barisin-ahengi-savasin-ritmi

BARIŞIN AHENGİ SAVAŞIN RİTMİ – Burhan Halit KOŞAN

Bir elden nûş edip imân şarabın

Bir elde perçem-i kâfir tutarlar.

Sağ elinde kılıcıyla cenk eden; sol eliyle ikinci kâfirin perçeminden tutup, yere çalan ve üçüncü Moğol kâfirinin kılıç darbesiyle toprağa düşen; Türkistan alpereni, Türk’ün aksakallısı Necmeddin KÜBRA (k.s.a )… İşte böyle, işte böyle katledildi, böyle şehid edildi. Derya gönüllü Mevlâna da yukarıdaki beytiyle bu vakaya telmihte / hatırlatmada bulundu.

Evet, derdi yüreğimize, hüznü gözümüze düştü. Kanat çırptı kelebekler, mor kardelenler açtı Türkistan dağlarında. Yaramaz oğlaklar bile uslandı, bizim haşarı balalarla. Barışın ahengi için savaşın ritmine geçtiler.Oğlaklar uslu durdu, bozkurtlar talim yaptı ve Allah ajanı gönüldaşlar, dört bir koldan hazırlandı. Barışa köprü kurdular, cenk/savaş meydanında.

Sonsuzluk kervanına perçinli, “Kim” aşkına! Pîr aşkına! Boncuk gözlü sevgilinin aşkına! Biz de hazırlanalım. Hamur küflenmeden, ekmek çürümeden, zemzem kuruyup, sular yükselmeden ve ölüm gelmeden önce biz de hazırlanalım gönüldaşım.

Bu hazırlık aşamasında, algılarda ve olgularda meydana gelen kirliliği giderecek kireç çözücü, birkaç tutam baharatım olursa, bahtiyar olurum. Gelin, hep beraber, “Kaba softa ham yobaz’’ın kirli sularını keselim, kara bulutlarını dağıtalım ve inşâ edilmeye değer bir geleceği tanımlayalım.

Evet, tarihte gördüğümüz gibi atın terkinde / arkasında veya modern çağın jargonuyla arka koltukta oturup ısrarla “vardık mı?” diye soran çocuk olmayacağız. Elbette ki, her konuda olduğu gibi bu konuda da şiarımız olan “Gerektiği yerde gerekeni yapma’’ prensibimizle hareket edeceğiz.

Tarih şuuru, bizlere, Anadolu’nun “bereketli topraklar” olduğu kadar, aynı zamanda medeniyetlerin battığı, devletlerin yıkılıp, ülkelerin yakıldığı ve zayıfların barındırılmadığı kutsal coğrafya olduğunu da öğretmektedir. Napolyon, “Coğrafya bir milletin kaderini tayin eder’’ derken çok haklıydı. Her ne kadar, tapusu Sultan Alparslan tarafından alınmış olsa da tarih şuurumuz, Anadolu topraklarında ayakta kalabilmek için kaderimizin peşinde yürümeye mecbur ve mahkûm olduğumuzu hatırlatmaktadır.

Barışın, yaratılan ilk insanla birlikte toprağa gömüldüğünü ve kesintisiz savaş davullarının çaldığı bu imtihan dünyasında barış havariliği yapmak, miyop olmaktan öte körlüktür. Eski çağlarda bir savaşçı, savaşmaktan vazgeçmesi hâlinde her şeyini kaybederdi; hayatı hariç. İçinde yaşadığımız bu yüzyılda ise, bir savaşçının savaştan kaçınması hâlinde her şeyiyle birlikte hayatını da kaybettiğini okuyor, duyuyor ve görüyoruz. Çok şükür! Miyop değiliz, kör de değiliz. Çok şükür! Yasa dışı terör örgütü yayın organlarının, yani “Medya”nın manipülasyon / hileli yönlendirmeleri, yanıltıcı lisânı ve aldatıcı jargonuna da aldanmadık / aldanmıyoruz.

“Her şey zıddıyla kâim” olduğuna göre, barışın olabilmesi için de savaşın zaruret olduğunu ve hazırlık gerektirdiğinin farkındayız. Bu meyanda Kumandan MİRZABEYOĞLU’nun, “Bir ordu karşı orduyu yenmek için, mutlaka keşif yapar ve silahının adedine kadar tespit eder düşmanını… Ondan sonra hücumunu yapar, onu kuşatır ve yener.’’(1) prensibine göre hareket etmeyi tercih edeceğim. “Savaş nedir?” sualinin cevabından ziyade savaşın, hangi gergef tezgâhlarında işlendiği sorusunun cevabına odaklanacağız. Müsaadeniz ile öncelikle Katyusha / Katyuşa dinletisi eşliğinde Türk kahvesi içelim; kıssadan hisse alalım.

Picasso, az önce bitirdiği Gertrude Stein portresini, Stein’a gösterdiğinde, ünlü yazar, yakınarak, “Fakat bu bana benzemiyor’’ demişti. Pablo Picasso’nun cevabı ise şöyleydi: “Benzeyecek!”

Evet, biz de keşif yapacağız, tespit yapacağız, açık ve kapalı kaynakların bütün kodlarını tek tek çözmeye çalışacağız. Düşmanın, karanlık odasında plânladığı her türlü melanet programını ele geçireceğiz. Karar ve aksiyonlarımızda ötekine, düşmana, münafığa, gammaza göre değil, inancımıza,  örfümüze, genetiğimize ve geleneğimize göre biz karar vereceğiz. Biz, uygun gördüğümüz vakitte hesaplaşacağız. Bazen, ölü taklidi yapacağız; düşmanı uyutmak için. Bırakalım meseleleri kapattığımızı, unuttuğumuzu zannetsinler. Bir savaşçının en ölümcül silâhı nedir bilir misiniz? Kalbinin / imânının ritimleriyle uyumlu zihnidir / aklıdır. Bu meselede hatırıma gelen ve işin özünü gösterici çok güzel bir kıssayla işi vüzûha kavuşturalım.

Üstadın yurt dışına çıkışını fırsat bilerek arkasından atıp tutan bir komünist hakkında nefis bir cevabı var:

-“Ucuna sivrisinek kondu diye 35’lik top ateşlenmez!’’(2)

Bu hikmet kıvılcımından sonra “Gökleri çökertecek ve yeni kurbağa diliyle bütün “dikey”leri “yatay” hale getirecek bir nida kopararak, “mukaddes emaneti ne yaptınız?”(3) diye meydan yerine çıkan Aydınlık Savaşçıları olarak, savaşın hangi gergef tezgâhlarında işlendiğine dikkat kesilelim.

Konumuzun öznesi olan savaş, kıtal, mücadele, çarpışmanın kesinlikle ve kesinlikle rafa kaldırılmadığını, dolaba kilitlenmediğini, asla ve kata dondurucuya konulmadığını / konulamayacağını unutmayalım.

Evet, İlk insanla başlayan kesintisiz savaş süreci elbise değiştirerek günümüzde de devam etmektedir. “Nefs kutbu” ile “ruh kutbu”nun arasında başlayan savaşın, kıyafetlerini, elbiselerini ve ayakkabılarını değiştirerek devam ettiği bir realitedir. Mekân işgal edip, siyaseten çökmüş ülkeler veya ruhu geçmiş, donmuş ve çürümüş insancıklar hariç, gezegenimizde selim akıl sahipleri, dengeli unsurlar, ihtilâlci yapılar, devrimci güçler, gerçeklere intibak sağlayan ülkeler ve kudretli devletler kesintisiz bir savaşın içinde olduklarını bilirler.

Hükümeti topal, rejimi çürük, siyaseten çökmüş ve kokuşmuş ülkelerin idaresinde yaşayan mazlum yurttaşlarımızın savaş algısı, elleri tüfekli insanların çatışması veya bir füzenin rampadan fırlatılması üzerinedir. Gerçekte olan olgu ise, insanın kendi iç dünyasında başlayan, nefs kutbu, günâh, kötü, çirkin, zulüm ile ruh kutbunun, güzelin, doğrunun, iyinin, adaletin çarpışmasıyla başlayan mücadelenin uzantılarıyla devam ettiği gerçeğidir. Yeryüzünün her santimetre karesinde insanı ve toplumu ilgilendiren bütün branş / şube ve alanlarda merhameti olmayan kesintisiz bir savaş süreci yaşandı / yaşanmaktadır. “Yarın değil hemen şimdi” prensibimizle; kostüm ve ayakkabılarını değiştiren savaşın türevlerine göz atalım beraberce.

Kıtal / cephe savaşı, istihbarat savaşı, bilgi savaşı, mimari yapılar savaşı, teknoloji savaşı, nüfuz ve nüfus savaşı, kimlik savaşı, ticaret savaşı, diplomasi savaşı, vekâlet savaşı, beyin savaşı, dua savaşı, gen savaşı, su savaşı, petrol ve hidrojen savaşı, kültür-edebiyat savaşı, hinterland / etki alanı savaşı, müziğin / notaların savaşı, geleneklerin savaşı gibi yüzlerce alanda çetin ve yıpratıcı bir savaşın içinde yaşadığımızın farkına varalım.

Cebir; tamir etmek, onarmak anlamındaki AL JABRA sözünden geliyor diye biliyorum; Algoritma da hakeza. Direksiyonu matematiğe kırmadım. Maksadım kafa karışıklığı da değil. Maksadım / niyetim ve amelim, insanımızın aklını ve zihnini körelten, kalplerini fesada ve yüreklerini umutsuzluğa sevk eden algıları kireç çözücü cümlelerimizle tamir ve onarabilme cehdidir. Matematik üzerinden geçiş yapmam da hâlimi arzdır. Yarın değil hemen şimdi prensibimizle, savaş ve türevlerini renklendirici kullanarak berraklaştırmaya çalışalım; bildiğinizi hatırlatma adına.

İstihbarat savaşı: Allah Resûlü’nün Medine’ye hicret edişinde, arkasından bakan bir çift nemli göz vardı; Hubeyb’in gözleri! Mümin olduğunun tek şahidi vardı, Allah Resûlü. Mekke’de, uçan kuştan, gezen karıncaya kadar her şeyin raporunu yollayan elbette ki bizim Hubeyb’di. Azgın kâfiri tespit edip, Mekke’nin ortasında başını gövdesinden ayırmanın çok öncesinde hamlesini yapmıştı. Hubeyb, kâfiri kahreden son tebessümünü savururken son raporu ise, Allah Resûlü’nün elindeydi.

Kıtal / Cephe Savaşı: Pirus savaşını çoğunuz duymuşsunuzdur. Antik çağda yaşayan kral Pirus’un M.Ö. 279 yılında kazandığı, fakat bedeli çok ağır olan ve kazananı felakete sürükleyen zafer. Zafer sonrası Kral Pirus, çılgınca sevinen ve kendisini kutlayanlara ‘’Romalılara karşı böyle bir zafer daha kazanırsak biteriz’’ dediği söylenir.

25 Ocak 2000 tarihi de Devlet / Rejim / Hükûmet için Pirus zaferidir. Kendi adıma, Devletin / Rejimin / Hükûmetin Pirus zaferini kutlarım!

Yenilgiler izafî, zafer / zaferler aldatıcı olabilir. Eskiden, “kim en hızlı davranırsa o kazanır” önermesinin yerini şimdi, “kim en hızlı karar verirse o kazanır” tanımlaması almıştır. Mermiden hızlı düşünen biz olduğumuza göre kazanan da biz olacağız inşallah. Bu zaferde, İBDA fikrine / Kumandan’a biatinden dönmeyen Adımlar kadrosunun da nasibince payı çok olacak diye inanıyorum. Ben düşünce polisi değilim. Sadece ve sadece bildiğimi ve gördüğümü yazıyorum; gerçeği dile getiriyorum.

Üstad’ın, “Gençliğe Hitabesi”nde, “dikey”leri “yatay” hale getirecek bir nida kopararak’’ cümlesindeki dikey savaşına örnek olarak şanlı 11 Eylül taarruzunu anlayabiliriz. Yatay savaşının ise, nasılını ve tarifini yapmayacağım. Yatay savaşın, Allah Resûlü’nün fedaisi, Hz. Hüseyin’in dualısı ve Âdem peygamberin tövbe ettiği lisânla konuşan aziz Türk Milleti’nin nasibi olduğunu söylemekle yetineceğim.

Evet! Mütevazı bir dünyada yaşamıyoruz. Gerçekçi olmalıyız ki, gezegene yön veren haşmetli günlerimiz ve hükümrân olduğumuz devir, Türk’ün son Hakanı Sultan Abdülhamid Han’ın gidişi ile sona erdi. Kralın çıplak, vezirin soytarı, danışmanların şaklabanlık ettiği bir gezegende nefes alıyoruz. Savaşlar, artık onur yahut cesaretle kazanılmıyor; adalet şaklabanlığının somut delillere kör ve sağır olduğu malûmunuzdur. Savaşı kazanmamız için düşmanın / gammaz muhbirin / işbirlikçi alçağın fizik gücünden önce moral gücünü yok etmek gerektiğini düşünüyorum. Moral ve motivasyonu bozulan düşmanı gözlemlediğimiz gibi Adımlar’ın disiplinli kadrosu ile “yönel, karar ver” çizgisiyle beraber trajik figürlerin / gammazların imha edildiği günleri de göreceğiz. Bildiğiniz üzere bir doğru yol, bir yanlış yol ve bir de askerî yol vardır. Biz, sadece doğru yol üzerine davet ediyoruz; şimdilik!

Barış ahenginin savaş ritminden geçtiğine inanmayan; kâfir / münafık gammazları muhatap almaksızın dostlarımıza, kardeş dediğimiz güzel insanlara, kalbi imânlılara, Türk çocuklarına; Allah Resûlü’nün 23 yıllık nübüvvet yürüyüşündeki gazve sayısına, savaşlarına ve Rabbanî usûle bakmalarını rica ediyorum.

1-Salih MİRZABEYOĞLU / Necip Fazıl’la Başbaşa / Sayfa: 71

2-Salih MİRZABEYOĞLU / Necip Fazıl’la Başbaşa / Sayfa: 27

3-4 Necip Fazıl KISAKÜREK / Gençliğe Hitabe

Orjinal Makale: http://www.adimlardergisi.com/barisin-ahengi-savasin-ritmi/

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*

*

Du kannst folgende HTML-Tags benutzen: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>