adimlar-basyücelik-devleti-yeni-dünya-düzeni-mirzabeyoglu

Başyücelik Devleti – Salih Mirzabeyoğlu (Yeni Dünya Düzeni)

DEVLET ŞEKİLLERİ AHALİNİN ÖZELLİĞİNE NİSBETLE

“Millet”in tarifinin, din birliği, kültür birliği, dil birliği, ırk birliği ve coğrafya birliği gibi geniş bir yelpazede ele alınabilmesi ve bakış açılarına göre değişebilmesi bakımından, “ahali” kavramını tercih ettik. “Devlet Şekilleri” mevzuunda ilk ayırım, devlete vücut veren bu esasa nisbetle ve “mütecanis” ve “gayr-ı mütecanis” olarak ikiye ayrılır.

Mütecânis: Bir cinsten olan. Diğerleriyle aynı cinsten olan… Kolayca “aynı cinsten olan”dan kasdın, yukarıda sözkonusu ettiğimiz unsurlara nisbetle değişik anlamlara gelebileceğini anlıyoruz; bu bakımdan biz, “mütecanis ahali” derken, “karşılıklı etkileşim”in kendini kendinden olmayanlardan ayıran hususiyetleriyle teşekkül etmiş “toplum” tarifini kastediyoruz.

Devlet şekillerinin “ahali”sine nazaran “mütecanis” ve “gayr-ı mütecanis” şeklindeki ayırımı, özellikle “Devletlerarası Hukuk” bakımından mühimdir. Bu mesele, “Devletler Hukuku” bakımından sadece nazariyeye dair bir husus olmanın ötesinde, bugün doğrudan doğruya hukukî müeyyideler hâlinde pratikte kendini gšsteren bir dava ile de ilgilidir ki, şu:
-”Gayr-ı mütecanis bir devlet üzerinde denetim zorunluluğu vardır!”

KURULUŞLARINA GÖRE

Devletlerin bünyeleri ve kuruluşları birbirinin aynı değildir; ülkenin fizik şartları ve tarihî olaylar, devletlerin kuruluşları üzerinde rol oynar. İşte bu sebeple bünyeleri gözönüne alınmak bakımından devletler, “basit devletler” ve “birlik hâlindeki devletler-birleşik devletler” şeklinde iki kısma ayrılır.

Birinci grubu teşkil eden “basit-üniter” devletlerde, mahalli işlerin yürütülmesi genellikle tâli (ikinci derece ve meselâ belediye teşkilâtlarına) bırakılmıştır. Kamu düzenini doğrudan doğruya ilgilendiren mevzular merkezde toplanmış olup, tek bir otorite tarafından yürütülürler. Şüphesiz “basit-üniter” devletler, mütecanis ve gayr-ı mütecanis olabilecekleri gibi, mahalli idarelere tanıdıkları yetkilerin az veya çok olması bakımından da birbirlerinden farklı olabilirler.

İkinci gruba giren devletler, kendilerini teşkil eden kompozisyon özelliklerine göre “birlik” veya “topluluk” hâlinde, “birleşik” devletlerdir. Bir kısım hukukçuların tarifine nazaran, bu gruba giren devletlere, “devletler devleti” adı verilmektedir… Bunları iki kısımda ele almak mümkündür:
-”Birlik hâlinde vücut bulmuş devletler ve toplanmış devletler.”
Birlik hâlinde vücut bulmuş devletler, “şahsî birlik” ve “gerçek birlik” olarak ikiye ayrılır… Aynı şekilde “toplanmış devletler” de, “konfederasyon” ve “federal devletler” olarak ikiye ayrılır.

“Şahsî birlik”ler, iki ayrı devlet olduğu hâlde sadece devlet başkanının şahsında birleşmelerdir; başka bir ifâde ile, bu nevî birleşmeleri vücuda getiren bağ, devletler hukukundan değil, devletlerin kendi dahilî özelliklerinden ve kanunlarından doğar. Tarihte gördüğümüz, hükümdarlar arasındaki veraset, evlenme ve bağışlamalar şeklindeki ilişkilerle ortaya çıkan bu birlikte, birliğe dahil olan devlet, devletler arası şahsiyetini muhafaza eder; meselâ birisi mutlakiyet ve diğeri de meşrutî rejime sahip iki ayrı hükümet şeklinde, rejim ayrılığı da gösterebilir. “Şahsî birlik” adı verilen bu nevî devletlerin en büyük özelliği, bunların arızî ve geçici oluşlarında ve her devletin hakimiyet ve iktidar hakkının saklı ve tam kalmasındadır.

“Gerçek birlikler”e gelince… Birliğe giren bir kısım devletler, sadece hükümdarın kişiliğinde birleşmekle yetinmeyerek, birbirleriyle hukukî esaslara dayanan bir birlik vücuda getirmişlerdir. Bu birlik devletleri, iç örgüt, kanunlar ve idare hususunda serbest olmakla birlikte, dış işlerde ve memleketi savunma hususlarında aynı esasa bağlı birliklerdir. Birliği teşkil eden devletlerin her birinin kendine has kanunları, kanun yapan meclisleri, bakanlar kurulu, ayrı bayrakları ve resmî dilleri vardır; ancak, dış ilişkiler tek elde birleştirilmiştir. Birliği teşkil eden devletlerin idare şekilleri başka başka olsa da, birlik dışındaki devletler gözünde birbirinden ayrı devletler mevcut değildir. Burada dikkat edilmesi gereken husus şudur ki, gerçek birlik tek bir devlet vücuda getirmez; sözkonusu olan, iki veya daha fazla “hâkim-müstâkil” devletin birleşmesidir, ortaklığıdır. Uygulamada, her ikisi de tek bir Milletlerarası şahsiyeti teşkil ederler ve bunun sonucu olarak da, kendi başlarına, savaş ve barışa karar veremezler. Elçilikleri ve konsoloslukları ortaktır. Siyasî anlaşmalar ancak birlik tarafından aktolunabilir. Yabancı devletlere karşı sorumluluk birliğe racidir. Gerçek birlikte bağ kuvvetli olduğu nisbette, şahsî birliğin tersine, hükümdarın düşürülmesi veya değiştirilmesi ile birlik ortadan kalkmaz.

Birleşik devletlerin ikinci kısmını, “toplanmış devletler” teşkil eder ki, bunlar, konfederasyon hâlindeki devletler ve federal devletlerdir.

“Konfederasyon”, bağımsız devletlerin kişiliklerini muhafaza ederek ortak ve sınırlı bir amacı sağlamak için vücuda getirdikleri birliklerdir. Meydana gelen konfederasyonlar, devletin ihtiyacını tam anlamıyla tatmin edememiş örnekler hâlinde tarihe karışmış, kaybolmuşlardır… Bu hususa nazaran bir takım hukukçular, konfederasyonun bir devlet olmayıp, bağımsız devletler arasında sadece bir hukukî ilişki olduğunu iddia ederek, ahalisi ve ülkesi olmadığı için, devlet niteliğini haiz olmadığını, oysa üye devletlerin hem milletlerarası şahsiyetinin mevcut olduğunu ve hem de devlet niteliğini haiz bulunduğunu ileri sürmüşlerdir… Konfederasyonda maksadın sınırlı oluşu, onu teşkil eden devletlerin şahsiyetini saklı tutar. Tarihte devletler, genellikle bağımsız varlıklarını saklı tutmak suretiyle, bu şekli tercih ederek birlikler vücuda getirmişlerdir… Konfederasyonun başlıca organı, “kongre” veya “diyet meclisi”dir ki, aldığı kararlar kanundan çok bir andlaşma mahiyetini haizdir. Konfederasyonun ne uyruğu, ne ülkesi ve ne de üye devletler üzerinde bir hükümeti vardır. Hukukî olmaktan çok siyasî bir birleşmeyi gösteren bu durumu, ittifaka benzetmek yerinde olur. Ancak konfederasyonda, ittifakta mevcut olmayan ve genellikle “diyet” ve “kongre” adı verilen kuruluşların mevcut olduğunu hatırdan çıkarmamak gerekir.

Toplanmış devletlerin ikinci şeklini, “federal devletler” teşkil eder. Bu şekil, birçok devletlerin birleşmesinden vücut bulur ve onu meydana getiren devletler, onun hükümetine de katılırlar… Ortak anayasaları da vardır… Üye devletlerin özerkliği, tek merkezden yönetimdeki vilâyetlerin haiz olduğu yetkilerden çok daha fazla ve üstündür… “Konfederasyon”un, devletlerin bir çeşit topluluğu ve bir çeşit ittifakı olmasına karşılık, federal devlet, bizatihi bir devlettir. Konfederasyonun dayanağı andlaşmalardır; federal devletin ise, anayasasıdır. Başka bir ifâdeyle konfederasyon, devletler hukuku kuruluşudur. Federal devlet ise, Esas Teşkilât Hukuku’nun eseridir. Konfederasyonda üye devletlerin milletlerarası şahsiyeti saklıdır; oysa federasyonda bu şahsiyet, sadece federal devletin kendisindedir ve üye devletlerin devlet ünvanı kalmakta ise de, dışa karşı müstakil bir hâkimiyeti temsil edemezler. Konfederasyonda içte iktidarı icra edecek bir örgüt mevcut değildir; federal devlette ise, anayasa ve hükümet birdir… En nihayet: Federal devlette tek bir uyrukluk vardır ve bütün üye devletlerin vatandaşları aynı tâbiiyeti haizdirler.

HÜKÜMRANLIKLARINA GÖRE

Devletleri hükümranlıklarına göre, “bağımsız devletler” ve “yarı bağımsız devletler” şeklinde iki kısma ayırabiliriz.

Bağımsız devletler… Bunlar, dış ve iç hükümranlıkları tam olan devletlerdir. Hükümranlık haklarını serbestçe, hiç bir kayıt ve şarta tâbi olmaksızın kullanırlar. Hakimiyet ve iktidarın iç ve dış kamu hukukunun objektif kurallarına nisbetle sınırlanması vesaire gibi hususlar bir yana, işin aslı şudur ki, görünüşte bağımsız nice devlet vardır ki, bu sadece lâftan ibarettir; bu meseleye nazaran bağımsızlık, gerçekte hükümranlık gücünün müşahhas görüntüsü nisbetincedir ve gerisi palavradan ibarettir.

Yarı bağımsız devletler… Hükümranlığın ayrıcalık ve yetkilerini tam olarak haiz olmayan devletler, bu kısımdadır. Bunlar genellikle, haricî bakımdan hükümranlığını tamamen veya kısmen kaybeden veya kazanamamış bulunan devletlerdir… Bunları da üç şekil etrafında toplamak mümkündür:
a) Bazı devletler, bir andlaşma ile kendisinden daha kuvvetli bir devletin himayesi altına sokulmuştur. Şüphesiz himaye karşılıklı olarak her iki devlete de haklar ve vecibeler yüklerse de, aralarında hukukî bir eşitlik asla sözkonusu olamaz. Koruyucu devlet, milletlerarası ilişkilerde her zaman korunan devletten daha üstün bir mevkiye sahiptir… Bu şekil, gerçekte emperyalist ve sömürgeci bir siyasetin meşru gösterilmesi için ileri sürülen bir açıklama tarzından başka birşey değildir; zira uygulama bize göstermiştir ki, daha yüksek bir medeniyete sahip olduğu için, kültür seviyesi daha aşağı olan bir devleti himayesi altına almış bulunan devletler, daima bu şekli kendi emelleri için bir araç olarak kullanmışlardır. (Biz aslında “yüksek kültür” veya “alçak kültür” ifâdeleri ile bu mevzuun halledilemeyeceğini, ancak bir ifâde kolaylığı bakımından güçlüye “yüksek kültür” ve zayıfa “aşağı kültür” deyiverme basit anlatımını seçtik.) Himaye altında bulunan devlet, kendisine has anayasası ve ana örgütü ile bir devlet olmasına rağmen, tam anlamıyla hükümranlık hakkını kullanabilmek imkânını haiz değildir.
b) Bazı devletler de, daha önce tâbi oldukları devletten ayrılmışlardır, fakat ona karşı olan bağlılıkları hâlen devam edegelmiştir; işte bu devletlere “tâbi devletler” adını veriyoruz. Tâbi devleti, milletlerarası ilişkilerde, tâbi olunan devlet temsil eder. Himaye altındaki devletlere nazaran, tâbi devletlerin hükümranlığı daha çok sınırlamaya maruzdur ve dış hükümranlıkları sözkonusu değildir.
c) Manda idaresi… Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra ortaya çıkan bir devlet şeklidir. “Milletler Cemiyeti” namına ifâ edilmek ve Milletler Cemiyeti’nin kontroluna tâbi olmak şartı ile, adı geçen kuruluş tarafından belli bir devlete ve belli fonksiyonların ifâsı maksadıyla, belli milletler ve devletler hakkında kullanılmak üzere, “verilmiş olan yetki” demektir… Bunu, özel hukuktaki vesayete benzetmek mümkündür; “milletlerarası bir vesayet müessesesidir” diyebiliriz. Himayeden farklı tarafları vardır; himayenin bir andlaşmaya dayanmasına mukabil, manda yetkisi onu kullanan devlet için bir görevdir… Aslında manda idaresi de, niteliği itibarıyla Avrupa’nın sömürgeci ve emperyalist siyasetini meşru gösteren bir açıklama tarzından başka anlam taşımaz. Mamafih, aczi dolayısıyla iktidardan düşen “Milletler Cemiyeti” yerini, “Birleşmiş Milletler” örgütüne bıraktığı gibi, manda rejimi de onunla beraber tarihe karışmış ve San Francisco’da imzalanmış bulunan 26 Haziran 1945 tarihli “Birleşmiş Milletler Anayasası” ile eski manda rejimine pek az da olsa benzerliği olan -fakat ondan daha geniş haklar tanıyıcı-, “milletlerarası vesayet rejimi” kurulmuştur.

İKTİDARIN KAYNAĞI BAKIMINDAN

Devlet şekilleri bahsi içinde “iktidarın kaynağı” bakımından devletleri tasnif ettiğimizde, beylik bir ayırımla birinci grubu “monarşik devletler”, ikinci grubu ise “cumhuriyet idareleri” teşkil eder.

“Monarşik devlet” şeklinde iktidarın kaynağı ve sahibi tek bir kişidir; iktidar kayd-ı hayat şartı ile hükümdara aittir ve onun iradesi iktidarın yegâne kaynağıdır.

Monarşi’nin tarihte çeşitli tipleri vardır; bazı monarşi idarelerinde hükümdar bir ilâh veya Allah’ın bir temsilcisi olarak kabul edilmekte idi ki, bu “Teokratik Monarşi” tipidir… Osmanlı sultanlarının Allah’ın yeryüzündeki gölgesi sayılmaları ve Allah Resûlü’nün halifesi olmaları da -ki bu hususların üzerinde sonra duracağız-, aynı “teokratik monarşi” anlayışının bir örneğidir.

Bazı monarşik hükümdarlıklarda ise, hükümdar, devletin sahibi ve malikidir. Ülke üzerinde hükümdarın bir mülkiyet hakkı ve ülkeye bağlı olmaları itibariyle de uyruklar üzerinde mutlak bir hükümranlık hakkı mevcuttur. Toprağın gerçek maliki hükümdardır. Bu tipe “Patrimonyal monarşi” adı da verilmektedir ki, şark monarşilerinde, Roma ümparatorluğu’nun son zamanlarında ve bazı farklarla orta çağda görülmüştür. Hükümdar, bu tipte, bir devlet organı değildir; zira henüz bağımsız ve yeterli bir hukukî varlığa sahip değildir.

Üçüncü bir tip monarşi ise, hükümdar devlet realitesinin dışında ve üstünde olmayıp, o realitenin bir unsuru ve bir organıdır. “Mutlak monarşi”leri ve “meşruti monarşi”leri bu meyanda belirtmek gerekir.

Hükümdarın tahtına -yani mevkiine- geçiş tarzı ve yetkilerinin genişliği meselesi gözönüne alınmak suretiyle, monarşik devletleri çeşitli tiplere ayırmak mümkündür:
a) “Seçimli monarşi”… Bu tarz rejime malik olan devletlerde, adından anlaşılacağı üzere hükümdar halk tarafından seçilir; ancak cumhuriyetten farklı olarak hükümdarın hükümranlık hakkı kendisine has bir hak sayılır ve belli bir süre için değil, kayd-ı hayat şartı ile mevkie gelir ve seçimli monarşiler genellikle, sonradan irsî monarşiye dönüşür. Bu tarza misâl, Belçika, Romanya, Bulgaristan ve Lehistan tarihlerinde birçok örnekler bulunabilir… Monarşik devlet şeklinin normal ve alışılmış olan nev’i, “irsî monarşi”lerdir. Bu tarz monarşilerde, hükümdar olacak kimse, bir hanedana mensup olmak ve veraset sırasında belli bir makamı işgal etmek şartı ile hükümranlık makamına geçer.
b) Hükümdarın yetkilerinin kapsam ve sınırı göz önünde bulundurulduğu takdirde de, monarşik devletleri mutlak ve meşruti monarşiler olmak üzere iki kısıma ayırmak mümkündür:
Mutlak monarşi… Bu şekilde, hükümdarın hükümranlık hakları kanunlarla bir sınırlamaya tâbi tutulmamıştır. Hükümdar, birinci derecede ve aslî bir organdır. Bu tarz idareyi kabul etmiş devletlerde bizim bugün anladığımız mânâ ve şekilde, hükümdarı bağlayacak bir Anayasa mevcut değildir. Bazı ahvalde, hükümdara uygulanabilecek müeyyide sadece dinî ve vicdanîdir; ancak, hükümdarın bazı teamüllere riayet etmesi dolayısiyle despotizmden ayrılır… Meselâ Fransa’da, mutlakiyet Krallığın temel kanunları denilen bir takım teamül kuralları mevcut idi. Klâsik şemalar içinde değerlendirilemez olan Osmanlı Devletinde de, yerleşmiş ana kurallar vardı ve gerileme devrinde bunlara riayetsizlikle bilinen neticelere yol alınmıştır.
Meşruti monarşi… Bu devlet şeklinde, hükümdarın hakları kanunlarla sınırlamaya tâbi tutulmuştur. Devletin, millet ve onu temsil eden meclis gibi birinci derecede hükümdarın üstünde organları vardır; kısacası, hükümdarın hak ve yetkilerini kısıtlayan kamu hukuku kuralları ve müeyyideleri ve aynı zamanda bir anayasa, bu tarz rejimi kabul etmiş devletlerde mevcuttur. Bunun yanında, çağımızda, monarşiler, demokratik ve parlamenter sistemlere yer vermiş örnekleri de göstermektedir.

Hâkimiyetin kaynağı bakımından devletlerin sınıflandırılmasında ikinci grubu, “Cumhuriyet idareleri” teşkil eder. Burada hâkimiyetin sahibi birden çok kişilerdir. Bu rejimi kabul etmiş bulunan devletlerde, gerçek kişi yerine, kurullar ve tüzel kişiler birinci derecededir. Bu birinci derecedeki organın mahiyetine göre Cumhuriyetler de, “aristokratik” ve “demokratik” olmak üzere iki kısma ayrılmaktadır.

“Aristokratik devlet”te, belli bir sınıf, doğuş, yaş, bilgi, servet, sınaî veya ticarî meslek gibi bazı sebeplerle, hakimiyeti elinde bulundurur. Bu imtiyazlı sınıf, devletin birinci derecede organıdır ve kanun yapma fonksiyonunu bu sınıf ifâ eder. Yürütme yetkisi, bir kişiye veya bir kurula bırakılmıştır; yalnız buradaki yürütme organının, hükümdar olmadığı açıktır… Hâkimiyetin-iktidarın kullanılış tarzı ne olursa olsun, aristokratik idarelerde hakimiyet hakkı tek kişiye âit olmayıp, birçok kişiden oluşan ve hukuken ayrıcalıkları olan bir sınıfa âittir.

Aristokratik idarenin aksine olarak, “demokratik rejim”i kabul etmiş devletlerde, aristokraside olduğu gibi iktidar-hâkimiyeti elinde tutan imtiyazlı bir zümre veya sınıf mevcut değildir. Onun yerini “ahali-millet” almıştır. Bu nev’i devlet şeklinde ahali, kanun yapma (yasama-teşri) ve yürütme (icrâ) fonksiyonunu ya bizzat ifâ eder veya bu fonksiyonların ifâsı bir kurula bırakılmıştır; birinci durumda “doğrudan demokrasi”, ikinci durumda ise “temsili demokrasi” sözkonusudur. Şüphesiz ki çağımızda “doğrudan demokrasi”, nüfus unsuru yüzünden pratikte mümkün değildir ve yoktur… Bu iki şekil arasında her ikisinin sakınca ve zorunluluklarını bağdaştırmaya çalışan ortaklama bir sistem olarak da “yarı doğrudan demokrasi” şeklini görüyoruz. Bu sistemde de halk, diğerlerinde olduğu gibi vekillerini seçer; fakat teşekkül edecek parlâmentonun, kanun yapma ve bazı belli hususlarda karar alabilme gibi önemli yetkileri kullanabilmesinde son sözü söyleme yetkisini halk kendisinde saklı tutmaktadır. Halk bu yetkisini “referandumlar”, “veto” ve “kanun teklif etme” yolları ile kullanır. Yarı doğrudan demokrasiyi uygulayan devletlere örnek olmak üzere, İsviçre ve Amerika Birleşik Devletlerini göstermemiz mümkündür.

Salih Mirzabeyoğlu
Eser: Başyücelik Devleti “Yeni Dünya Düzeni”

 

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*

*

Du kannst folgende HTML-Tags benutzen: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>