buyucu-tasinda-kaybolmus-sehir-hakan-yaman

“BÜYÜCÜ TASINDA KAYBOLMUŞ ŞEHİR” Hakan YAMAN

Birkaç gün evvel İstanbul’a bir ikindi vakti, tuhaf bir rüzgâr eşliğinde ansızın karanlık çöküyor ve gökten ceviz büyüklüğünde dolu yağmaya başlıyor.  Pek tabii olarak şehirde günlük hayat bir anda alt üst olur ve insanlar sığınacak yer bulmak için can havliyle koşturur.  Haberlerde izlediğimiz ve şahit olanların söylediklerinden çıkardığımız, din kitaplarında bahsedilen “gökten taş yağma” kıssalarını çağrıştırır bir durum. Dinler tarihi, ahlâksızlığın ve haksızlığın karşı konulamaz noktaya geldiği ve mazlumların direnme çarelerinin tükendiği yerde tabiat kuvvetlerini harekete geçiren “ilâhî kudretin” yerle bir ettiği antik kentlerin trajik hikâyeleriyle doludur. Bir inanmış için “göklerde ve yerde olan her şeyin” bir ibret mevzuu olduğunun altını çizerek, işin teolojik kısmını ehillerine bırakalım.

Medeniyetler tarihi aynı zamanda şehirlerin tarihidir. Her medeniyet, cazibesini şehirlere terennüm ettirir. Her fatih, kudretini “zor” ve “kimseye yâr olmaz” şehirlerin visaliyle sergiler. Öyle şehirler vardır ki, ülke ve medeniyetler için bir şehirden fazlasıdır. Dinlerin, milletlerin, çağların remzi olur. İstanbul bütün dünyada bunların en başında gelenler arasındadır. Onun taşlarına saklı sırlar dile gelse, kayda almak için kim bilir kaç gök kubbe kâğıt ve hangi deniz dolusu mürekkep bulmak icap edecek? Salih Mirzabeyoğlu’nun;

Şehir ince bir mânâ
Görünemez yozlarda
İstanbul ayrı fasıl
Tarih olmuş tozlarda

Diye hayıflanması, muhtemeldir ki, bu mânâlara kayıtsız kalınmasındandır. “Şehrin Ölümü” şiirinde kendi “ölümünü” seyreden de yine Mirzabeyoğlu’dur:

Ey gönlümün bedeni et ve kalıp
Ey ölümüne ölmeden acınan
Hani günler vardı hayâle dalıp
Senelerce sonrasına ağlanan

Tam bu noktada, Tilki Günlüğü’nün merkezî hükümlerinden birisi akla gelir: “Ben kimim?” diye sormak “ölüm nedir?” diye sormakla birdir… “Ben”… Bütün hayat, bu soruya cevap vermek üzere yaşadığımız hadiseler dizisinden ibaret!.. ” (S.Mirzabeyoğlu, Tilki Günlüğü, C:1, s.18)

Şehir” ve “ölüm” kelimelerinin bu temel etrafında iştikak alâkaları takip edilince zengin tedaîlerle yüzleşmek kaçınılmaz. Aynı şiirdeki;

Rüzgâr kaparcasına mendilimi
Büyücü tasında kaybolmuş şehir

Mısraları da, yine Tilki Günlüğü’ndeki “Eskişehir” tablosunun mânâ hizasına sıralanmış; “Büyü… Lisan… Tarih… “Ben”, nokta…” kelimelerini davet eder. (bkz: a.g.e. sayfa: 61) Bir başka çağrışım da, Necip Fazıl’ın Çile’sinden;

Büyücü, büyücü ne bana hıncın?
Bu kükürtlü duman, nedir inimde?

İşte, İstanbul birkaç gün evvel, aynı öyle, “bir büyücü tasına hapsolmuş” gibi, adeta “kükürtlü duman” içinde kalakalıyor. İnsanoğlunun bütün erişilmez hünerleri içinde acziyetini hissettiği ve “büyük hiçlikle” burun buruna geldiği tılsımlı dönemeç…

ÖRTÜN, EVET, EY ŞEHR

Görüntülerin bana ilk hatırlattıklarından birisi de Tevfik Fikret’in meşhur Sis şiiri oldu. İnsanoğlunun “ben kimim?” sorusuyla yüzleşirken, karşısına geçtiği ilk aynalardan birisi yaşadığı mekândır. Günahını, öfkesini, aşk ve sevincini ondan bilir, hıncını ona kusar. Baudelaire bir ömür kendi içindeki “Paris Sıkıntısı”yla boğuşmuştu. Fikret’in problemi, metafizik bir varoluş bunalımı değil, politikti. Esasen insana dair bütün meseleler aynı gerçekliğin farklı yansımaları olarak iç içe geçmiş halkalar mesabesinde olduğundan, bunlar sanıldığı kadar ayrı şeyler değildir.

İçinde yaşadığı topluma ve düzene olan hiddetini İstanbul’dan bilmiş, onun yok olmasıyla, “geri kalmamıza sebep” bildiği ne kadar saik varsa ortadan kalkacağı hissini yaşamıştır. Bir ihtilaç anında İstanbul’a lanet okuyan ve onun kalın bir sis perdesi altında bir daha hiç dirilmemek üzere yok olmasını dileyen:

Örtün, evet, ey hâile… Örtün, evet, ey şehr;
Örtün ve müebbed uyu, ey fâcire-i dehr
!..

Çığlığını atan Sis şairinin mazereti, riya ve entrikalarla dolu toplum düzenine, özü gidip kabuğu kalmış sahte ahlâka duyduğu öfkeydi. Bu hınç ki, şairi olmadık ifratlara sürükledi. Sağa bakıyor, sola bakıyor, pisliğe bulaşmadan yükselmenin yolu yok. Ağızlardan düşmeyen din, iman, mukaddesat kelimeleri sadece günahlarını saklamaya yarayan bir örtü… Ve lanet okuyor: “Örtün ey kanlı toprak, örtün ey zamanın kart fahişesi! Bu sis’in altında boğul. Örtün ve bir daha hiç uyanma!

Fikret’in lanetini besleyen bu gördükleridir. “Bin kocadan arda kalan el değmemiş bakire” diye alay ediyordu İstanbul’un şahsında o günün çürümüş cemiyetiyle. Bütün bunlar, İslâm ahlâk ve faziletini yitirmiş olmanın hazin neticesiyken; Fikret ise kabahati, özü gidip adı kalmış tertemiz kaynaktan bildi. Etrafındaki iki yüzlülük ve namussuzluklar onu ait olduğu toplumdan o kadar uzaklaştırmıştır ki, Yakup Kadri, “Gençlik ve Edebiyat Hatıraları” adlı eserinde 1915’te ölen şairin, işgal günlerini görseydi, Milli Mücadeleye destek vermek yerine, Amerikan mandacıları arasında yer alacağını düşünür.

Sanatçı, yaşadığı şehrin seslerini herkesten daha derin duyar, renk ve çizgiler ona farklı bir dekor içinde görünür. Bu duyarlılıktan olsa gerek, bazıları “mekânla” kavga ederken, kimi sanatçılar da bir sevgiliye bağlanır gibi tutulur yaşadıkları yere. Yahya Kemal’in İstanbul muhabbeti bu türdendir. Fikret’in bahsettiğimiz “laneti”, en güzel İstanbul şiirlerini yazan birkaç isimden birisi olan onu çok incitmiştir. Bu sebeptendir ki, Sis’e verilen en güzel cevap, Yahya Kemal’in seneler sonra yazdığı Siste Söyleyiş şiiri olmuştur:

Benzetmek olmasın sana dünyâda bir yeri,
Eylül sonunda böyledir İsviçre gölleri…

Bir devri lânetiyle boğan şairin Sis’i
Vicdan ve ruh elemlerinin en zehirlisi,

Hûlyama bir eza gibi aksetti bir daha;
– Örtün! Müebbeden uyu! Ey şehr! – O bedduâ…

Hâyır bu hâl uzun süremez, sen yakındasın;
Hâlâ dağılmayan bu sisin arkasındasın.

Güzel bir karşılıktır; ancak bu güzellik, çok eski bir yazımızda Yahya Kemal’e dair kondurduğumuz “Satıhta Çalkalanan Zerafet” terkibinden ileri gitmez. Fikret’i öfkelere gark eden hastalıklardan hiçbirisinin cevabı olmamıştır.

Burada “iyimserlik” ve “kötümserlik” olarak adlandırılabilecek iki farklı tavır var. Ama iş dönüp dolaşıyor ve “öfke” ile “sevgi”nin kaynağında düğümleniyor? Neye dair iyimsersin ve seni böyle öfkelendirip karamsar yapan ne? Bunun cevabı verilmeden, iki tavırdan birisini sahiplenmek de temelsiz olur. Meselâ Fikret’in Sis şiirinde yaşadığı öfkenin aynısını Necip Fazıl’da duymuş;

Geçenler geçti seni, uçtu pabucun dama,
Çatla Sodom-Gomore, patla Bizans ve Roma!

Demiştir. Ama aynı Necip Fazıl;

Ruhumu eritip de kalıpta dondurmuşlar;
Onu İstanbul diye toprağa kondurmuşlar.

Diyecek kadar da, Yahya Kemal’i kıskandıracak bir İstanbul sevdalısıdır.

Hangi İstanbul Sis’in altında boğulup ebediyen yok olsun ve hangi İstanbul “beyaz karanlık” içinden sıyrılıp doğsun? Bütün iş “Ben Kimim?” sorusunun cevabını bulmakta… İstanbul’da o cevabı arıyor. Bizden onu bulmamızı bekliyor.

Geçen gün, “büyücü tasında kaybolan şehir”den pencereme vuran birkaç ufak akis…

Hakan YAMAN
29 Temmuz 2017
ADIMLAR Dergisi

 

NOT: Yazının başlığı,  Salih Mirzabeyoğlu’nun bir mısraından alınmıştır. Bkz: Kayan Yıldız Sırrı, İbda Yayınları, 4.Basım, Eylül 1996, Sayfa: 64

Orjinal Makale: http://www.adimlardergisi.com/buyucu-tasinda-kaybolmus-sehir-hakan-yaman/

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*

*

Du kannst folgende HTML-Tags benutzen: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>