bir-varolus-cabasi-5-bolum

BİR VAROLUŞ ÇABASI (5. Bölüm) – Emel ZOR

Yazarımız Emel Zor’un kaleme aldığı ve yedi bölüm olarak tefrika etmekte olduğumuz hikâyenin beşinci bölümü:

 

BİR VAROLUŞ ÇABASI

(5. Bölüm)

Emel ZOR

Ve arkadaşının yüzüne bakıp, bir yudum su aldıktan sonra, Gülşah anlatmaya devam ediyordu:

– Bağlanma duygusunda da, sanki aynı durum söz konusu. Nasıl ki, ilk başta çevremizi seçme hakkına sahip değilsek, bağlandığımız insanları da seçme hakkına sahip değiliz. Bununla birlikte, hayata dair hiçbir tecrübemiz olmamasına rağmen bu duygu taa en başından beri bizde var olan bir şey. Doğuştan bize verilmiş bir duygu bu. En azından, yeni dünyaya gelen bir çocuğun, ilk başlarda, annesinin dışında bir başka kadını emmediğine bir çok kez şahit olmuş birisi olarak bende uyanan his ve düşünce bu doğrultuda… Daha sonraları -belki de- edindiği tecrübeler ve oluşan güven duygusuyla bir sütanne kabulüne doğru gidebilir bu durum.

Yine anne ve babamıza ve daha çok da evlatlarımıza duyduğumuz bağlılık da buna örnek teşkil edebilir. Onlara ne kadar kızsak, hâl-hareket ve davranışlarını ne kadar tasvip etmesek de -hatta ve hatta daha da uç bir örnek olsun-, ne kadar nefret etsek de, onlarla aramızdaki “ruhî” bağı tam olarak koparmak bir türlü elimizden gelmez.

Bununla birlikte, Kumandan Mirzabeyoğlu’nun “şahsiyet” olma sürecinde işaretlediği üzere, bağlandığımız insanlar çoğu zaman, duygu ve düşüncelerimizde birlikteliği yakaladığımız, ortak inanç ve değer yargılarımızla eylemlerde bulunduğumuz ve yine şahsiyetimizle örtüşen kişilerdir.  Evet, işte burada hayat tecrübelerimiz devreye girmektedir. Fakat hiçbir sebep yokken, ya da en azından şu saydıklarım gibi ortada bariz bir neden yokken, “bağ” oluşumu veya “bağlanma” hissi yaşıyorsak, işte bu tecrübeye dair bir şey değildir ve verdiğim “bebek”  ya da “anne-baba-evlat” örneğindeki gibi bir durum söz konusudur. Bu da ne kadar doğrudur bilemiyorum ama bana bu duygunun doğuştan var olduğunun ispatı gibi görünüyor.

– “Öyleyse konuşmamızı biraz geriye sararsak, “Kâlû Belâ”da ruhların tanışması ve buna bağlı olarak da hiç tanımadığımız bir insana karşı duyduğumuz yakınlık, sevgi, bağlanma ve bütün bu duygulardan bağımsız olmayan saygı duyma hissi, tamamen “ruhî.” diye ekledi Özlem.

Gülşah:

– Mevzu mevzuyu açıyor ama konuşmamızda “şahsiyet” vurgusunu yaptıktan sonra değinmeden geçemeyeceğim, bir hususu daha eklemek zaruret halini aldı.

Biliyorsun, “şahsiyet” olma, “acı çekme” süreciyle doğrudan alâkalı;  ve “hürriyet” bahsiyle de iç içe… Hürriyeti, tercih yapabilme iradesi olarak alırsak; kişi yaptığı tercihlerin müspet veya menfi neticelerini de üstlenmek zorunda. (Buradaki zorunluluk da, yine, doğrudan hürriyet ile alakalı.)

Bizlerse, hür bir çabayla, bağlı olduğumuz ahlâkî prensipleri ifa etmekle yükümlü olan “şahsiyetler” olmak zorundayız. Haliyle; “şahsiyet”“hürriyet”“zorunluluk”“ahlâk” bunların hepsi, iç içe geçmiş kavramlar olarak, insanın “Mutlak Fikir”e bağlı olması zaruretini ihtar eder.

Yani insan, “Mutlak Fikir”e bağlılıkta, kendini ifade etmek ve ona göre yaşamak için dünyaya geldi. Ölüm de bunun için.

– “Öyleyse sebebini bildiğimiz veya bilmediğimiz bağlılıkların ruhla ve “Mutlak Fikre” bağlılıkla doğrudan alakalı olduğu sonucunu çıkartabiliriz buradan; öyle değil mi?” diye sordu Özlem. Ve devam etti:

– Yine aynı şekilde; “Allah kâinatı bir aşk halinde halk etti” hakikatinden yola çıkarsak…

Gülşah:

– Aslında belki de aşık olduğumuz, sevdiğimiz, saygı ve yakınlık hissi duyduğumuz, bağlandığımız kişilerde kendimizden bir parça buluyoruzdur. Ve belki de onlara olan muhabbetimiz kendimize olan sevgimizdendir. Kendimize olan sevgimiz ise;  bilerek veya bilmeyerek “bütüne” olan hasretimizle birlikte “Mutlak Varlık”a ulaşma çabamızdandır.

Özlem:

– Tamam dostum. Dedi heyecanla; “tuhaf hisler” den birini çözdük gibi görünüyor.

Gülşah, mevzunun yakasını bırakmaya niyetli değildi. Bu defa bir başka kitabın sayfasını açtı:

– Mütefekkir Mirzabeyoğlu’ndan bir ekleme yapayım da tam olsun. Mirzabeyoğlu, “Ferdin Rolü” bahsi içerisinde “iradî karar verebilme ve hareket edebilme” meselesinden sonra şunları söyler:

“Bu mevzuda öncelikle söylenecek olan şey, kendi varlığımızı bilmemizdir; bu bilginin farkında olarak irademiz, temelde, varolmak istemekte ve yokluğa karşı çıkmaktadır. Mânâ olarak insanın kendine duyduğu sevgi bilgi edinmenin de sebebi…” (4)

“Bilginin (duygu ve düşüncenin) getirdiği diğer sevgiler, varlığımıza duyduğumuz sevgiyle ilgilidir.” (5)

Ayrıca; “Varolma isteğimizle ilgili hareketlerin, bizim kontrolümüzde ve kontrolümüz dışında olduğunu” belirtiyor.

Özlem:

– “Harika… Tamam öyleyse anlatmaya devam et.” dedi mutlulukla…

Gülşah:

– “Nerede kalmıştık?” diye sordu.

– “Yönetmen Selçuk’un, ipleri elinde tutmasında.” dedi Özlem gülümseyerek.

– Haa, evet hatırladım! Dediğim gibi, o günden sonra, Selçuk bende, çözemediğim bir düğüm veya bir bilmece gibi garip bir tutkuya dönüştü. Onu daha çok tanımalı ve çözmeliydim. Ama böyle anlık görmelerle bunu başarmanın imkânsız olacağının da farkındaydım. Önümde çözüm olarak tek bir yol vardı, o da; mutlaka İngilizce kursuna katılmam gerekliliğiydi…

Ama maalesef, kurs akşam saatlerindeydi ve çok geç vakitte bitiyordu. Bu durum ailem için haklı olarak bir problem olabilirdi. Yani anlayacağın, iznin çıkmama ihtimali çok yüksekti.

Birkaç gün gibi uzunca bir müddet sonra… (Gülme! O birkaç günü, sen bir de bana sor.)

Dedikten sonra anlatmaya devam etti:

– Evet; birkaç gün gibi uzunca bir müddet sonra; lehime olan bütün argümanlarla birlikte, babamın karşısına çıkma cesaretini nihayet gösterebildim. Babam İngilizce hocamızı tanır ve çok severdi. Üstelik evi de bizim eve fazla uzak sayılmazdı. Yine kursa giden birkaç arkadaşın evi de bize oldukça yakındı. Hem ücretsiz olarak kurs alacak ve İngilizcemi geliştirme fırsatı yakalayacaktım. Bunlar izin koparmak için hiç de yabana atılır cinsten sebepler değildi. Ama buna rağmen, bugünkü gibi hatırlıyorum, korku ve heyecandan sesim tir tir titriyordu.

Nihayet söyleyeceklerim bittikten sonra, konuşma sırası babama geldi. Ben uzuuuun bir konuşma beklerken babam yalnızca “olur” dedi. Şaşkınlıktan küçük dilimi yuttum ve çektiğim onca ızdıraptan sonra ne gariptir ki; “Ne yani bu kadar basit miydi?” hissini yaşadım. Bu kadar kolay olmamalıydı, günlerdir bu konuşma ve alacağım cevap için o kadar da kendimi hazırlamışken…Bu kadar kolay nasıl olabilirdi ki??? Sevinç, heyecan, şaşkınlık, rahatlama, kızgınlık pek çok duyguyu anda anda yaşadım. Başım döndü ve bu kadar duygu yoğunluğundan düşüp bayılacağım hissine kapıldım.

İşin zor tarafını halletmiştim. Şimdi sıra kurs gününü beklemeye gelmişti. Çok çekingen bir tarafım olduğu için, bir taraftan, nasıl bir ortamın içine düşeceğimi düşünmek, diğer taraftansa Selçuk’la ilk kez aynı mekânda bulunmak hayali beni hem korkutuyor hem de heyecanlandırıyordu. Yeni uçmaya çalışan yavru bir serçenin kanat çırpışları gibi, 15 yaşında bir genç kızın tazecik yüreğindeki “pırpırları” ve çırpınışları tahayyül edebiliyor musun?

– “Tabii şu anda doğrusunu istersen bu duygulardan oldukça uzağız.” dedi Özlem. En son Kumandanımız’ın tahliye haberinden sonra O’na kavuşmak için yaşadığımız heyecanı ve yine O’nu gördüğümüzde bahsettiğin “pırpırları” hissetmiştik. Belki de uzunca bir süreden sonra yaşanan bu mutlulukla bir kalbimiz olduğunu ve delicesine attığını görmüştük. İnsanın bazen insan olduğunu hatırlaması için ya çok büyük hüzünler ya da çok büyük mutluluklar yaşaması gerekir. Bizler hiçbir zaman kaybetmediğimiz umudumuzla birlikte, zaman zaman insan olmamız hasebiyle O’nu beklerken, sukutu hayaller, korkular, kaygılar, çaresizlikler, hüzünler yaşamış olsak da, bir kalbimiz olduğu ve attığı gerçeğini sanki tam olarak o gün anladık. O’NU DÜNYA GÖZÜYLE BİR KEZ DAHA GÖRDÜĞÜMÜZDE… Ve yaşamanın gayesinin ne olduğunu bir kez daha idrak ettiğimizde…

– “Müthiş bir gündü…” dedi Gülşah. Hani derler ya kelimeler kifayetsiz diye. Gerçekten öyle; yaşamak lâzım. Bu aşkı, maşukun hep yanı başındaymışçasına yaşamak ve hep aynı heyecanla dopdolu olmak gerekirken, halimize bir bak. Oysa büyükler, her an sevgiliyle beraber ve O’nun huzurunda olmanın verdiği hâl ile, yalnız olduklarında bile, bırak en ufak edep sınırlarını aşmayı, ayaklarını dahi uzatarak oturmamışlar. Nerde onlardaki aşk, incelik, edep, ölçüye riayet, nerde bizim hâlimiz…

– “Öyle tabii.” dedi Özlem.  İçi burkulmuştu.

(… Devam edecek.)

Orjinal Hikaye: http://www.adimlardergisi.com/bir-varolus-cabasi-5-bolum/

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*

*

Du kannst folgende HTML-Tags benutzen: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>