bir-seminerden-notlar-ve-intibalar

BİR SEMİNERDEN NOTLAR VE İNTİBALAR – A. Bâki Aytemiz

İbda’nın doğum tarihi olan 1 Ağustos’u kutlama ve idrak etmeye çalışma anlayışı çerçevesinde tertip ettiğimiz bir dizi faaliyetin bir parçası olarak daha önceden ilân edildiği üzere, Erzurum Atatürk Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümü’nden Nadir Duru, Adımlar Maraş büromuzda Sanat ve Sanat Tarihi üzerine bir seminer verirken, öncelikle kendisine ve bu semineri hazırlamasında  yardımcı olan hocalarına teşekkür ederiz.

Daha çok sohbet havasında geçen seminerde, önce biz sorduk:

-“Sanat nedir?”

-“Üstad, “sanat Allah’ı aramaktır!” diyor ya!” diye latifeli bir cevap aldık…

Peki, sanatı nasıl anlayacağız ve ele alacağız?

Yani Allah’ı hangi aletlerle, vasıtalarla ararsak sanat oluyor?

Aslında alet ve vasıta değişmiyor; alet ve vasıtayı günlük alelade işlerin ötesinde, öz ilimlerinin müntehasında “aşkın-müteal” bir hedefe bağlı olarak kullandığımız ve bunu da günlük ve alelade ifade biçimleri dışında gerçekleştirdiğimiz zaman sanat doğmuş oluyor diyebiliriz.

Hellenistik dönemde, yani şu meşhur Yunan medeniyeti döneminde, Batı adamı sanatı 6 kısma ayırmış:

1-Resim ve heykel

2-Mimari

3-Dans

4-Şiir

5-Tiyatro

6-Müzik

(Sonradan keşfedilen sinema için 7. Sanat tabiri kullanılıyor. Tabi kimileri de sinemanın sanat olduğuna itiraz ediyor. Bu tartışmalara girmiyoruz.)

Sonra, bu sanatları kendi aralarında da kümelemişler:

Plastik-Görsel sanatlar…

Fonetik-İşitsel sanatlar…

Ritmik-Dramatik sanatlar…

Sanat Tarihi’nin Arkeoloji’den farkı… Sanat Tarihi, sanat eseri olarak ele alınabilecek şeyleri incelerken, Arkeoloji, insan elinden çıkma bütün nesneleri kendisine konu alıyor. Arkeoloji’nin çalışma sahası tarih öncesi dönemler…

Batı’da sanat, Hellenistik Dönemin ardından İtalya’da Medici ailesinin himayesi ile Rönesans döneminde yeniden şahlanışa geçiyor.

Sanat pahalı bir iş… Sanatın inkişafı için sanatçının himaye edilmesi gerekmekte. İşte Medici ailesi, sanata verdikleri destekle, bu yolda sarf ettikleri büyük paralarla Rönesans’ın yaşanmasına büyük tesir ediyor. Bu günkü Batı medeniyeti ve Batı hâkimiyeti de bu şahlanışın üzerinde yükselmiş oldu.

Türkiye’de sanat tarihi eğitimini başlatan kişi 1943’te İstanbul Üniversitesi’nde Oktay Aslanapa olurken, bunun gelişimindeki temel katkılardan birini Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Akademisinin kuruluşundaki emeğiyle Semavi Eyice yapıyor.

Tam bu noktada Üstad Necip Fazıl’ın, İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi Yüksek Mimari kısmında hocalığa başladığında, ilk dersinde talebelere;

“Siz mimar olacaksınız; yani fikri taşa nakşetme, şekil ve hacim nisbetleri içinde yuğurma sanatı… Bence (plâstik) sanatların en güzeli… o halde bu sahada fikir sahibi olmanız için, derinliğine, içtimaî, ruhî ve daha nice şubeleri kaplayıcı bir irfanınız olmak lâzım… İşte bu gözle sizi, Tanzimattan beri gelen sahte inkılâplarımızın doğrudan doğruya mimarî plânında çizgileşen mânasını okumaya davet ediyorum. Eski şahsiyetli, içine kapanık Topkapı Sarayına bitiştirdikleri (Barok) ve (Rokoko), kantocu donu gibi dantelâlı Mecidiye Kasrı arasındaki fark… Bu kıyaslamayı size tahrir vazifesi olarak veriyorum… Bir hafta sonra isterim.” (*) şeklindeki hitabı aklımıza geldi…

Taş, fikrin elinde şekilleniyor…

Osmanlı’nın ilk cami eserlerinden olan Söğüt’teki Ertuğrul Gazi Mescidi’ne göz attığımızda, ondaki sadelik ve basitliğin yanında taşın bize şunları fısıldadığına şahit oluyoruz:

– “Ben beni yapan devletin bir örneğiyim ki o devlet, evet daha bir imparatorluk değil, küçük bir devletçiktir. Bendeki basitlik ve fonksiyonellik, beni inşa ettirenlerin murat ve ruhiyatların apaçık ele vermektedir. Gösterişi, olmadığı mânânın sahibi görünmeye bayılan bir taklitçiliği reddeden bir anlayış. Gayet samimi ve mütevazı ki işte bu ruh, yıllar sonra Süleymaniyelere, Selimiyelere vücut verecektir ve bu ruhu kaybetmeye başladığımız andan itibaren de yukarıda Üstad’ın ifade ettiği gibi önce bir Batı taklitçiliği başlayacak, Batı’nın Barok ve Rokoko mimarileri taklit edilmeye başlanacaktır. İçinde bulunduğumuz bu son devre içinde ise, güya öze dönüş adı altında, daha doğrusu öze dönüş hamlesini başlatanların taklidi ve istismarı gündeme gelecek ve böylece Osmanlı ve Selçuklu’nun en ihtişamlı devirlerinde diktikleri anıtların benzeri dikilmeye, o anıtlar taklit edilmeye başlanacak. Taklitçiliğin bu hali, olmadığı mânâların sahibi imiş gibi davranma budalalığı hiçbir devirde bu kadar gemiyi azıya almış değildi.”

İşte bunlara remz olacak iki örnek: Çamlıca’ya dikilen Osmanlı taklidi cami ve Beştepe’ye dikilen Selçuklu taklidi saray…

Osmanlı Selçuklu’ya nisbet içerisinde Ertuğrul Gazi mescidini bu kadar mütevazı değil de ihtişamlı yapmaya, “Selçuklu’nun devamıyım!” diye Selçuklu eserlerinin en ihtişamlılarını taklit etmeye kalkamaz mıydı?

Ama Osmanlı daha imparatorluk çapında değildi ve o çapta eser için daha çok erken. Şahsiyet olmak bunu gerektirir. Kendini bilmeyi, haddini bilmeyi ve o had içinde davranmayı.

Bu bir mâlediş davasıdır.

Ki, işte güya Osmanlı eserine sahip çıkıyoruz diyerek Taksim’de yeniden yapmayı plânladıkları Topçu kışlası da Osmanlı’nın son döneminde inşa edilmiş piç bir baroktan başka bir şey olmayıp, Osmanlı’yı değil, Osmanlı ruhuna ihaneti temsil eden sıradan yapılardan bir tanesidir.

Bugün güya tarihe sahip çıkıyoruz adı altında yapılan restorasyon çalışmalarından çoğunda tarihin ırzına geçildiğine şahit oluyoruz. Bu çalışmalarda hazine arayıcılığı yapıldığına dair o kadar çok şayialar yayılıyor ki, hangisini dile getirsek bilemiyoruz. Yalnız kesin olan bir şey var ki o da Maraş Ulu Cami’nin restorasyonu adı altında yapılan cinayet o kadar büyük bir facia ki… Ahşap çatıdaki aşı–kök boya ile süslenmiş ve bir eşi daha bulunmayan o yüzlerce yıllık kalaslar, manivelalarla kanırtıla kanırtıla çivi yerlerinden parçalanarak söküldükten sonra yerlerine çiğ tahtalar dizildi…

Tarihe karşı yapılan cinayetler saymakla bitmez ama aklıma gelmişken ifade etmekten kaçamayacağım biri de Sultanahmet’teki Osmanlı Arşivleri’nin, güya daha elverişli bir bina yaptık denilerek Haliç’in kıyısında Sütlüce’ye taşınması oldu. Malûm, orayı da su bastı. Müstakbel bir İstanbul depreminde bu arşivlere ne olacağı ise tamamen meçhul… Eski bina ise turistik otel yapılarak tam da AKP zihniyetine münasip bir biçimde ranta çevrilmiş olundu.

Nerede Sultanahmet At Meydanı’na kondurulan Alman Çeşmesi karşısında, “Bu çirkin şeyi burada istemiyoruz!” diye protesto gösterisi yapan devrin ehli zevk mimarları ve nerede ülkeyi TOKİ rezaleti ile donatan bu günkü zevksizlik, hissizlik, şahsiyetsizlik, taklitçilik ve olmadığına yelteniş ve sonradan görmelik…

Kendi rönesansımızı arıyoruz.

Hiç değilse meseleleri, başlıklar halinde olsa dahi öğrenme ve bilme mecburiyet ve mesuliyeti altındayız.

İBDA’nın bize aşıladığı bu ruhla mesele konuşmaya, nelerin mesele olması gerektiğini konuşmaya devam…

 (*)Büyük Doğu’nun Ruhu – Necip Fazıl Kısakürek, Duran Boz, Hangar Kitap, s: 86.

A. Bâki Aytemiz

 

Orjinal Makale: http://www.adimlardergisi.com/bir-seminerden-notlar-ve-intibalar/

 

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*

*

Du kannst folgende HTML-Tags benutzen: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>