buyuk-devrim-mutlaka

“BÜYÜK DEVRİM MUTLAKA!” – A. Bâki Aytemiz

Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun 29 Kasım 2014 Cumartesi günü Haliç Kongre Merkezi’nde verdiği konferans, öncesi ve sonrasıyla “tarihî” olarak nitelemeye kelimenin tam anlamıyla lâyıktı.

Öncesinde, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Kumandan’la görüşmesi, ne konuşulduğundan öte, İBDA mücadelesinin muhataplık seviyesinin Cumhurbaşkanlığı makamı olduğunu göstermesi bakımından tarihî idi. Siyaset dilinden anlayanlar tasdik edecektir ki, böylesi görüşmeler az çok müsavi güçler ve onların temsilcileri arasında olur. Bir siyasî hareketin geldiği seviye, muhatap olunan makamın seviyesi ile ölçülür. İslâmcı mücadeleyi bu günlere getiren esas aksiyon mihrakı olarak İBDA’nın, doğrudan Cumhurbaşkanlığı makamı tarafından muhatap alınmak durumunda olması, İBDA fikir ve aksiyon mihrakının bu vasfının da itirafı mahiyetini haiz. Erdoğan bu görüşmeyi ne düşünceler içinde yaptı, gayesi ve muradı neydi bilemeyiz ama siyasi birer aktör olarak Mirzabeyoğlu ve Erdoğan’ın görüşmüş olması, siyasî tabloyu okumamıza fayda sağlayacaktır.

Konferans esnasında yaşananlara gelince, Türkiye’nin dört bir yanından akarak gelen gençliğin olağanüstü ilgi ve alâkası da yine kelimenin tam mânâsıyla tarihî demeye lâyık bir tablo idi. Salonu tıka basa dolduran, üst balkonundan taşıp artık aşağıya düşecek kadar yığılmayı görevlilerin engellemekte zorluk çektiği, bütün boşlukların dolduğu, salonun dışına kurulan ekranlar önünde dâhi yer kalmamasıya bir kalabalık. Yer olmadığı için ayrılıp giden binlerce kişi ise bu tabloya dâhil değil. Gençlik, çöl ortasında kalmışçasına kavrulan ruhundaki susuzluğunu hangi çeşmeden, hangi membadan giderebileceğinin şuurunda olarak akıp gelmişti. Mirzabeyoğlu’nun en küçük bir mimiğini kaçırmadan, en dikkatli süzgeçlerden geçirerek dinlediler ve Telegram saldırısı altında konuşan Kumandan’ın, Telegramcılar tarafından yoğunlaşan tacizleri ile bunaltılmaya çalışıldığı demlerde hemen devreye girerek alkışlarıyla, sloganlarıyla Kumandan’a destek oldular ki, bu da Telegramcılara çok ağır bir şamar oldu. Onlar, Kumandan’ı itibardan düşürmeyi hesaplarken, gençlik, Kumandan’ına sahip çıkarak Telegramcılar karşısında Kumandan’ın yanında tereddütsüzce dimdik durmasını bildi. Görüldü ki Telegramcılar saldırdıkça Kumandan’ın etrafındaki kenetlenme ve toplu refleks daha da artacaktır; kaybeden onlar oldu.

Gelelim konferansın sonrasına… Birçok kesimden çok farklı değerlendirmeler geldi ki bunların tamamı müsbet değerlendirmelerdi. Kumandan’ın konferansında verdiği mesajlara mutabık ve “birbirimizin gözünü çıkarmaya çalışmakla bir yere varılamayacağını” hissetmiş olarak, anlamaya ve anti-emperyalist mücadelede ittifak sağlayabilmeye dair kıymetli değerlendirmeler yapıldı. Bu çerçevede atılacak fiili adımlarla bu ittifakların müşahhas plânda pratize edilmesi görevi de bizlerin üzerine düşüyor. Örgütlü mücadeleyi daha da yükselterek bu görevi ifa edebilme yolunda daha bir azim ve kararlılıkla adımlar atmaya devam…

Peki Kumandan ne anlattı?

Kumandan’ın ne anlattığının kısa özetini aslında konferans sonrasını değerlendirdiğimiz paragrafta vermiş olduk. Açacak olursak, iki bölümden oluşan konferansın ilk bölümü, daha çok teorik meseleler etrafında şekillenirken, ikinci bölümün doğrudan doğruya pratikle alâkalı olduğunu müşahade ettik.

Konferansın ilk bölümünde, “sözün açığı ahmağa söylenir” hesabı Kumandan Mirzabeyoğlu herkese ve herkesime, özellikle biz “İbdacıyım!” diyenlere çok ciddi bir teorik çerçeve çizdi. Mutlak Fikrin Gerekliliği, bunun yokluğunda müesseseleşmenin oluşmaması, ahlâkın teşekkül edemeyişi, neticesinde ortaya çıkan buhran ve gençliğin bunu bir şekilde ortaya koyması karşısında da çare ve çözüm bulması gerekenlerin bundaki acziyetinin görünmesi… Ortada bütün bir fikir olmayışı, Mutlak olarak izahı yapılmış, izahı yapılamayanın da izahı yapılamaz şeklinde izahının yapılması gerektiğinin idrakı olmayınca, geriye basit itiş kakışlar ve günlük politik çekişmeler kalıyor oluşu Mirzabeyoğlu’nun özellikle dikkat çektiği baş mevzuuydu.

Batı tefekkürünü İslâm Tasavvufu önünde hesaba çeken mihrak şahsiyet olarak Mirzabeyoğlu, Bülent Ecevit örneğini vererek, Türk solunu kendisinin Ecevit’e bakarak değerlendirmediğini, Türkiye’deki solun da İslâm’ı değerlendirirken aynı inceliğe dikkat etmesi gerektiğini vurguladı.

Bizce Ecevit misali, teoriden pratiğe geçişte, teoriyi pratiğe aksettirmeden hem bir köprü, hem de Kumandan’ın yaptığı konuşmanın ikinci bölümündeki aksiyon mevzularının anlaşılması açısından bütün bir anahtar hüviyetindeydi. Yukarıda da ifade ettiğimiz üzere, Kumandan’ın üslubunun sözün açığını söylemek değil de daha çok, “kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla” şeklinde olduğu göz önünde tutulursa, Ecevit misalinin üzerinde özellikle durmamız gerekecek.

Ecevit, solun mücadelesini kendisine malederek iktidara gelmiştir.

İktidara gelirken de, “anahtarı çevirince kapı açılacaksa, zor kullanmanın ne gereği var!” diyerek, militan solu pasifize etmiştir.

İktidara geldikten sonra da yapacağı bir şey olmadığından dolayı da sol adına bir hüsrana yol açmıştır.

Bu çerçevede de Türkiye’de “sol” hareket, Ecevit’in şahsında kötü bir pozisyona düşmüştür.

(İşte bu noktada Kumandan Mirzabeyoğlu, sol siyasetlere, “ben sizleri Ecevit’in şahsında değerlendirmedim, sizden de aynı samimi yaklaşımı beklerim!” demiş olarak, kimleri ve nasıl muhatap almaları gerektiğinin işaretini ve mesele konuşmanın usulünün yolunu da göstermiş oldu.)

Tabiatıyla, bu misalde zaman ve şahıs değişiklikleriyle asıl ders alması gereken Müslümanlar olarak, İbdacılar olarak bizleriz.

Mirzabeyoğlu konuşmasının ikinci kısmında sadece sol hareketler değil, Ülkücü ve Kürt hareketler üzerinde de durdu ve onlara da oluş yolunun temel ve ilk basmağı mahiyeti olarak gerekli mesajları verdi.

İktidara verdiği mesaj yine apaçıktı, bir takım reel zorluklar, burada asıl yapılması gereken faaliyetlerin, o faaliyetleri yapanların yolunu açık bırakmaya mani olmamalı. Bu mani olmayış karşılığında da tabiatıyla da yağ çekilmesi beklenmemeli. “Mutlak” olana nisbetle söylenecek her söz, isterse iktidarın o anki reel politik duruşuna tamamen zıt olsun, iktidar bundan gocunmamalı. (Burada yine Ecevit misali hatırlanmalı.) “Samimiyet” başa alındığında görülecektir ki, bu yaklaşım, insan olma ve yaşama görevinin bir gereğidir. Yoksa öbür türlüsü basit politik itiş kakışlar. Kumandan Mirzabeyoğlu’nun seviyesi ise buna inmeye müsaade etmez. Bu noktada da bizlerin “düzenli ve örgütlü” olarak bu basit seviyenin gereğini yapma zaviyesindeki vazifemiz ortaya çıkıyor. İşte, salonu dolduran binlerce genç karşısındaki temel vazifemiz de bu noktada başlıyor: Onları örgütleyerek Büyük devrime yol almak: Devrim Mutlaka, Büyük Devrim Mutlaka!

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*

*

Du kannst folgende HTML-Tags benutzen: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>