asiriligin-caresi-tasavvuf

Aşırılığın çaresi: Tasavvuf

John Bell – John Zada

Libya’da 2011 yılında verilen Muammer Kaddafi’yi devirme mücadelesi kapsamında savaş tecrübesi kazanan aşırılık yanlısı militanlar, savaşta elde ettikleri ganimetleri, silahları ve içlerindeki coşkuyu yanlarına alıp 2012’de Mali’nin kuzeyindeki sahipsiz topraklara döndüler. Mali’nin kuzeyinde uzun süredir devam eden Tuareg ayaklanmasına katılarak barınma ve üslenme imkanı bulan militanlar, bölgede kendi hakimiyetlerini de güçlendirdiler.

Bir zamanlar din eğitiminin önemli merkezlerinden biri sayılan antik Timbuktu kentini fetheden militanlar, şehrin kültürel mekanlarını yok etti. Şehirde bulunan ve dini, edebi, bilimsel el yazmalarına ev sahipliği yapan birçok kütüphane yakıldı. Aşırılık yanlıları, gerçekliği kendi hayal ettikleri biçimde yeniden şekillendirme yolunda, Timbuktu’nun aydınlanma döneminde önemli rol oynayan tasavvuf alimlerine adanmış, çok sayıda mabet ve camiyi de yıktılar. UNESCO (Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Kurumu) Dünya Mirası listesinde yer alan söz konusu yapılar, yeryüzünde iyi insanların da var olduğunun bir göstergesiydi.

Bugün artık büyük ölçüde unutulan o eylemler, Irak ve Suriye’yi pençesine alan Irak ve Şam İslam Devleti (IŞİD) örgütünün de dahil olduğu daha büyük çaplı bir barbarlığa zemin hazırladı. Irak ve Suriye’de çeşitlilik ve hoşgörüye yönelik saldırılar, şiddetin bir parçası haline gelmiş durumda.

IŞİD, azınlıklara uyguladığı zulmün ötesinde – bir diğer kadim eğitim merkezi olan – Musul şehrindeki sufi türbelerini buldozerlerle yıktı. (Ne gariptir ki, bugün Irak’taki militanların bir kısmı, kendilerine isim olarak tasavvuf inancının en meşhur tarikatlarından Nakşibendiliği seçmişler.)

Tasavvufun İslam’daki önemli rolü

Sufilere (mutasavvıflara) ait mimari eserlerin yıkılması, yarattığı trajedi ve korku bakımından masumların katledilmesi ile kıyaslanabilecek bir şey olmasa da, kayda değer bir olay. Zira sufiler, esasen İslam dünyası ve ötesinde önemli rol oynamış bir kesim.

Ekim 2014, merhum yazar İdris Şah’ın The Sufis (Sufiler) isimli kitabının yayımlanışının 50. yıldönümü. Konunun en önemli otoritelerinden biri tarafından kaleme alınmış bu klasik eser, oryantal maneviyat kültleri modasına kapılmış veya tasavvufa fazlasıyla akademik bir çerçeveden yaklaşan Batılı okuyucular için yazıldı. Kitabın amacı, okuyucuların gerçek mistisizmi daha iyi anlaması ve tasavvufun – Şah’a göre İslam dini içindeki rolünün de ötesine geçen – evrenselliğini kavramasını sağlamaktı.

Şah, gerçek sufilerin, deneysel bilgiye dayalı asırlık bir gelenekten geldiğini; bu tür bilginin de esnek olup sürekli geliştiğini ve gerçekliğin doğasının takipçileri tarafından doğru anlaşılmasını sağlamayı hedeflediğini öne sürüyor. Bu bağlamda, biyolojik bir beynin ya da belirli bir biçimde çalışan kültürel açıdan kör bir zihnin, gerçekliğin doğasını kendi başına bulması mümkün görülmüyor.

Sufilerin mutlaka bir İslam mezhebine mensup olmalarının gerekmediğini söyleyen Şah; İslamiyet öncesi dönemler de dahil farklı inanç ve kültürler içinde her daim varlık gösterdiklerini ifade ediyor.

Yazar, tasavvufun bir düşünce sistemi veya akademik bir süreç değil, yaşayan bir hâl olduğunu ifade ediyor. Aslına bakılırsa, bunu Şeyh Ebu El Hasan Fuşanci’nin şu sözüyle özetlemek mümkün:

“Eskiden sufilik, ismi olmayan bir gerçeklik idi; bugün ise gerçekliği olmayan bir isim.”

Şah’ın kitabı, sufilerin Avrupa ve Batı dahil, tüm dünya üzerinde bıraktığı şaşırtıcı fakat az bilinen etkilerini bizlere öğretiyor. Örneğin; Orta Çağ Avrupası’nda yaşamış gezgin müzisyenlerinin sanatı, Chaucer ve Dante’nin eserleri, Orta Çağ şövalyeleri, masonluk ve mistik yönü daha az öne çıkan kültürel eserlerin, Doğulu sufiler ile arasındaki bağlantı, Şah’ın eserinde gözler önüne seriliyor.

Sufiler örnek insan mı?

Tasavvufun “devleri” arasında sayılan Mevlana Celaleddin-i Rumi, Ömer Hayyam, Şeyh Sadi-i Şirazi, Muhyiddin İbn-i Arabi, İmam Gazali gibi birçok isim, dünya çapında ün sahibi. Sufilerin tamamen Müslüman mistiklerden oluştuğu düşüncesinin kalıcılaşmasında, onların başarılarının da kısmen payı var. Ancak Şah, bu isimleri kitabında sadece örnek vermek amacıyla kullanıyor. Şah’a göre, tasavvufun en meşhur kişilikleri, yeryüzünün dört bir yanındaki insanlar için bir insaniyet timsali.

Aslına bakılırsa, dünyanın içinde bulunduğu tuhaf durumu göz önüne aldığımızda, Şah’ın kitaplarında anlattığı düşünce tarzına şimdi her zamankinden daha fazla ihtiyaç olabilir. Hayata esnek ve organik bir biçimde yaklaşan ve ayrımcılıktan kaçınan tasavvuf, dünyanın her yerinde aşırılık yanlılarının dogmatik ve şiddet içerikli saplantılarına karşı güçlü bir yanıt teşkil ediyor.

Çoğu zaman çevreleri ile alakasız ve zıtlık içinde, kapalı bir tarz benimseyen aşırılık yanlılarının aksine, sufiler, tecrübeleri ve öğrendikleri şeyler vasıtasıyla, sürekli değişen koşullara özgü her türlü olasılığa açık insanlar olarak tanımlanabilirler.

Fakat saplantılı ya da sabit fikirlere kapılan sadece dindar bağnazlar değil. Teknolojinin hızla geliştiği, tüketim özentisi ve dijital bilginin çılgınca tüketiminin bizleri şaşkın ve kaygılı esirlere çevirdiği bir çağda yaşıyoruz. Yönlendiriliyor ve çoğu zaman da bunu istiyoruz.

Şah’a göre, tasavvuf yolu, düşünce ve davranışlarımızı yöneten ve bizi neredeyse otomatikleştiren bir takım refleks ve şartlanmalardan oluştuğumuzu fark ve kabul etmekle başlıyor. Şah’ın eserinde anlattığı düşünme ve öğrenme biçiminin, bizi tutsak eden maddi, manevi ya da duygusal pranga ve idollerden kurtulmamızı sağlamak gibi önemli bir amacı var.

Doğu’nun aşırıcılığı ya da Batı’nın tüketim özentisinin getirdiği biçimsel saplantılardan uzak bu yol, yeni ve daha tatmin edici olasılıkların açılmasına imkan veriyor.

Bilinmeyene yolculuk

Kitapta öne sürülen, cevabın zihnimizde olduğu. “Varoluşun bütünü ile uyum sağlamak suretiyle sonsuz ölçüde mükemmelleştirilebiliriz.” diyor Şah. Fiziksel dünya ile maneviyat arasında, hayatın bütünü ile terbiye olduğumuz denge vasıtasıyla ve hatalarımızdan ders alarak öğrenmenin peşinden gidebiliriz.

Arjantinli ünlü yazar Jorge Luis Borges tarafından dile getirildiği gibi, “Hatalarla karşı karşıya kalırız; hemen her gece kabuslar görürüz; bizim işimiz, bunları şiire dönüştürmektir.” Borges, şair olduğu için bunları gerçek anlamda şiire dönüştürdü. Ama Arjantinli edebiyatçı, mecazen de şunu demek istiyordu: Hepimize düşen görev, bu olumsuzlukları elimizden geldiğince güzelleştirmektir.

Şah’ın “gerekli bir macera” diye nitelendirdiği, bilinmeyene doğru yapılan o büyük iç yolculuk, zorluklar ve risk almaktan kaçınıp tatminkar bir sanal dünyaya ve onun sıradan türevlerine gömüldüğümüz bugünkü yaşam şeklimizle taban tabana zıt.

Çocuklarımızı, almaları gereken bir sürü dersle dolu dış dünyadan anlamsız bir biçimde korumaya çalıştığımız bir konfor ve güvenlik tutkusu yaygınlaşıyor. Oysa geçmişte insanlar, daha tutarlı bir çaba göstererek kendi önlerindeki engelleri, hayatla doğrudan yüz yüze gelmek suretiyle kırmaya çalışırlardı.

Mukayese bazında bakarsak, tehlike, sufilerin hiç de yabancı oldukları bir şey değildi. Pek çoğu, aralarındaki bağnazlara karşı savaşıp hayatta kalmak zorunda kaldı. Rumi ve ailesi, Moğollardan kaçtı; Horasanlı Feriduddin Attar, onlar tarafından öldürüldü. Daha az tanınan veya artık unutulmuş birçok başka sufi, yaşadıkları dönemin güçleri tarafından cezalandırıldı veya katledildi. Bazılarının tek “suçu”, zihnimizin labirentleri dışında neler olduğunu bizlere göstermeye çalışmaktı.

Klasik tasavvuf, Doğu’da gelişmekle beraber Doğu’ya ait bir şey değil. “Oturma odanızdaki halının yeri, tasarımının doğduğu topraklar değil, evinizin zeminidir” diye bir söz vardır. İşte modern tasavvuf da bir düşünce şekli olarak günümüz dünyasında geçerli bir şey.

Dünyanın büyük bir karışıklık ve şaşkınlık içinde olduğu şu dönemde, Şah’ın kitabı, bizlere gerçekten açıklık, ahenk ve aklıselime – ve hatta daha yüce bir amaca – doğru giden bir yol olduğunu hatırlatıyor. Yolun başında ise bizzat bu olasılığa açık olma şartı yatıyor.

Kanadalı akademisyen ve diplomat John Bell, Madrid’deki Toledo Uluslararası Barış Merkezi’nde (CITpax) Orta Doğu Programı Direktörü olarak görev yapıyor. Ortadoğu’daki siyasi ve toplumsal gelişmeler üzerine araştırmalar ve arabulucuk faaliyetleri yürüten Bell, aynı zamanda Toronto Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümü’nde misafir öğretim üyesi olarak ders veriyor.

John Zada, serbest gazeteci, seyahat yazarı ve fotoğrafçı. Kanada, Toronto’da yaşamını sürdürüyor.

 

Kaynak:  Aljazeera Türk

Bu iktibastaki fikirler yazara ait olup, Adımlar’ın ideolojik ve siyasi anlayışına zıt görüşler sitemizi bağlamaz.

ADIMLAR

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*

*

Du kannst folgende HTML-Tags benutzen: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>