iman-hurriyet-sehadet-haset-adimlar-dergisi

CEM TÜRKBİNER: İMÂN, HÜRRİYET, ŞEHADET VE HASET

Adımlar Platformu Sözcüsü ve 25 Mart 2015 bombalı saldırısını yaralı olarak atlatan gönüldaşımız Cem Türkbiner’in, 25 Mart saldırısında şehid olan gönüldaşımız Ünsal Zor ve şehidlik mevzuunda yapmış olduğu konuşmanın çözümünü yayınlıyoruz…

İMÂN, HÜRRİYET, ŞEHADET VE HASET

Hoşgeldiniz!

Ben şimdi konuşmama bir hikâye ile başlamak istiyorum. Biraz da nükteli bir hikâye ama kastım güldürmek değil.

Dördüncü Murad’ın içki yasağı vardır malûm. Bununla beraber işte tütün gibi ilgili mamûller, bunların hepsine birden yasak getiriyor. Hatta sert tedbirler olsun diye, kadılara ölüm cezasına kadar cezalar verdirdiği…

Sözde İmânın Kimseye Faydası Yok!

Böyle bir dönemde bir tane Kalenderî derviş ile normal arkadaşı içki içerken yakalanıyorlar. Kadı’nın huzuruna çıkıyorlar. İlk önce o arkadaşı murafaa ediliyor kadının önünde; kadı buna ölüm cezası veriyor, içki içtiğinden dolayı. Sıra geliyor Kalenderî dervişin murafaasına, mahkemesine diyelim. Tam mahkemesi başlarken Kalenderî derviş, “Ben müslüman değilim” diyor Kadı’ya. Kadı da, “Tamam, müslüman değilsen o zaman sana ölüm cezası yok” diyor. “Peki” diyor derviş, “Ben müslüman olsam arkadaşımı serbest bırakır mısınız?”. Kadı da, “Bu çok müjdeli bir haber olur, bir kâfir mümin olacağı için bırakırız.” diyor. “İyi o zaman” diyor, kelime-i şehadet getiriyor, arkadaşını da alıyor çıkıyor mahkemeden. Arkadaşı diyor ki, “Ya sen mümin adamsın, niye böyle birşey dedin?” diyor. Bizim derviş de diyor ki, “Ya ben mümindim de, imânımın ne bana nede sana faydası vardı. Kâfir oldum kendimi kurtardım, mümin oldum seni kurtardım.”

Şimdi hikâye bu kadar… Bu hikâyeyi şundan dolayı anlattım; insanoğlu hadiselere bir mânâ, bir anlam yüklemeye meyyal bir varlık. Hatta geçen çok ilginç bir video izlemiştim. Böyle bir yarış parkuru gibi, şu kadar genişliğinde toprak bir arazi üzerinde, virajlı falan. Yirmi tane misketi yukardan aşağıya salıyorlar. Bu misketlerin bir kaç dakikalık parkurda gidişi var böyle. İnsanoğlu izlerken sanki o misketler bir rekabet içerisindeymiş gibi bir hale geliyor. Hani biri o dönüşte ön tarafa geçiyor, neredeyse kavga çıkar. Biri yeşil misketi tutar, biri sarı misketi tutar.

Bununla ne demek istedim?

Bu anlattığım hikâyenin, yani imânın faydasındayım hâlâ.

Mücadele İçin Objektif Tahlil-Mânâlandırma Şart!

Hani dedim ki, insanoğlu hadiselere bir mânâ yüklemeye meyyal. Tabiî ki bu belli, bir taraftan durdurulması gereken de birşey. Neden? Çünkü, bu sefer olmayan şeye olan ya da olan bir hadiseye olmayan bir mânâyı da yükleyebilir insan. İşte fikir bize tam olarak bu noktada gerekli birşey. Hani böyle kuru kuru, işte yok efendim müslüman olmak, kuru kuru Necip Fazıl demek, İBDA demek, Salih Mirzabeyoğlu demek, yani bunların bir mânâsı yok. Yani fikir bize ne için lâzım?..

Baştan beri tekrar bir özet yapayım.

Eşya ve hadise mânâlandırılmaya muhtaçtır. Fakat bu mânâlandırma nasıl, ne kadar, niçin ve nereye kadar mânâlandırılmalıdır?

Yani, din de bunun için lâzım, inanç da bunun için lâzım, ideoloji de bunun için lâzım.

Eğer bunlarla kurulacak ilişki bu çerçevede olmaz ise bu kuru sıkı bir iddiadan ibaret kalır. Bunu söylemek istedim.

Hani bunun hikâye ile olan ilişkisini devam eden sohbetimizde söyleyeceğim.

Mesela, diyelim ki bir hadise mânâlandırıldı. Fakat hadisenin kendisi mânâlandırılmadan münezzehtir. Yani ne demek istedim? Hadiseyi sen ister doğru mânâlandır ister yanlış mânâlandır, eşya ve hadise, eşya ve hadise olmaya devam edecektir. Yani hadise, kendisi dışındaki düşünebilen varlıklar için mânâlandırmaya muhataptır.

Mesela bir misâl verelim. Bizim hayatımızın şeyini sağlayan Güneş yıldızı, hani astronomik bir misal vereceğim. Kendi helezonik bir hareketiyle dairevî bir dönüşü var ve bizim zaman dilimimizde yaklaşık 550 milyon yılda bir turu, kendi turunu tamamlıyor. Şimdi bunu tespit etmenin, orada gerçekleşen hadiseye bir tesiri yoktur. Onun demek istiyorum. Bunu tespit etmek bizim adımıza bir şeydir. Mânâ da tespitten sonra gelir. Yani doğru tespit, doğru tespitten sonrada doğru mânâ gelir. O yüzden hadisenin kendisinin dışında gelişir bu tespit meselesi.

Bunu neden söylediğimi de şimdi açacağım.

Şimdi, şehadet vesilesi ile burada toplandık. Üç sene evvelki saldırı çerçevesinde… Bizim burada toplanıyor olmamızın, bir takım bir şeyler yapıyor olmamızın, şehid olan insana çalan bir yanı yok. Onu demek istiyorum. Yani şehid olan zaten şehid olmuş. Yani oradaki hadiseyi mânâlandırmak ve ondan bereketlenmek, kalanlar adına yapılacak bir meseledir.

Bunu anlatmak için bunca şeyi anlattım.

“Eşya ve Hadise Tâbire Muhtaç!”

Yani işte burada biz tarih boyu şehidlerimizin fotoğraflarını koymuşuz. Şimdi buna bizden evvelki geçmiş yüzyıllar önceki şehidler de eklenebilir. Şehid olan, şehid olmuştur zaten. Allah’a, İslâm’a mazhar olmuş zaten. Biz kalanlar adına o şehadeti, oradaki hadiseyi nasıl mânâlandıracağız, ona nasıl bir liyâkat şey yapıcağız? Mesele budur. Yoksa bizimki o Kalenderî’nin hikâyesine döner. Yani kimseye faydası olmayan bir duruma döner hadise. O hikâyeyi de baştan bu yüzden anlattım.

Tabiî şimdi dedik ki, bir hadise mânâlandırılıyor. Burada tespit önemlidir. Bir dikkat çekmek istediğim mevzuu da bunun zaman meselesidir. Yani bu hadiseyi ne zaman ve hangi zeminde konuştuğun da bir meseledir. Bunu ne önce, ne sonra şeklinde konuşmak gerekir. Zamanlama dediğim mesele de mühim. Hem bu taraftan doğru mânâlandıracaksın hem de bunu zamanında mânâlandıracaksın. Çünkü bizde genelde, hatta tarih boyu, “kahraman” dediğin insan tipi tarihte güzel. Şimdi mesela bir sürü diziler yapılıyor. Yok Fatih Sultan Mehmed, yok Ertuğrul Gâzi. Mesela bu insanlar yaşarlarken, kendi şeylerinde çok da sevilen, kahraman diye tanılan insanlar olmuyor. Ama hani ölüyor gidiyor, belli bir zaman geçiyor üstünden. Sonraki nesiller tarafından, herhangi bir şekilde canlarına ve mallarına bir tehdit olmadığı noktada kahraman ilân ediliyor. Buna yakın bir misal olarak Üstad’ı verebilirim. Mesela Üstad Necip Fazıl hayattayken İslâmcı çevreler tarafından dışlanmıştı, öldükten sonra herkesin büyük Üstadı oldu, çünkü artık hadise ile ilgili birşey kalmamıştı. Hatta bizzat burada Kumandan’la ilgili bir şeyini de söyleyeyim. Bu konferans öncesi bir görüşmemiz olmuştu yıllar evvel. Orada Kumandan dedi ki, “Ben bugün vefat etsem, benden sonra devam ettirecek insanları tenkid etmek için beni yüceltir bugün beni tenkid edenler.”

Yani şimdi zamanlama meselesini de böyle söylemek zorundayım. Neden böyle söylemek durumundayım?

Ünsal’ın Mânâsını Yaşatmak, Mücadelesini Devam Ettirmekle…

Şimdi mesela biz Adımlar olarak Ünsal Ağabeyimiz’i şehid verdik. Bizim için çok önemli ve baş tacı bir Ağabeyimiz’i şehid verdik. Şimdi burada devam ettirdiğimiz bir şey var. Devam ettirdiğimiz şey de O’nun mânâsına uygun, O’nun mânâsına lâyık olabilmek gibi bir mesuliyetimiz var bizim. Bu bize bir yük… Ama yani kötü mânâda kullanmıyorum bu yükü. Bunu böyle rahatlıkla sürdürebiliyor değiliz. Bunu zaten burada olan insanların birçoğu yakînen bilir. Fakat bunu da bir şikâyet olarak algılamayın. Şu şekilde anlayın; doğru ve hakikat yolunda olmanın, düşmanı cezbedici bir yanı var. Yani bunu dünya tarihi boyunca hervesileyle, doğudan, batıdan, kuzeyden güneyden, her vesileden görebiliriz. Şimdi mesela yine yakın bir misal olarak. Bahsetmekte bir beis görmüyorum. Şu herkesin de şeyini yaptığı bir mesele var Mehmet Kısakürek’in mesela. Elmalılı Tefsiri vardır meşhur hani, Türkiye’de en çok okunan tefsirlerden biri. Orada demin ağabeylerin okuduğu Felâk Sûresi’ne tefsir verilirken, Sûre’de geçen “Hased” kelimesine, o kıskançlık kelimesine şöyle bir mânâ verir merhum Elmalılı… O, “hasid” diyor. Yani “hasid” kelimesi “hased eden” demek. “Hased eden kişiye desen ki; bu hased ettiğin insanda hased ettiğin özellikler var ya, o özellikler onda kalsın, biz sana o özelliklerin on katını verelim. Kabul etmez.” diyor. “Onun istediği tek şey, o hased ettiği insanda hased ettiği özelliklerin varolmaması. O hased ettiği insandaki hased ettiği özellikler olmasın, kendisine de bir şey verilmesin.”

Yani Mehmet Kısakürek misalinde vermek istediğim şey merhum Elmalılının verdiği mânâda kelimenin tam karşılığı gibi birşey. Yani onun hikâyesinde mesnetsiz bir hasedlik tarzı var Kumandan’a karşı.

Şimdi bu misali niye verdim. Çok bir mesele olduğu için değil ama biz benzeri şeyleri yaşadığımız için. Adımlar olarak. Mesela ben Ali Osman Ağabey’e karşı da çok görüyorum bu tip şeyi, Adımlar’a karşı da. Üstümüze bu şekil gelindiğini görüyorum.

Öngörülebilir Olmayan Hür, Tehdittir!

Buradan şöyle bir çıkarım yaptım. Şimdi dünya pozitivist bir anlayışla yaşanıyor. Bu dünyanın anlayışında öngörülebilir olmamak bir düşmanlık sebebi zaten. Herhangi türden birşey yapmanıza gerek yok. Yani siz öngörülebilir değilseniz eğer, hani o tip tabirleri çok sevmiyorum da, bu suyun başında oturan mı dersin, işte dünya düzenini sağlayan kişi ya da kurumlar mı dersin, onlar tarafından öngörülebilir olmadığın takdirde, oturduğun yerde bile sen derdest edilmesi gereken bir düşman olmak durumundasın. Bunu da biz hangi kelimeyle tarif edebiliriz? Hürriyet kelimesiyle tarif edebiliriz. Çünkü sen herhangi bir noktada, herhangi bir şekilde düzene hâkim kuvvetin şeyine bir yerinden bağlandıysan, senin hareket alanın onun tarafından öngörülebilir demektir. Yani sen bir hâkimin alanı içerisindesin demektir. Dolayısıyla öngörülebilir olduğun için de istersen tırnak içerisinde söylüyorum “muhalif” ol, onun için son tecritte derdest edilmesi gereken bir düşman olmazsın. Beri tarafta şurada oturan bir insan, hiçbir şey demese onun için derdest edilmesi gereken bir düşman olabilir. Çünkü bu adam hür bir insandır, hür olduğu için de öngörülemez.

Şimdi burada ufak bir parantez açmak isterim. Öngörülemezlik aynı zamanda mesela olumsuz mânâda da kullanılabilir. Ben burada onu kastetmiyorum. Yani hani adamın prensibi yok. Bir esprili lâf vardır, “Bunlar benim prensiplerim, beğenmezsen elimde başkaları da var” diye. Bu mânâsıyla hâkim kuvvetler de öngörülemez. O ayrı birşey ama ben çok böyle fikrî ve mutlaklar etrafında değil de fiilî plânda öngörülemezi kastettim burada. Hani dediğim gibi bu pozitivist dünyada da zaten bir takım düşmanlıkları cezbetmeye, işte Kumandan’ın olsun, bizim olsun, ya da başka hakikati söyleyen bir insanın olsun, düşmanlık cezbetmesine şaşmamamız gerekir. Bu sadece hürriyet alanından kaynaklanan bir şeydir. Yani kölelerin hürlere olan düşmanlığıdır. Çok basit bir sosyolojidir.

Bir hadisi şerifte şöyle buyrulur, “Küfür tek millettir”. İbni Arabî hazretleri, Fütûhât-ı  Mekkiye’sinde sayfalar dolusu bunu anlatmış. Önemli bir hadis; burada küfrü, “bâtıl” olarak alıyor. Yani illâ böyle böyle dinî plânda, dinî bir terminoloji olarak değil de bâtıl plânda yer alıyor. Tek milletten kasıt ne, önce onu açalım; birbirine ait olması gereken insan tipini şey yaparken, birbiriyle tanışmasa bile benzer hadiseler karşısında tabiî olarak benzer tepkileri vermek. Şimdi, bu, onu bir millet yapar, yani o toplumu. Resûlullah bütün bâtılı bir millet saydığına göre Şeyhi Ekber der ki, “Bunlar böyle aynı hadiseler karşısında aynı tepkiyi verecek basirete sahip olamayacaklarına göre, demek ki bunlar tabiî olarak, yani fıtrî olarak bu tepkiyi vermekteler. Aynı bir koyunun kurttan kaçması gibi, hakikate karşı bu tepkiyi vermekteler.” Ve o cümleden diyor, şöyle bir hikmet çıkar müminlere. Bak, “müminler tek millettir” demiyor Resûlullah. Müminler tek millet olmalıdır mânâsı çıkar. Küfür tabiat itibariyle tek millettir zaten, ya da bâtıl diyelim, Hak da tek millet olmalıdır. Dolayısıyla kâfirin veya bâtılın tek millet olması için ekstra hiçbir şey yapmasına gerek yok, senin ise tek millet olman için sürekli bir şey yapmana gerek var mânâsı doğar. Bu, işte bize hayatta bir gayelik katıyor. Bu gayelik de insanı mutlu eden şeydir. Çünkü buna çok rastlarız, hani adam işte ilminin veya sanatının zirvesinde, otuz yaşında intihar ediyor bilmem ne yapıyor. Çünkü adamın hayatını bağladığı bir gayesi yok. Gaye bize saadet denilen şeyi katar. Velev ki bu bir takım bedelleri ödemeyi gerektirse bile.

Hadiseyi çok fazla dallandırıp budaklandırmadan, şehadet kavramı üzerinde kalanların hadiseye nasıl yaklaşması gerektiğine dair birşeyler söylemek istedim. Bunun mânâlandırılması  gerektiği ve buna lâyık olunması gerektiği çerçevesinde birşeyler söyledim. Bu mânâda ben kendim ve Adımlar’daki ağabeylerim ve arkadaşlarım için şunu söyleyebilirim, tabiî ki varolan ile yetinmeyerek, ama hürriyet plânında kaldığımızı söylemek üzerime bir borçtur, arkadaşlarım ve ağabeylerim adına. O yüzden Adımlar’ın da böyle şeylere maruz kalmasının temel sebebini burada arayabilirsiniz.

Elbette bununla yetinmeyerek Allah’ın, Resûlü’nün, büyüklerimizin, Üstadımız’ın, Kumandanımız’ın önlerine çıkabilmeyi, rahatlıkla önlerine çıkabilecek yüze kavuşmayı Allah nasip etsin. Allah yâr ve yardımcımız olsun bu konuda.

Hepinizi bu mânâda selamlarım.

Not: Başlık ve ara başlıklar bize ait olup, “Eşya ve hâdise tabire muhtaç” ibaresi, Kumandan Mirzabeyoğlu’na aittir.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*

*

Du kannst folgende HTML-Tags benutzen: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>