Mektubu” (Lettre du Voyant) adıyla anılan ünlü mektubunu yazdı, en ünlü şiirlerinden “Sarhoş Gemi” şiirini de bu yıl, çocuk denecek yaşta, 15 yaşında yazdı. Aynı yıl Verlaine’e yazarak Paris’e gelmek istediğini söyledi ve şu cevabı aldı: “…Siz çok iyi silahlanmışsınız. Sanat savaşını kazanacaksınız… gel büyük ruh seni bekliyorum ve çağırıyorum.” Eylül’de Verlaine ile buluştu. Paris’te Verlaine ve bazı şairlerce bir Mesih gibi karşılandı. Verlaine ile birlikte Belçika ve Londra’ya gidip bir süre orada yaşadı. 1873 ve 1874 yıllarında düzyazı şiirin zirvelerinden kabul edilen Illuminations ve Cehennemde Bir Mevsim’i (Une Saison En Enfer) yazdı. Sonrasında şiiri tamamen bıraktı. Çoğu zaman yaya ve bir başına Avrupa’yı dolaştı. Bir süre Kıbrıs’ta şantiye şefliği yaptı. Afrika’ya geçti. Hayatının son 10 yılını Afrika’da Aden Körfezi’nde bulunan Aden ve Harer’de bir tâcir ve seyyah olarak geçirdi.

Üstâd Necip Fazıl’ın Batı’da en beğendiği şairin Rimbaud olduğunu biliyoruz. Üstâd kendisiyle farklı zamanlarda yapılmış röportaj ve sohbetlerde “korkunç adam” diye vasıflandırdığı Rimbaud hakkında şunları söylüyor:

Bir Paris düşünün bir Avrupa düşünün. Bir müthiş (anguas) hayatı yaşanıyor içinde farkına varılmadan… İşte onun habercilerinden biri Rembo… Beşeri inanma sefaletini derinden duymuş adam… İşte o dikkat ettiklerim sevdiklerim arasında… Çok enteresan adam… hatta onun -bir şüphe halinde bahsediyoruz ama… inşallah hakikat odur- Müslüman öldüğü ihtimali de var. Çünkü bu adam öyle bir ruhi hayat yaşadı ki, şiiri en genç çağında bıraktı, çıldıracaktı… Ve Afrika’nın coğrafya cemiyetinin bir raportörü olarak senelerce çalıştı… Yani, Arapların içinde… Kupkuru raporlar gönderiyordu “güneş doğdu, güneş battı” gibi… En son Marsilya’da ölüyor 39 yaşında… ve ölürken şu iki kelimeyi söylüyor “Allah Kerim” diyor. Onun için şüphe halinde bile desem… O korkunç adam…” (BD Yay. Konuşmalar… shf; 277)

… Metafizik sancı çeken kafa, bu hastalık yok işte. Bu ulvî hastalık bize gelmemiş ve gelmez. Geçen gün Rimbaud’yu okurken, ansiklopedi onun hakkında neler söyledi merak ettim. Şöyle kısa bir hüküm halinde… Bayıldım Avrupalı kafasına… Larus diyor ki, Rimbaud için “Bu adam, Absolüt’yü, mutlakı arayan bir kafaya malik idi, çıldırma hududuna kadar giden bir kafa. İşte Rimbaud böyle anlatılır. Şairdi mairdi diye değil, Absolüt’yü arayan kafa diye.” (Konuşmalar… shf; 106)

Mesela nakışçı kıymetleriyle tanınmış şairlerden Rimbaud, Baudelaire, Héréredia ve hatta Valéry birer büyük muhteva sahipleridir. Bunların şiiri yerlerindeki müzik ve plâstisite, kendilerinden evvel mevcut hususî bir duyuş ve düşünüş etrafındaki kılıfa benzetilebilir.” (Konuşmalar… shf; 33)

Ben bu bakımdan (kozmos) adamıyım. Şimdi, büyük şairleri ele aldığımız zaman görüyoruz ki, form, iskelet gizlidir. Büyük çehre tenasübü… Her şey odur, ortaya çıkar. Fuzulî’yi alın ele… Vezni göremez, kafiyenin nasıl olup ta oraya düştüğünü hiç anlayamazsınız. Hiçbir zorakilik yoktur.

Şimdi, zorakiliklere karşı, formun insanı esir eden tarafına karşı, bir tepkidir bu Birinci Dünya Harbi… sonrası… İşte, (dada)lar, (empresyonist)ler, şunlar, bunlar… Muhtelif (ekol)ler gelip geçmiştir. Fakat bir (Rembo) bir (Arthur Rembo) – ki bugün Fransa, üzerinde ne büyük bir dahi diye eğilmiştir.- formun adamıdır. Ama aşan bir form… Kendini aşan… İskeleti giydirmeyi bilen, gizleyen, hissettirmeyen… Bu bakımdan, ben böyle, akla geldiği gibi alt alta dizilen mânasız şeylerin tamamen aleyhindeyim. Formu, formda aşmak gerektiğine kâniyim.” (Konuşmalar… shf; 180)

Şiirde (Rembo)yu severim. (Bodler); -tam severim diyemem- şâyân-ı dikkattir. (Valeri) de bunların arasına girer.” (Konuşmalar… shf; 187)

Üstâd’ın, Rimbaud’ya dair bu teveccühü, Baudalaire’in şiiri dış yüzden daha görkemli görünmesine rağmen ona kıymet vermeyip onun çok üstünde bir yere oturtması, Rimbaud’un daima “mutlak olan”ı arayan kafası yanında Rimbaud’un dil içinde yeni bir dil icatçısı olmasına ve dilin köküne inme teşebbüsüne verdiği kıymeti düşündürtmektedir. Rimbaud’un yeni bir dil kurma teşebbüsü ve bu çerçevedeki hayatı da bize yeni binyılın dilini icat eden ve bunu Tilki Günlüğü ve B-7 eserlerinde gösteren Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nu tedâî ettirmekte.

Şiirlerinde kelimelerin bulutlar gibi birbirine karıştığı ve dönüştüğü, çok katmanlı, sırrî, enigmatik bir dil kullanan ve filomat kişiliğiyle cebinde sürekli başka dillerden kelimeler taşıyan Rimbaud gözümüzün önünde adeta Salih Mirzabeyoğlu’nu canlandırıyor. Graham Robb tarafından yazılan ve İş Bankası tarafından yayınlanan kapsamlı Rimbaud biyografisinde şöyle diyor: “Üç farklı tanığın söylediklerine göre, omnilinguist (her dili bilen) artık Hint-Avrupa dil ağacının uzak dallarında sallanıyordu ve Afro-Asyatik dillere uzanmıştı: Arapça ve biraz da Rusça”; “Hintçe, Amharca (Etiyopya) ve özellikle Arapça”. Henri Pauffin adlı eski bir sınıf arkadaşı bir gün Rimbaud’ya Charville yakınındaki bir ormanda rastladı. Bir Yunanca-Rusça sözlükten Rusça öğreniyordu; ama kitaplar bir engel haline geldiğinden, sayfaları kesip parçalamış ve kağıt kırıntılarını ceplerine doldurmuştu.” Rimbaud bir olgu grubunu –ya da bir dili- diğerinden ayrı bir şekilde ve merkezi bir bilgi deposuna sürekli başvurmadan büküp eğirecek, birleştirici türden bir akıl kullanıyormuş gibidir sanki.” (Rimbaud, Graham Robb, İş Bankası Yay. Shf; 278)

Yine aynı kitaptan:

“Şair-kâhin yeni bir “evrensel dil” yaratacaktı:

“Ruhtan ruha olacaktır bu dil, her şeyi, kokuları, sesleri, renkleri, düşünceyi bulup çıkaran düşünceyi özetleyen bir dil.”

Gerçi bir estetik kurgu gibi geliyorsa da, Rimbaud’nun geliştirdiği kavram –yani bilinçlerin imgelerden, denetleyen bir “ben”e dönmesi yerine spiraller halinde yayılan diğer imgelerin birbiriyle kaynaşması- için gerçekten işe yarar bir tanım olarak şu söylenebilir: Kopernik devriminin şiirsel bir eşdeğeri.” (age. S. 86)

“Sözel sanrı”, şeyleri görmenin dilsel eşdeğeriydi: Kulağa sanki müzik cümlesi gibi gelen sesliler ve sessiz harfler, bulutlar gibi konturlarını yitiren sözcükler ve böylece şair “boudin noir” (siyah sucuk) yemek yerine kendisini “bouts d’air noir”dan (siyah hava parçaları) beslenirken bulur. Rimbaud’nun kendini realist olarak görmesi onu, Rimbaud eleştirmenlerinin arasında küçük bir azınlığın içine sokar. Ama bunlar keyfi halusinasyonlar değildi. “Fêtes de la Patience” deki, “bektaşi üzümlerinin arasında” uçup duran “ruhsal şarkılar”, yüzergezer ifadelerin oluşturduğu bir yığından ibaret değildi. Post yapısalcı teoriye has bozgunculuk Rimbaud’ya son derece yabancı bir şeydi. Eğer dil görev için yetersizse yeniden icat edilmeliydi.” (age. S. 162)

Paul Valéry Rimbaud hakkında şöyle söylüyor: “Bilinen edebiyatın tamamı ortak aklın diliyle yazılmıştır; Rimbaud’nunkiler hariç.”

Stefan Zweig’in Rimbaud’nun dili hakkındaki değerlendirmesi ise şöyle:

“…Rimbaud’nun sözcüklerinin gücü zamanla başlı başına bir olaya dönüşür, elinin altındaki sözcüklerin boyutları giderek genişler; kavramların o kurşuni renkli jelatini bir vampir gibi kan emerek, renklerle tıkabasa dolu, o zamana kadar görülmemiş bir ışığın yakamozlarını saçmaya başlar. En eskimiş sözcükler bile yepyeni olur, elektrik akımıyla çatırdamaya başlar ve ansızın kıvılcımlar saçar. Bunlar hiç beklenmedik bir anda şahlanırlar ve mantık düzeyinde kavranmalarına olanak tanımadan, bir şaşırtmacayla herkesi kendine boyun eğdirirler. Bunlar, hep soylu türden alınma sözcükler olmayıp kimi zaman sokağın argosundan alınma, bilimden zorla koparılma, çoğu zaman da yeni temeli atılmış sözcüklerdir. Bu bağlamda sayısız örnekler verilebilir. La reine aux fosses cascadantes. Görkemin ta kendisi! Ya da la coeur fou robinsonne–bu, akademinin sözlüğünde henüz yoktur. Les insultes ityphalliques et pioupiesques, perealiser sa peau- hemen her kıtada olmak üzere, bu türden binlerce örnek verilebilir. Böyle sözcüklerle son karanlıkların kapısı da kırılır ve Rimbaud, büyük bir gururla şöyle der: “Ben sessizlikleri, karanlıkları, sözcüklerle anlatılamayanları kaleme alıyorum.” (Yarının Tarihi, Stefan Zweig, Can Yay. S.106)

Üstâd’ın Salih Mirzabeyoğlu hakkındaki takdim yazısı da bize Rimbaud’yu tedai ettiriyor. Ve sanki Üstad’ın bu çocuk dâhiye dair yaptığı iltifatların, onun şahsında binyılın dil devrimini gerçekleştiren Salih Mirzabeyoğlu’na yöneldiği hissine kapılıyoruz. Rimbaud her ne kadar şair kimliğiyle bilinse ve şiiri bıraktıktan sonraki hayatı yok sayılsa da Markopolo ve Evliya Çelebi’den aşağı kalmayan bir seyyâhtır. Verlaine ile Paris’te buluşmadan önce üç defa evden kaçmış, çoğu zaman yaya olarak şehirleri dolaşmış, “Sarhoş Gemi” gibi uzun ve tehlikeli gemi yolculuklarına katılmış, Cebelitarık’tan geçerek kıtalar dolaşmış ve nihayet son 10 yılını Aden Körfezi’nde Mendep Boğazı’nın bulunduğu bölgede geçirmiş, daha önce hiçbir beyaz adamın ayak basmadığı topraklara ulaşmış, gezdiği topraklar hakkında son derece teferruatlı ve bilimsel raporlar hazırlamıştı. Rimbaud’un yazdığı Ogaden raporunun dünyanın keşfedilmeden kalmış ilk güvenilir açıklama olduğu söyleniyor. Bir şirket raporu olarak yayınlanan bu raporu ortağı ondan habersiz Société de Géographie’ye gönderdi. Yayınlanan bu rapor üzerine Rimbaud Afrika Boynuzu’nda çok meşhur oldu ve kendisinin önceki kariyeri hakkında bir şey bilmeyen birçok kişi tarafından bir yazar-kâşif olarak hatırlandı.

Rimbaud ölmeden bir gün önce bir sayıklama halinde yazdığı, kime yazıldığı belirsiz mektubunda hâlâ Aden Körfezi’ne ulaşmaya çalışıyordu. Rimbaud’un bu acıklı veda mektubu şöyle:

“M. le Direkteur,

Hesabınızda bir borç bırakıp bırakmadığımı sormak istiyorum. Bugün bu servisten aktarma yapmak istiyorum. Adını bile bilmiyorum. Ama her ne idiyse, Aphinar hattı olsun. Tüm o servisler her tarafta var ve ben, sakat, mutsuz, hiçbir şey bulamıyorum; sokaktaki bir köpek bile söyleyebilir bunu size.

Bundan ötürü lütfen bana Apinar’dan Süveyş’e servislerin tarifesini gönderin. Ben tamamen felçliyim ve vakitlice binmek istiyorum. Gemiye ne zaman çıkarılmam gerektiğini söyleyin bana.”

Anlatıcıya göre: “Aphinar” denen bir yerden -ya da bir gemiyle- yola çıkacaktı. Bu isim hayali gibi geliyor. Herhalde bir zamanlar var olan bir tekneyi hatırlıyordu yahut deniz fenerinin Arapçasını: al fanâr. Ama bu bile kesin değildi. “Aphinar” bir sözcüktü sadece.”

“Sarhoş Gemi”nin macerası boyunca ima ettiği, belki de geminin kaptanı olan “çocuk” bu mektubu yazdığının ertesi günü öldü.

Kızkardeşi ile konuşurken sık sık “Allah Kerim” dediği bilinen, Afrika’da bulunurken annesinden farklı çevirileri olan Kuran isteyen, çocuklara Kuran öğreten ve üzerinde ABDO RINBO (ABDULLAH RIMBAUD)  sözlerinin kazılı olduğu bir mühür elde edildiği bilinen Rimbaud, umulur ki bir müslüman olarak ölmüş bulunsun.

Adımlar Dergisi, Ekim 2014, 1. Sayı, Shf: 48-50

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*

*

Du kannst folgende HTML-Tags benutzen: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>