Büyük Muztaribler 3 – Salih Mirzabeyoğlu

Büyük Muztaribler 3
“Düşünce Tarihine Bakış”

Große Agitateds - Philosophie der Geschichte 3 “Perspektive auf die Geschichte des denkens”
Great Agitateds – philosophy history 3 perspective on the history of thought
المتألم العظيم 3 “منظور في تاريخ الفكر”
Grands Agitateds - l’histoire de la philosophie 3 “point de vue sur l’histoire de la pensée”
Grandes Agitateds - historia filosofía 3punto de vista sobre la historia del pensamiento

 

Büyük Muztaribler 3 - kumandan

 

Takdim

İnsan aklı, bilgisinin bir türünde öyle sorular tarafından rahatsız edilir ki, bunları gözardı edemez, çünkü ona kendi tabiatı tarafından verilirler; ve yine de onları cevablayamaz, çünkü insan aklının bütün kabiliyetini aşarlar. İnsanda, kendini aşan birşey: Aşandayız, aşandanız!
l
Men: Ben. Anlamak için sormak. Vasıflandırmak. Bir kelimenin iki şeye delâlet etmesi hâli. Bir şeyi kolaylaştırma… Men’a: Ölüm haberi. Benlik. Sarp. Çetin. El erişmez, zabtı zor. Deniz. İlim.
l
Abdülhakim Arvâsî Hazretleri, “bir veli mevzuunu bulamaz ki, ben desin!” buyuruyor… Bu sözden mülhem, velinin “müteal-aşkın”da olduğunu söyleyebiliriz. Kelime ve kavramların, dilde kuru takırtılar olmaktan çıkıp da, duyudan akıla ve ruha serüveninde içi tecrübî olarak doldurulur keyfiyetler hâline gelişinde, ruha-şeriata âit üstünlüklerin akıl yoluyla anlaşılamayacağı da anlaşılır; aklın anlaması gereken budur… Duyularla algıladığımız dış âlem, duyuların akıl ve ruhla alâkası, bu çerçevede ideler ve tasavvurlar âlemi; ve nihayet “kalbin yolu İslâm”ın hakikatini gösterdiği “müteal-aşkın” emr âlemi… Halk âlemine nisbetle her türlü keyfiyetten münezzeh bu âlem, Allah’ın “Zât âlemi”ne nisbetle keyfiyet hâlindeki tecellilerine mevzu olur ki, sonsuz; ve Allah’ın bizzat bildirdiği üzere, ruh, O’nun emrindendir.
l
Ölmeden ölmek; ben’i öldürmek… “Herşey zıddıyla kaimdir” hakikati yanında İslâmî ölçüleri “pay alma” mânâsına içini kendimizde fikirle doldururken, daha doğrusu “dolduran doldurmuş” biz o neticelendirmelerin içini kendimizde fikirle doldururken, bu neticelendirmelerden şunları da gözönünde tutmalıyız: “İslâm, zıtlar arasındaki muvazenin nizâmıdır” ve “haddini aşan herşey, müntehasında zıddına döner!”… Muvazene’nin de bir ölçü veya o ölçüden pay bir ölçülendirmenin idrakine dair bir neticelendirme belirtmesine nisbetle, bu husus da gözönünde tutularak, “aşkın”a muhatab “imân” mevzuunun, varoluş’un hakikatini “kendini aşan karşısında acz idraki” olarak görürüz. Abad olmak için, ibad ve ibadat şuuru.
l
Ben – “ben değilim” kazanımı boyunca, zâhir, bâtın, nisbetler boyunca zâhirler ve bâtınlar; âlemler boyunca, imâna âit niyet ve niyetler boyunca ibadat.
l
Tekvin: Oluş, yaratılış, varlığın meydana gelmesi… Malûm: “Allah, bir şeyin olmasını dileyince, OL der ve o şey de hemen OLUR”… Güneşten, aydan, yıldızlardan, topyekûn kâinatın yaradılışından söz edilir; kezâ, bitkiler, hayvanlar vesaire… Yaratılıştan kasıt, “bilinen ve bulunan aranır” hikmeti gereği, duyularla algıladığımız varlığın “fikir” mânâsı mıdır, –varlık, insanda toplu fikir midir?–, yoksa hariçte “insansız” varlığı olan ve pasif duyu algısına hitab eden bir gerçeklik midir? Son tecritte bu sorular, “müteal-aşkın” alanına, ilk insan ve “Hakikat-i Ferdiye” davası ile “Küllî ruh-Ruh-i Muhammedî” bahsine sarkar; en başta, varlığın yüzüsuyu hürmetine varolduğu insan meselesi!
l
“Müminin imânı açık, küfrü gizli; kâfirin ise küfrü açık, imânı gizli”… “Kâfir, Allah’ın, Mudill ismi dairesindedir”… Mudill; yoldan çıkaran… Aslolan imândır, küfür ise araz… Hakikati olan mahiyet ve hakikati olmayan mahiyet nev’inden belirişler… “Rab tecelli edince, hakikat bile nihân” buyuruyor Üstadım… Nihân: Gizli. Bulunmayan. Mevcut olmayan. Sır… “Asıl, gölgesine, gölgenin kendinden daha yakındır”… Bunlar ve daha nice ölçü ve ölçülendirmeler ışığında bir Hadîs:
Allah her şeyden evvel, kendi nurundan Muhammedî nuru yarattı. Öyle ki, o nur, Allah’ın kudretiyle dilediği yerde dolaşır-gezerdi. O zaman ne “Levh”, ne “Kalem”, ne “Cennet”, ne “Cehennem”, ne “Melek”, ne gök, ne yer, ne güneş, ne ay, ne cin ve ne de insan vardı…
Allah, âlemleri yaratmak dileyince, o nuru 4 parçaya ayırdı: Birinci parçadan “Kalem”i, ikincisinden “Levh”i, üçüncüsünden “Arş”ı yarattı…
Dördüncü parçayı ayrıca 4’e böldü: Birinci cüz’ünden “Arş”ı taşıyan melekleri, ikincisinden “Kürsî”yi, üçüncüsünden öbür melekleri yarattı…
Kalan Dördüncü cüz’ü yine 4’e böldü: İlk bölümünden gökleri, ikincisinden yerleri, üçüncüsünden “Cennet” ve “Cehennem”i yarattı…
Son bölümü de 4’e taksim etti: İlk kısmından “mümin gözlerin ruhu”nu, ikincisinden İlâhî marifet yuvası olan “kalb nuru”nu, üçüncüsünden de “tevhid nuru”nu yarattı.
l
Herşeyin sonsuza kadar birbirleriyle irtibatlı olduğu bir kâinatta, bütün şuurlar da birbirleriyle bağlantılıdır. Görünüşlerimiz ne olursa olsun, bizler sınırları olmayan varlıklarız; insanoğlu, şuurun derinliklerinde tektir… Hakikat-i Ferdiye: Âdem Peygamber’den kendisine gelene kadar hiçbir Nebî yoktur ki, cismanî cismi bakımından en son olsa da, ilmini Allah’ın Sevgilisi’nden almış olmasın. Çünkü O, hakikati ile mevcuttur ve bu da, “Âdem henüz su ile toprak arasında iken ben Peygamber idim” meâlindeki sözü ile sabittir. Başka Peygamberler, ancak ümmetlerine gönderildikleri zaman Nebî olmuşlardır. Ferdî hikmetin Allah’ın Sevgilisi’ne nisbet edilmesi, ilk yaratılan –yâni Feyz-i Mukaddesten gelen ilk tecellinin O’nun ruhu veya nuru olmasından ve bu suretle “Hakikat-i Muhammediyye” denilen ilk varlığın O’ndan başlamış ve Nübüvvet O’nda sona ermiş olmasındandır… Hakikat-i Muhammediyye, Akl-ı evvel, Akl-ı küll… Yaradılış bahsinde aklın, “ruh” ve “nur” mânâsına gelişi, ruh’a nisbetle “akıl” bahsinde de onun “karışık” bir mahiyet belirtmesinin bilinmesi, gerek “müteal-aşkın” alan ve “kablî-tecrübe öncesi” bilgi ve gerekse duyu verilerine dair tecrübelerin “hadiseye yanaşan insan şuuru” hikmeti çerçevesinde “hüküm” bazında terkibî bir mahiyet belirtmesi açısından mühim.
l
Kâinat, insan için, insan da Allah’ın marifetine ulaşması için yaratıldı; Allah’ın marifeti?.. Allah’ın sırrı insan, insanın en büyük sırrı Allah; tesir edici eser hüviyetindeki insanda, –âlemde insan!–, aşkın ve sonsuz bir şey, ama yine insan haddinde kalan. Yaratmak, Allah’a mahsus; ya insan? Varlık kendinden yaratılan murad… Hakikat-i Ferdiye hikmetini, çemberi kendine nisbetle tâyin eden merkez diye alırsak, merkezle çember arasında yer alan her duruşun, merkez ve çembere nisbet keyfiyeti ayrıdır; bu misâl çerçevesinde, insan soyunun avam ve havas bakışı boyunca, eşyanın ve bâtının hakikatinin görünüşü, duyudan fikire değişir.
l
Allah, olmuş ve olacak her şeyi, ezelî ve ebedî ilmiyle bilir; irâde ve kudret sıfatıyla da yaratır… Bunun yanında şu ölçülendirme:
— “Mutlak tevhid mümkün değildir!”
İnsanın macerası… Bütün mesele, nerede ne, ne kasıtla ve neye nisbetle söyleniyor.
l
Biz, hakikat dedikleri mevhumelerden Allah ve Resûlü’ne giden değil de, O’ndan hakikat dedikleri mevhumelere geleniz. Bu demektir ki, şeyleri fikirler hâline getirmekten yana değil de, tersine, fikirleri şeyler hâline getirmekten yanayız; yâni imândan, imânın hakikatinden yanayız. Maddeye, nefse, akla ve ruha âit her mesele karşısında böylece pıhtılaşırız… Çalışmak; bedahetler izinde sezerek yaparız.
l
Fıkıh, “anlayış” demek… Tefekkuh: Fıkıh tahsil etmek… Tefekküh: Yemiş toplayıp vermek. Meyvedar olmak. Hayrette kalmak… Yukarıda işaretlediğimiz hususa bağlamak üzere şu Hadîs: “Hikmet, müminin yitik malıdır, nerede bulursa alır!”… Nebh: Yitik. Ansızın bulunan. Bir şeyi tenbih etmek, unuttuğunu hatırlatmak. Ansızdan yitirmek. Şerefli olmak. Meşhur olma, ün salma… İnsan, aradığının ne olduğunu bilmeden, bulduğunun da ne olduğunu bilmez; “ansızdan bulunan” ve “ansızdan yitirmek”, sözkonusu “hikmet” olunca, alınacak ve bırakılacak olanı bilmek bakımından, “İslâmî anlayış” ve seziş idrakini gerektirir… Meşhur: Zâhir olma. Ebced değeri 551.
l
İbadat-ibadet şuurundan, acz idrakinden bahsettik; bu cümleden olarak dua… Dâi: Davet’ten gelir. Dua eden, duacı. Çeken, çağıran. Müsebbib. Güdü. Motif… Dua’nın, “güdü, kuvve, sezgi” olarak, iç ve dış’a doğru “aksiyon” ve “icrâ” mânâsı açık… Ama nasıl? Abdülhakîm Arvâsî Hazretlerinin buyurduğu, işde bir had karşılığı: “Duanın kabul olmamasından büyük bir belâ olmaz!”… Fikrin eşyalaşması sadedinde anlarsak, örneklerini bol bol gördüğümüz gibi, rastgele el atışların ne mânâya geldiği de anlaşılır. Daha ne “hikmet”, ne “mümin”, ne “yitik”, ne “mal” ve ne de “bulmak” ve “almak”ın ne olduğunu bilmeyen bu soydan ahmaklara, başka ne diyelim?
l
İmâm-ı Şafiî Hazretleri, “fıkıhsız tasavvuf insanı zındıklığa, tasavvufsuz fıkıh da fıska götürür!” demiştir… Fısk; haddi tecavüz, isyân… Fıkıh ve tasavvuf, anlayış ve düşünce… Meramımız anlaşıldı mı?
l
Madde, yolun derin bir pozitivizme-olguculuğa ve gerçekliğe açılmasını sağlar; aynı zamanda madde, bizzat Allah Resûlü’nün “Allah’ım, bana eşyanın hakikatini olduğu gibi göster!” buyurmasından belli ki, insan varoluşunun gerçekleşmesi için zorunlu unsur, ruhun sıçrama tahtasıdır… Eşya, “şey”in çoğulu, şey de, “nesne, irâde, istemek, miktar, uzaklık, ilim” demektir; bu çerçevede de eşya, duyu idrakine mahsus cisimler ve duyunun akıl ve ruha nisbeti yanında, akıl ve ruha dair suret ve keyfiyetler, nesneler ve nesneleştirmeler bahsini de ihtiva ediyor… Ve bir “çok mühim” daha: Şir, “aslan, süt” demek. Malûm olduğu üzere süt, ilim suretidir. Şey’in “aslan eniği” mânâsı, “ilmin tohumu” ve “cüz ilmi” mânâlarını da kapsar. Ruhî umdeler yanında hemen hatırlanması gereken, atomlar dünyasına âit “parçacık fiziği” yanında, “aslı gösteren, asla şahid teferruat” ve “teferruatçılık şuuru” davası… Sonsuz azamet tasavvuru, –tasavvur edilemez de!–, her varlıkta müessir olarak mevcut, her yerde hazır ve nâzır, azameti her şeyi ihata etmiş, yâni “zerre” tasavvuru olmaksızın kısır kalır. Havada kalır!
Ruh, sistem ve anlayış hâlinde, “bütün”, parçanın niteliğini de kesinlikle etkiler; parça, bütüne nisbetle herşey ve her mevzuun nitelenişi.
l
İmâm-ı Rabbânî Hazretlerinin ifâdesiyle, bu âlemde hak ile bâtıl, “muhik” ile “mubtil” mezc-katışma hâlinde bulunduğu ve korkunç bir benzeyiş içinde “ayn” ve öbürü “gayr” kutubları belirttiği için, bunları ayıklamak ve hayâl melekesine bağlanacağı kutbu gösterebilmek, deveye hendek yerine deniz atlatmaktan daha zordur. Bu sırrı Muhiddin-i Arabî de şöyle belirtir: “Eğer, zıtlar birleşebilselerdi, birbirlerinden bir daha ayrılmazlardı”… Bunu böylece kafama mıhlayan da Üstadım.
l
“Zorluk” hususunda Üstadım’ın bir “yevmiye”si: “Allah, çektirmediği çilenin nimetini vermez!”… Miskinlerin kendi hâllerine teşbih ederek hiçbir zaman anlamadıkları “sabır”: Acıya ve zorluğa katlanmak. Muharebede şecaat gösterme. Başkasının da öğrenmesi için takat getirmek… Sabrın, zamanımıza âit mânâsını İmâm-ı Rabbanî Hazretlerinden öğrenin:
— “Mehdî’nin efdaliyeti, Allah indindeki rif’atından değil, gösterdiği sabırdandır!”
Bu mânâya âidiyetimizi bilerek, elinizdeki yeni eserle karşınızdayım!
l
İn’idam: İdama gitme. Mahvolma. Yok olma: 166.
Küsuf: Güneş tutulması: 166.
Saydanî: Tilki. Mülk: 165.
Natuk: Güzel ve düzgün söz söyleyen: 165.
Suda’: Baş ağrısı. Rahatsız etme, sıkıntı verme: 165.
l
“Varoluşan” tarzın hakikati üzerinde anlaşılmak üzere, “imtiha”: Mahvolma, perişan olma… Bunun ebced değeri de, Salih Mirzabeyoğlu’na denk gelir: 451.

Fragmanlar

Karl Marks (1818-1883) ve Friedrich Engels (1820-1895)… En başta söyleyeceğim şu: Ne güzel, ne seviyeli, ne ahlâklı bir arkadaşlık!
1844 yılında Paris’te tanıştıkları zaman Marks 26, Engels 24 yaşındaydı. Her ikisi de çağlarının düşüncesinin ne olması gerektiği hususunda arayış ihtiyacının belirtilerini gösteriyorlardı. “O sıralarda üç ayrı alanda, üç ayrı akım vardı. Hegel’de sivrilen Alman felsefesi, Ricardo’da uçlaşan İngiliz ekonomi politiği ve Proudhon’da uçlaşan Fransız toplumculuğu.”… Marks, ekonomiyi ve tarihi, Engels de tabiat ilimleri ve felsefeyi incelemek üzere işbirliği yaptılar: “İlmî sosyalizm” adını verdikleri ve onun teorik temeli olan “tabiatın diyalektiği” ve “tarihî maddecilik” görüşü bu süreçte şekillendi.
Engels, zengin bir dokuma fabrikatörünün oğluydu. Ailesi, onun tüccar olmasını istiyordu; bu cümleden olarak gittiği İngiltere’de, o zamanlar çok kötü bir durumda bulunan işçilerin hayat şartlarıyla ilgilendi ve bizde şimdiki keyfi gıcır maymunların “hoşgörü” edebiyatıyla onlar karşısında sindirim eksersizi yapmaları yerine, onların derdini dert edindi ve “İşçi Sınıfının Durumu” adlı bir eserle 1845’de geri döndü. Bu eseriyle Engels, kapitalist yazarlar tarafından da, emek toplumbilimi’nin kurucusu sayılmıştır. İşçi sınıfının sadece yoksulluk çeken bir sınıf olmayıp, kendi kurtuluşu için savaşması gereken bir sınıf olduğu tezi de, Marks’tan önce Engels tarafından bu eserde öne sürülmüştür. (s. 279-280)

Denmiştir ki, “dünyada yeni olan bir fikir yoktur, bütün fikirler geçmişin tekrarıdır!”… Her hakikate sahtesi musallat ya; bu bakımdan o sözü muradına uygun hâle getirmek bakımından söleyelim ki:
— “Dünyada şimdiye kadar ağızdan çıkmış hiçbir eski söz yoktur; insan sayısı kadar hep yeni olmuştur –kronolojik zaman bakımından!–, ve hep yeni olacaktır!”
insanoplu dünyaya ayak bastığından beri, insanî öz gereği müşterek fikir kategorileri çerçevesinde dönmüşlerdir. Burada en başta anlaşılması gereken şey, “insânî öz gereği müştereklik”ten kasıt, birbirinin aynı ve birbirinin teksiri değildir. Herkes, kimi “kâinat muhasebesi” çapında bir nefs muhasebesi göstermiş, kimi ise hareketlerinin uhtevasında saklı hayvancık çapı içinde kalmış olsa bile, mesele aynıdır: Hayat nedir? Ölüm nedir? Ölüm ötesi var mıdır, yok mudur? Zaman nedir? Mekân nedir? Ruh nedir? Yaratıcı var mıdır, yok mudur? Varlık nedir, yokluk nedir? Fer nedir, toplum nedir? Bu giderek, bunlarla beraber, zamanın şartlarına nisbetle tecelli eden veriler boyunca hep yeni olarak en kuşatıcı bir ifâdeyle “insan ve toplum meseleleri” ifâdesi içinde yerini bulur.
Bütün bu hususlar çerçevesinde, “insanî öz gereği birlik” görüldüğü gibi, farklılık da bir bedahet. Neticede, herkesin birbirine nisbeti, iş “hak” ve “batıl” kategorilerinde toplanır. Birileri bu yönüyle temayüz eder ve vasıflanır, diğerleri öbür yönüyle; ve hâliyle, herkesin kendi hakikati aziz görünür ve “hakikatin hakikati kimde?” meselesi, dünyaya ayak basmış her ferdin kendi nefsinde denkleştireceği mesele olarak sürer gider. (s. 443-444)

İÇİNDEKİLER

 

Takdim      
1. LEVHA ESKİ YUNAN’DAN
Sofokles
“Kral Oidipus”
Xenophen
Aristoteles
“Fazilet-İyi ve İstek-İrade”
“İzafî-Nisbî”
İyi ve Güzel     


2. LEVHA KRONOLOJİK İLERİ-GERİ 
William Shakespeare
Michel de Montaigne
Shaftesbury (1671-1713)
Göz ve Beyin
Ağaç
Berkeley’e Dair
Berkeley
Hylas ile Philonous      


3. LEVHA GAZALÎ VE KANT  
Teorik ve Pratik Akıl
Akl-ı Heyulânî
David Hume
“Yönetimin Temel İlkeleri Üzerine”
“Yönetimin Kaynağı Üzerine”
Valéry’den
Biyografi
“Temel Mesele: Bilgi”
“Üç Temel Unsur”
“Mutlak Çözüm Yok”
“Fenomen-Nomen”
“Ahlâk Meselesi”
“Estetik”
“Din Hakkında”
“Tarih Mevzuu”
“Şuur-Şuuraltı”
“Zaman Kavramının Metafizik Açılımı”
“Zaman Kavramının Mütealî Açılımı”
“Bu Kavramlardan Neticelendirmeler”
“Durulaştırma”
Kant’a Dair
İslâm Tasavvufu ve Tefekküründen
“Pratik Akıl – Hürriyet – Ahlâk”
“Kavram Zarureti”
“Kablî Bilgi – Peşin Fikir”
“İrade Meselesi”
“Ahlâk ve Hürriyet”
“Kutsal”
“Hayret – Hayranlık”   


4. LEVHA TOPLAM FELSEFELER
Zâhir – Bâtın
Hegel
“Ampirizm – Tenkidî Felsefe”
“Tenkidî Felsefenin Çözümlenmesi”
İde ve Hakikat
“İde”
Bir Not
“Ruhun Hadiseleşmesi”
“Felsefe ve Muhtevası”
“Düşünce İhtiyacı”
“Birlik İhtiyacı”
“Din ve Felsefe”
“Felsefe ve Sistem”
“Felsefe ve Tecrübe”
“Zihin ve Akıl”
“Doğru ve Yanlış”
“Müşahhas Kavramı”
“Diyalektik ve Felsefe”
“Hukuk Felsefesi’nden”
“Diyalektik Metod”
“Nefiy (Red) ve Objektif Diyalektik”
“Kendinde Diyalektik”
“Mantıkî Düşünce ve…”
“Mantığın Önemi ve Rolü”
İbn-i  Haldun Vesilesiyle
İki Filozof
Tarihî Maddecilik
Aristo’dan Diyalektik Materyalizme
Marksizm ve Materyalizm
Materyalizm ve İdealizm
İmkân ve Gerçek
Büyük Temel Soru
Materyalist Monizm
Materyalist Diyalektik Kanunlar
Hürriyet ve Şuurlu Zaruret


5. LEVHA İRADE – DİL – VAROLUŞÇULUK 
Nietzsche Vesilesiyle
Nietzsche’nin Hayatı
“Hıristiyanlığa Eleştiri”
Heidegger Vesilesiyle
“Hiç Nedir?”
Dedi ki (Kökler)
Heidegger ve Hölderlin
Alman Ruhu – (Hegel’den)
Almanlara       


6. LEVHA ROMAN VE TARİH 
“Romanda Hâdise Örgüsü”
Jose Ortega Y Gasset
“Bir Sistem Olarak Tarih”
Octavio Paz
“İki Tarih Anlayışı”      


7. LEVHA ZAMANDAŞLIK ÇEVRESİNDE   
Zamandaşlık Misâli
Örtülü Düzen Hakikati
“Zamandaş – Eşzamanlılık”
Eşzamanlılık
Yeni Fizik
Tevafuk’a Misâl      


8. LEVHA TERCÜMENİN MESELELERİ
VE KLÂSİKLERDEN YARARLANMA      

“Tercümenin Meseleleri Hakkında”
“Klâsiklerden Nasıl Yararlanılır”   

9. LEVHA ŞİİR – RESİM – HEYKEL
Paul Valéry
Baudelaire Hakkında (Valéry)
Fransız Ruhu
“Claude Levi-Strauss ile Sanat Üzerine
Mikelanj
Picasso
Mektub
Fenerler
Ek

ibda-yayinlari

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*

*

Du kannst folgende HTML-Tags benutzen: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>