devlet-ana-sir

DEVLET ANA’NIN SIRRI – Esma TURAN

Türk romancılığının en kıymetli birkaç kaleminden birisi Kemal Tahir… Devlet Ana (1) ise onun en önde gelen romanlarından, hatta birçok eleştirmene göre en mühim eseri… Batı romanının ucuz bir taklidi olarak başlayıp, o çizgide gelişim gösteren ve kimi zaman ustaca sayılabilecek münferit çıkışlara rağmen bir türlü şahsiyet çizgileri netleşmeyen Türk romancılığı içinde Devlet Ana’nın edebî açıdan en mühim noktası, sadece muhteva planında değil, form olarak da “Türk” olabilmesi, Batı romanına benzemeyen tarzıdır. Bu anlamda, romancılığımızın eşik taşlarındandır.

Edebî plandaki diğer mühim bir özelliği ise o güne kadar yazılan tarihî romanların, edebiyatın düşük çocuğu olarak ortaya çıkmasına, çoğunlukla ticarî bir aksiyon filmi niyetine yazılıp çizilmesine ve bir türlü roman keyfiyetine erişememesine mukabil; ilk defa Kemal Tahir, konusunu uzak tarihten alan bir eseri, edebî romanlar arasına, hatta onların en ön sırasına sokmayı başarmıştır. Malkoçoğlu, Kara Murat benzeri tiplemelerin çok ötesinde, hakiki mânâda kendi kahramanlarını, bu kadar gerçekçi, samimi ve kendi tarihine aç bir tecessüsle, gerçek bir roman örgüsü içerisinde eserleştirmiştir. (Bu tespitimiz yakın tarihe ve Millî Mücadele dönemine ait romanların dışında olup, özellikle vurguladığımız gibi uzak tarihe dairdir. Zaten o dönemin romancıları için Millî Mücadele, yakın tarih olmanın ötesinde, ya çocukluk yılları yahut bizzat içinde bir yetişkin olarak rol aldıkları süreçti.)

Buna rağmen eserde edebî olarak birçok kusur olduğu iddiaları da vardır. Bunların gerçekliği ne olursa olsun, Devlet Ana’nın özünde, hakikat sancısı çeken gerçek bir aydının fikrini eserine nakşetme kaygısı her zaman daha ağır basmıştır. Bizce eseri esas kıymetli kılan, onu yazdıran zorunluluktur. Bu öyle bir şeydir ki, milletçe var olabilme adına yapılacak muhasebenin ilk adımı olduğu gibi, bugünümüzü anlayabilmenin de biricik şartıdır.

İşte, edebiyatımızda kronolojik olarak da böyle özel bir yeri olan ve yayınlandığından bugüne çok tartışılan bu dev romanın birkaç ay önce 50. yayın yılıydı. 50 senedir belli dönemler az, belli dönemler hararetli ama her daim tartışılmayı başaran bu eser hakkında, bizim yazacağımız değerlendirme ise onun vesilesiyle kendi dünya görüşümüzün izini sürmek, ona dair renkleri görmek ve göstermek çabası olacak.

Kemal Tahir’i değerlendirirken, her yeni romanının, öncelikle idealize edilen hakikatler çerçevesinde sahici bir aydın olabilmenin gerçek ve samimi muhasebesine atılan ayrı bir adım olmasıdır. Devlet Ana ise bu adımların belki en kocamanı… Romanı yeni okumuş olmanın heyecanı ile kaleme aldığımız bundan bir önceki yazıda, Kemal Tahir’e ait bir ifadeyi iktibas etmiştik:

“Gerçek roman, kahramanların toplumsal ve kişisel özelliklerini, tarihsel gelişimleri içinde arayıp belirlemeye romancıyı zorlar. Anadolu halklarının kişisel ve toplumsal özelliklerini ise Osmanlı İmparatorluğu’nun sosyal ve ekonomik şartları dışında anlamak ve değerlendirmek imkânsızdır. Bunun en katıksız görüleceği çağ da kuruluş çağı olduğundan imparatorluğu kuran, kısa zamanda geliştirip, kökleştiren ve yedi yüzyıl yaşamasını sağlayan gücün kaynağına bakmak gerekiyordu. Devlet Ana’yı yazdıran zorunluluk işte budur.” (2)

Usta romancının bu tespitini bizim için daha değerli kılan ve onu muhasebe etmemize yol açan hassasiyetimizin kaynağı ise, İBDA fikriyatının tarih görüşüne ait, Salih Mirzabeyoğlu’nun şu satırlarıdır:

“TARİH, ister istemez HALİHAZIRIMIZ’a nispetle ele alınmalıdır ki, böyle bir durumda da “tarihin insanı hükmü altına alması değil tarihe mânâ veren insan şuuru hakikati” kendini empoze eder; nitekim öyle olmuştur. Tarih itiyâd kazanmaya hizmet eder. “Geçmişe mânâ veren halihazırdaki şuur”; bu, bir ideolocya manzumesinin kendi olmaya kadar gider – sadece siyasî değil, “olsaydılar”, bunun yanında gelecek hayalleriyle, bahsi geçen İDEOLOCYA manzumesinde asıl veya nüve şeklinde yerini alır.” (3)

Bin yıllık bir medeniyet geçmişi olan bizler, bu günü bir türlü anlamlandıramamanın ıstırabı ile kıvranırken, nasıl köksüz, cılız ve öksüz kalmıştık. Dün dünyaya hükmederken, bugün ayaklar altında eziliyorduk. Bunu mânâlandırmak gerçekten çok zor, aynı zamanda da çok ıstırap vericiydi. Büyük devletler kurmuş, büyük devlet adamları yetiştirmiş, dünyanın seyrini değiştiren bu millet nasıl bu hale gelmişti? Hele Cumhuriyetle birlikte tamamen köklerinden koparılan biz kavruk nesiller ileriye bakamıyor, geçmişimizle bir ilgi kuramıyorduk. Birileri bize “bin yıllık medeniyet” diyordu;“Malazgirt” diyordu;“İstanbul’un fethi, ortaçağ kapandı, yeniçağ başladı!” diyordu; ama biz yine kıvranıyoruz? Neden? Nasıl?  Niçin? Bu soruların cevapları yoktu, varsa da uyduruktu. Üstad Necip Fazıl’ın; “Bahset tarih, balığın tırmandığı kavaktan!” mısrasında çok komedi-trajik olarak ifade ettiği hakikat, muhteşem.  Ama bizde karşılığı yoktu. Korkunç bir şeydi bu.  Çünkü aidiyet duygusunu tamamen kaybetmiş gibi bir hâldi.

Türklerin İslam’ı kabul ettikten sonra devlet temellerinin neler üzerine inşa edildiğinin gösterilmesi bakımından da önemli bir eser Devlet Ana. Bir toplumun kökleriyle ilgi kurması, ağaç bütünlüğü içerisinde nasıl kök, gövde, dal, meyve vs. “ağaç” olarak ifadesini buluyorsa; toplum da aynı bu misalde olduğu gibi geçmişi, hâlihazırı ve geleceği ile bir bütün olduğu zaman bir mânâ ifade ediyordu. Küçücük bir tohum nasıl ağaç unsurlarını saklıyor ise, hâlihazır, geçmişi ve geleceği bünyesinde barındırıyordu.

Bu mânâda, “bizim de masallarımız var, bizim de destanlarımız var, bizim de kahramanlarımız var” diyerek köklerine inme cehdi gösteren Kemal Tahir ve Devlet Ana, hâlihazırdaki şuurla geçmişi mânâlandıran, aynı zamanda geçmişin öz itibari ile mânâsını da bu güne taşıyan Büyük Doğu İdeolocyası’nın dışında düşünülemez. Ait olduğumuz köklere dönmek, kahramanlarla, destansı mücadelelerle dolu bin yıllık geçmiş dururken zihnimizde ve ruhumuzda başka, başka kahramanların imaj olarak bize dayatılmasına karşı bir haykırıştır Devlet Ana. Cemil Meriç’in ifadesiyle, yüzünü Batı’ya dönenlerin, “bir tokat gibi suratlarına inmesidir.

Eser, öncelikle, Osmanlı Devleti’nin kuruluşu öncesi Anadolu’nun siyasî, iktisadî ve kültürel açıdan resmedilmesidir. Altı bölümden oluşmaktadır

  1. Kancık Vuruş
  2. Uyandırılan Işık
  3. Dost Çelmesi
  4. Fal
  5. Derin Geçit
  6. Kerimcan’ın Yolu

Bölüm bölüm değerlendirmek yerine, izleyeceğimiz yol, romanda öne çıkan karakter ve olgular üzerinden ilerlemek olacak. Ancak ilk kısım, romanın ana ipuçlarının saklı olduğu, meseleyi daha iyi anlayabilmek için gerekli işaretlerin okuyucuya verildiği ve eserin iskeletini oluşturduğu için biraz üzerinde durmayı gerektiriyor.

Roman diyalog tarzında başlar ve ilerler. Burada konuşturulanlar, şu veya bu kişiden ziyade, Doğu ile Batı’dır bir bakıma. Şövalye Batıyı temsil eder. 12. Yüzyılın ikinci yarısından sonraki Anadolu resmedilirken; Batı’nın zulmü, adaletsizliği ve bağnazlığı, onların deyimiyle karanlığı anlatılır şövalyenin dilinden. Karşısında Mavro vardır. Orada yaşan Ertuğrul Bey’in adaletini ve merhametini anlatan bir Hıristiyan gencidir. Hiçbir çıkarı yoktur, olanı olduğu gibi anlatmaktadır.  Yazarın, olup biteni Türk’ün dilinden değil de, bir Hıristiyan gencin ağzından vermesi daha etkileyici ve akıllıcadır.

Roman, Sen-Jan Şövalyeleri’nden Notüs’ün, Selçuklu’ya karşı Söğüt’te yüksekçe bir yerde hisar olarak yaptırdığı ama İznik’i kaybedince terk ettikleri ve ilerleyen zamanlarda han olarak kullanılan Issızhan’da başlar. Bu han, Mavro adında Hıristiyan bir genç ile ablası Liya tarafından işletilmektedir. Mavro; ablasından başka kimsesi olmayan, akıllı, usta bir avcı, orada doğup büyüdüğü için çevreyi bilen, iyi bir gözlemci, ancak toy bir gençtir. Henüz babasının öğütleri dışında hayatı tanıma fırsatı bulamamıştır. Ablası ise güzel, ahlâklı bir kızdır. Ertuğrul Bey’in savaş atı eğitimcisi olan Demircan’ın da sevgilisidir.

Şövalye Notüs’e gelince… Akıllı, zeki, çok hırslı, eğlence düşkünü ve hiç kimseye güveni olmayan, kral soyundan geldiğini söyleyerek, Bizans’ın Türklere haddini bildiremediği gerekçesiyle kendi prensliğini kurmayı düşünen bir şövalyedir. Ama kral olacaktır, onun için oradadır. Aslına bakılırsa da kraldır. Hatta Mavro’yu da, şövalye yapma umutları vererek kandırmaya çalışır. Keyifle Lâtince söylediği şarkıyı Rumcaya çevirerek Marvo’ya söyler;

Olağanüstü işler gördüm. Bunun için hiç kimse gördükleriyle şaşırtamaz beni… Dört imparator öldürüldü önümde… Birincisini uykuda boğdular gözdeleri… Kesildi bir meydanda ikincisinin başı… Uçuruma attılar üçüncüyü bir sabah… Dördüncüsü vuruldu kazanmışken savaşı…”(Kemal Tahir, Devlet Ana, İthaki Yayınları, 12. Baskı, 2014, s. 22)

Keyifle bu şarkıyı söylerken, hem de kral olmayı düşlerken aslında kendi sonunun da şarkıdakinden farksız olmayacağını görememiştir. Aklı sıra on beş günde hesabını kitabını yapmış, tam bir batılı kibriyle;

Bu alıklar ülkesini, altı aya varmadan elime geçirmezsem yuf olsun, taşıdığım kutsal Sen-Jan kılıcına! Yuf olsun damarlarımda dolaşan kral kanına” (a.g.e., s. 10)

Bu ifadeye hiç de yabancı değiliz. Günümüzde de, kendisini “dev” zanneden sömürgeci devletlerin, Irak, Afganistan, Çeçenistan gibi İslâm beldeleri başta olmak üzere, Vietnam ve benzeri yerlere de hep aynı ahmak rehavete kapılıp, nasıl batağa saplandığını iyi biliyoruz.

Uranha ve keşiş Benitto adını taşıyan iki roman kahramanıyla birlikte Şövalye Notüs’ün Issızhan’da bulunma sebebi, daha önce yaptıkları plân gereği hâlihazırda mevcut barış ortamını bozmaktır. Ertuğrul’un atlarını çalıp, bunu da Karacahisar Tekfuru yapmış gibi gösterecekler. Şövalye yanına aldığı arkadaşlarının da yardımıyla, oraların kralı olma hayalindedir. Bu maksatla, Mavro’dan çevreyle ilgili bilgiler almakta, özellikle Ertuğrul Bey hakkında malûmat toplamaktadır. Marvo’ya Ertuğrul’un kaç savaşçı çıkarabileceğini sorar ve şu cevabı alır:

“…İçlerinde ermişi var, dervişi var… Rum abdalları derler, Rum gazileri derler… Ertuğrul Bey’in savaşçısı, ev hesabına gelmez. Bekâr gazilerin beşi onu bir evde barınır çünkü. Savaşçı dervişlerin beşi onu bir zaviyede birikmiştir. Rum abdallarına geldi mi, dam, çadır tanımaz bunlar, ağaç gölgesinde, ot yığınında eğleşirler. Azrail’e el ense çekmiş, gözü kara yiğitlerdir her biri… Karıları bile döğüşkendir Ertuğrul Bey’in…”  (a.g.e., sayfa: 26)

Görüleceği üzere bu satırlarda Ertuğrul ve beyliğinden övgüyle söz edilmiş ve küçük bir beyliğin nasıl bir cihan imparatorluğuna dönüştüğünün sırlarından biri verilmiştir.

Şövalye ile Marvo arasında geçen konuşmalardan çarpıcı bir bölüm, zamanın iktisadî yapısının nasıl olduğuna dair mühim:

“- Soylu Hıristiyan hiç suçlu olmaz. Çünkü soylunun soyluluğu gibi, yaptığı da hep Allah’tandır. Pazar bacını artırmaya geldi mi, senyörün keyfinedir. Kimse karışamaz. Kendi toprağında dilediğini yapar. Çünkü toprağı da soylular için yaratmıştır, Allah! Salt toprağı değil, üstündeki köylüyü de bağışlamıştır mal diye, canı çekerse, asar!

– Asar mı? Asar da, nasıl öder kanını?

 -Kanı sorulmaz köylü takımının soylulardan…

-Böyle midir gerçekten sizin oraların zagonu? 3(4)

-Elbet…

-Sizin soylunuz, neden asar köylüyü? Durduğu yerde mi?

-Yok… Gölünde, deresinde, izinsiz balık tutanı asar, ormanında avlayanı, çalı keseni… Angaryasından kaçanı, harmanda, bahçede soylu payına hile katanı… Sıkı çalışmayan kunduracıyı, demirciyi de canı çekerse asar, acır da bağışlarsa, demire vurur ölene kadar…

-Ahiler ne der bu işe aman Şövalyem, çarşıyı dar etmez mi soyluların başına?

-Ahi de neymiş?

-Bizim buranın çarşısı pazarı Ahilerden sorulur. Subaşı da karışabilemez, tekfur da… Kadı karışır az biraz, kitabın yazdığı kadarcık…

-Bunlar hep kâfirliktir, “Allah’ın emrine karşı gelmektir. Boşuna mı, Müslüman ayağı altında kalmanız…”

Marvo iyice ürkmüştü. Duraklaya duraklaya konuştu:

-Peki, n’apar sizin oraların soylusu şimdilerde köylüsüz?

-Köylüsüz ne demek? Köylü kıyamet gibi…

-Nerden gelmiş birikmiş bu kadar avanak köylü sizin oralara?

-Avanaklıktan değil, alık Marvo, bizim oralarda, soylular olmazsa, barınamazsın kurt-kuş paralar seni…

-Neden? Giderim baş yukarı, töresi düzgün bir yere…

-Yağma yok! Kaçanı yakalar, sınır komşuları, getirir verir döverekten soylusuna…

-Düşmanına kaçarsa?

-Kaçan köylü meselesinde düşmanlık gütmez soylular… “Bugün banaysa, yarın sana” hesabı!..

-Ne bilecek kimin köylüsü olduğumu? Direnirim, söylemem!

-Boynundaki demir tasmayı n’apalım? Üstüne sahibinin arması kazılmış, senin adın sanın!

-Bildiğiniz it tasması gibi mi, aman Şovalyem?

-Tamam! Bildiğin it tasması…Bizde köylü on yaşını buldu mu, soylusunun demircisi, bir uygun tasma döver, oğlanın boynuna geçirip perçinler sıkıca…

-Gider başka demirciye söktürürüm. Vicdanlı demirci hiç mi yoktur sizin oralarda?

-Vicdanlı demirci… -Şovalye keyifle güldü-: Vicdanlı demirci, bizim oralarda pek çoktur ama, köylünün boynundan tasma sökeni hiç yoktur. Çünkü demiri söktüren köylüyü, asarlar bizde, söken demirciye geldi mi, onu kazığa vururlar?

-Doğru demek, İnegöl’den göçüp Ertuğrul Bey’in toprağına Dönmez köyü kuranların dedikleri…” (sayfa: 29-30-31)

Karşılıklı konuşmalardan anlaşılacağı üzere okuyucu, Batıda yönetici-halk ilişkisinin ne kadar kopuk, bağnaz ve zalimce; buna mukabil Türklerin, hiçbir ayrım gözetmeden ne kadar adil olduğunu görür. Bazı çevrelere bu diyalog abartı olarak gelebilir. Hatta ufak bir çadır beyliğinin bir İmparatorluğa dönüşmesini Batı adamı bir türlü kavrayamaz. Onlar için bir hayret mevzuudur.

On ikinci Yüzyıl Anadolu’suna bakıldığında hemen hemen tüm kaynaklar bize gösterir ki zülüm almış başını gitmiştir. –Aslına bakılırsa tüm dünyada.– O zamanki Bizans tekfurlarının zulmü altındadır Anadolu. Ayrıca Moğol istilaları cabası. Ekonomik olarak da tam bir verimsizlik, yoksulluk, büsbütün bir kargaşa hâkimdir. Esasen şimdi de durum pek farklı değil… Bugün de Batı; demokrasi, özgürlük, insan hakları palavralarıyla zulmüne devam etmekte… Zulmü öyle meşru hale getirdiler ki akıl alacak gibi değil. Bütün unsurları ile Batı her ne kadar kendi aralarında dalaşsalar da zulüm noktasında birlikler. Buna, İbda külliyatında altı çizilen “Batı düşüncesinin ulaştığı her yer batıdır!” tespitinden hareketle Batı uydusu devletlerin kendi halkına ayrıca layık gördüğü zulmü de ekleyin. Bugünden tarihe baktığımızda, şu kısacık roman konuşmasından bile, Batı’nın nasıl bu kadar gaddar, acımasız ve medeniyet yoksunu olduğunu ve bu canavarlığın köklerinin nerelere kadar indiğini de anlayabiliyoruz. Ayrıca Batı medeniyet olarak kendi köklerini Eski Yunan’a dayandırırken; destanları, yarı tanrı kahramanları ile hiç abartmış olmaz nedense… Oysa bu günden geriye fazlasını bırakarak söylemeliyim ki, bin yıllık tarih kaskatı vakıa olarak kayıt altındadır.

Bilindiği üzere Eflatun’un Devlet adlı meşhur eserinde “İdeal Devlet” i oluşturan unsurlar en ince ayrıntısıyla ele alınır. Bu eserde bir bölüm vardır ki, “gelecek nesillere geçmiş aktarılırken, doğru olmayan destanlar ve var olmayan kahramanların da anlatılabileceği, abartı yapılabileceği, böyle bir durumun yeni nesil için gerekli ve itici bir kuvvet vazifesi görürken, aynı zamanda onların diri olmasını da sağlayacak önemli bir unsur olduğu” aktarılır. Bu ise Salih Mirzabeyoğlu’nun; “Tarih itiyat kazanmaya hizmet eder!” tespiti içerisinde yerini alır.

1071 Malazgirt zaferi ile Anadolu kapıları kapanmamak üzere Türklere açılmıştı. Selçuklu’nun taa Buhara’dan, Merv’den ve Horasan’dan Anadolu’nun en ileri uçlara kadar attığı öğseler (5) birer meşale olup, yeni bir dünyanın hem habercisi, hem de inşâcısı rolünü üstlenmiştir. Bu meşalenin ateşini besleyen en mühim sebebin, Türk’ün cengâver karakterine istikamet veren İslâm imânının fetih ve fütuhat anlayışı olduğunu asla göz ardı etmemek gerekir. Türk’ün kendisine vazife edindiği ve kurtuluşu ancak onun gölgesine sığınarak bulduğu, Allah ve Resûlü’nün sancağını her daim ileriye taşımak şuur ve inancı. Siz bu şuur ve inancı görmez, sadece gözü kara ve cesur savaşçılar olarak bakarsanız, tabiî ki Osmanlı’yı anlayamaz, nasıl imparatorluk hâline geldiğini de akıl erdiremezsin. İslâmiyet ile bütün müspet özellikleri tamlığa eren Türk’ün devlet çapındaki en büyük tezahürüdür Osmanlı. Tam bu noktada, Ülkücü Hareketin en önemli ruh mimarlarından, Türk düşüncesinin geç bulup, çok erken kaybettiği, Necip Fazıl’ın da Bâbıâli’de “olgun bir kafa taşıdığı besbelli” diye bahsettiği merhum Dündar Taşer Bey’in konuya dair düşüncelerini hatırlamak çok yerinde olacak…  DÜNDAR TAŞER’İN BÜYÜK TÜRKİYE’Sİ isimli eserden uzun ama bir o kadar mühim bir alıntı yapacağız:

“Osmanlı Beyliği 1299’da Söğüt’te kurulduğu zaman 400 atlıya sahip bir uç beyliği iken, 1326 Bursa Fethinde Orhan Bey, 38.000 atlıya kumanda ediyordu. Bu asker artışı nereden geliyordu? Fethedilen topraklardan toplanamazdı. Çünkü bunların ahalisi Türk değildi. 400 çadırlık bir aşiret 27 senede bu kadar çoğalamazdı. Selçuk Sultanlığı artık yoktu. Yani oradan asker temini de mümkün değildi. O halde nereden geliyordu bu asker? Öyle anlaşılıyor ki, Bizans hududundaki bu beylik bütün Türklük âleminin ülküsünü temsil ediyordu.

“Türklük âleminin, fetret devrinde bile, asla vazgeçemediği İstanbul fethi ve cihan hâkimiyeti idealinini mümessili sayılıyordu. Milli şuur, Horasan’dan İzmir’e kadar her yerdeki Türk’ü, Ertuğrul oğlunun açtığı mukaddes sancağın altına çekiyordu. Anadolu beyliklerinden en müteşebbis unsurlar bu bayrağın altında toplanıyorlardı.

“O zamanların Anadolusunda, büyük bir siyasi dağınıklık görünüyor; buna mukabil fikrî ve mânevî bir oluş açıkça kendini gösteriyor. Moğol orduları önünden kaçarak Anadolu’ya sığınan tarîkat ve tasavvuf erbabı, Horasan erenleri, dervişler, Alpler, abdallar, burada yepyeni bir ümit hâlesi vücuda getiriyorlar. İstikbâle ümidle bakmayı telkin ediyorlar; yeni ve büyük bir zuhur müjdeliyorlar.

“Anadolu’nun yüksek tabakaları puta tapıcı bir kavmin, İslâm’ın en kudretli ordularını yenişi karşısında mükedder, müteellîm ve ümitsiz görünüyor. Moğol adetleri, Moğol giyinişi, bunlarda derin bir hayranlık vücuda getiriyor. Onları taklit moda oluyor.

“İşte bu elîm vaziyette büyük mürşîdlerin zuhuru başlıyor. Bunlar “mağlubiyetlerin bir fitne, bir imtihan olduğunu, İslâm’ın yeniden muzaffer olacağını, onun kılıncı ve bayraktarı olan Türk’ün yeniden cihâna hâkim olacağını” telkin etmeye başlıyorlar.

“Siyâsî sıkıntılardan bunalmış olan ahâli, bu telkinlerle yeniden diriliyor. Türk efkâr-ı umumiyesi bu zillete karşı açılan ve izzeti müjdeleyen bayrağı bekliyor.

“Bu bayrağı, gayet tedbirli olarak Osmanoğulları kaldırıyor. Osman’ın râyeti, hem Selçukoğulları Devleti’nin devam ettiğini, hem de yeni bir zuhûrun vuku bulduğunu gösteriyor.

“Şeyhler; müftüler, müderrisler, eli kılınç kabzasına yapışan yiğitleri, gönlü fazilet aşkı ile dolu mü’minleri, kafası sâlim düşünceye açılmış talebeleri, Söğüt Beyliği’ne sevk ediyor.

“Böylece Osmanoğulları, İslâm dünyasındaki ve cihan tarihindeki büyük vazifelerine başlıyorlar ve Türk âleminin otağı haline geliyorlar. Âdeta Türk’ün nabzı orada atıyor. Anadolu Beyliklerinden ve Türklüğün uzak yerlerinden kopup gelmiş adamlar, Osmanlı’nın yanında nefes alıyorlar. Bu sebeple, bu küçük beylik, bütün Türk âlemiyle münasebettâr, oralarda ne olup bittiğini gayet iyi bildiği gibi, bu büyük dünyanın nazarlarını ve emellerini de kendine bağlıyor.”

“Osmanlı, o sırada küçük bir beylik, fakat bütün bir Türk-İslâm âleminin büyük ümidini ve idealini temsil ediyor. Sultan-medrese-sipahi muvazenesi ile ne anarşi, ne despotluğa fırsat vermeyen adil bir devlet kuruluyor. Bu devlet, dünyada hiçbir kuvvet tarafından değiştirilemeyen ezelî ve ebedî hukuk prensiplerine bağlı. Bu küçük devletin, fazileti büyük, müsamahası büyük, ideali büyük.” (6)

Merhum Taşer’den alıntıladığımız bu uzun satırlar, esasen başlı başına bir tahlil konusudur ve bir çadır beyliğinin nasıl bir İmparatorluğa dönüştüğünün sırrının en güzel ifadesi… Devlet Ana’nın da edebî planda değil ama tarihî hakikatler noktasında mihenge vurulacağı bir bölüm olduğunu düşünüyoruz. Kemal Tahir, “soldan” bir isim olmasına karşın, aynı senelerde yazmış olduğu Devlet Ana romanında, merhum Taşer’in ifade ettiği “Osmanlı sırrının” bazı hakikatlerini çok canlı ve ortasından, bazılarını ise kıyı ve köşesinden yakalamış, bunların bir kısmını da es geçmiştir. Mesela, “dünyada hiçbir kuvvet tarafından değiştirilemeyen ezelî ve ebedî hukuk prensipleri”nin kaynağı bahsine pek yanaşmaz. Diğer yandan, içinde bulunduğumuz şartlar da, Taşer’in çizdiği Anadolu tablosunu hatırlatmaktadır ve buna bağlı olarak Devlet Ana’nın zaman tablosunu… Taşer’in mevzua dair fikirlerinin özü de şu ifadesinde çekirdek halinde vücut bulmuştur:

Türk’ün devlet kuruculukta verdiği en büyük eser, en ahenkli yapı Osmanlı Devletidir.” (7)

Taşer’in bu ifadesi, bir nevi Büyük Doğu düşüncesinin, “devlet ve milletimizin büyük çapa ermiş” ifadesinin yansıması olarak kabul edilebilir. Kemal Tahir’in Devlet Ana romanının fikri değerlerinden birisi de, bu “büyük çapın” sırrını roman kudretiyle verme cehdini göstermesidir. Mustafa Necati Sepetçioğlu merhumun Konak ve Çatı isimli birbirinin devamı iki romanıyla, yine merhum Tarık Buğra’nın Osmancık romanı da farklı farklı eksi ve artılarıyla, edebî değerinin yanında bu çerçeveden de kıymet bulurlar. Bu dört romanı art arda ve mümkünse mukayeseli olarak okumakta yarar vardır.

Yine Devlet Ana’ya dair söyleyeceklerimize dönersek…İkinci bölümün Ahilik oyunu ile açılması, Ahiliğin ahlâkî olarak prensiplerinin oyun ile verilmesi çok güzel ve yerindedir.

“- Selam olsun!

Gelmekliğimiz yol için… Durmaklığımız yol için… Söylemekliğimiz yol için… Gelmiş geçmiş, gelip gelecek pirler, erenler, derviş savaşçılar, Rum gazileri, Rum Abdalları, Rum Alplari, Rum Bacıları ruhuna huuuu!” (s. 91)

Bu şekilde bir girişle, Ahiliğin gayesi, toplumun her kesimini kuşattığı mesajı verilir.

“-Dargınlarımız barıştı mı?

-Barıştı.

-Helallik alınıp verildi mi?

-Verildi.” (s. 91)

Diye de ahiliğin barışı, kardeşliği idealize edişi vurgulanır.

“-Ahiliğin açığı kaçtır?

-Dörttür.

-Say gelsin!

-Eli, yüzü, gönlü, sofrası…

-Kapalısı kaçtır?

-Üçtür.

-Say gelsin!

-Gözü, beli, dili…

-Gözü kapalılıktan murat nedir?

-Kimsenin suçunu ayıbını görmemektir.

-Ekmek yemekte kaç edep vardır?

-On iki…

-Say gelsin!

-Oturdukta sağ dizi dikilip sol dizi altına ala… Lokmayı önce sağ avurdu ile çiğneye… Küçük lokma ağızlaya… İki elini yağlatmaya… Ağzından akıtmaya…

-Yere dökmeye, ağzı dolu iken konuşmaya…

-Kimsenin lokmasına bakmaya…

-Başını kaşımaya…

-Yemeğin iyisini konuğa bıraka…

-Yemekten önce elini yıkaya…

-Tamam! Ya söz söylemekte kaç edep vardır?

-Dört edep vardır.

-Say gelsin!

-Sert söylemeye ki ağzından tükürük saçmaya… Bir kişi ile söyleşirken başka yere bakmaya… “sen- ben” demeye, “siz-biz” diye… Elini kolunu sallamaya…” (s. 92-93)

Görüleceği üzere adâb-ı muaşeret ve ahlâkî kurallar en ince ayrıntısına kadar verilmiştir. Batının ancak 15. Asırdan sonra öğrendiği kurallardır bunlar.

Yola gireceklerin bir çeşit sınava tabi tutulması, öyle gelişi güzel herkesin ahiliğe kabul edilmediğini gösterirken, ancak ahlâkî olarak yüksek kişilerin oluşturduğu bir topluluk olduğu vurgusu da yapılır.

Ahilik müessesesinin; evvela iktisadî olarak bölgeye bir istikrar getirdiği, göçebe hayattan, yerleşik düzene geçmede Türkler için çok büyük faydalar sağladığı, Anadolu’da bulunan önceki ahali ile Türkler arasında hayatın tüm sahalarında bir denge unsuru olduğu da muhakkaktır. Ve Selçukludan bu yana uygulanan bir sistemdir. Özü itibarı ile adalete, erdemli ve ahlâklı olmaya dayanır. Temelinde de İslâm Ahlâkı ve şeriatı vardır. Romanda bu şekilde net olarak verilmemişse de olayların anlatılış şekli, karşılıklı konuşmalarda mevzuların verilişinden İslâm ahlâk ve iktisat ruhunu görmek çok zor değil. Ahlâk ile iktisadın birbirine bakan yanlarına ve ekonomik seyrin Batı’dan çok farklı olduğuna da bu şekilde dikkat çekiliyor. Batı’da ekonomik seyir hep sömürgeci bir anlayışa dayandığı için –hâlâ da öyledir– Kemal Tahir bu romanı ile ATUT (Asya tipi üretim tarzı)’nın bir nevi nasıl olduğunu, ana kaynağa tam olarak inemese de, onu tezahür planında ve tarihi seyir içerisinde vermiştir.

Devlet Ana’nın iki oğlu vardır. Biri savaşçı –Demircan–, ikincisi ilim tahsil eden Molla Kerim.  Devleti oluşturan ve devamlılığını sağlayan en önemli iki unsur, romanda oluşturulan iki karakter ile–kılıç ve kalem– oldukça iyi verilmiştir. Romanda altı çizilecek bir husus da, konuyla alâkalı olarak kalem ehlinin de iyi birer savaşçı oldukları vurgusudur. Roman umumî çerçevede Osmanlı’nın kuruluşunu hikâye ederken, hususî kahramanlar etrafında da, Molla Kerim’in, Şövalye Notüs tarafından kalleşçe öldürülen ağabeyi Demircan’ın intikamını almak üzere, anası Bacı Bey’in de iradesiyle nasıl Kerimcan’a dönüşüp, iyi bir savaşçı olabildiğinin hikâyesidir. Nitekim roman, Kerimcan’ın bütün bu olanların ardından daha güçlü bir şekilde Molla Kerim olmasıyla son bulur.

Devlet’in “baba” olarak değil, “ana” olarak sembolize edilmesi; “gücü” temsil etmesinin ötesinde, şefkat ve merhameti çağrıştırması, herkesi kendi bünyesi içinde kucaklayıcı olması bakımından da hoş ve yerinde olmuştur. Ayrıca romanda “Bacı Bey” karakteri ile Türk toplumunda kadının ne kadar değerli ve önemli bir yere sahip olduğunun vurgusu yapılırken, iyi birer savaşçı olduklarının da altı çizilmiştir.

“Rum Bacılarından başkan seçildi seçileli, “Bacı Bey” diye çağrılan Devlet Hatun, uzun boylu, geniş gövdesiyle sanki Söğüt’ü depreme vererek geliyordu. Körpeliğinde ne kadar yakıcı güzel olduğu, iri kara gözlerinden, çekme burnundan, hiç örselenmemiş etli dudaklarından belliydi. Ok atmakta, mızrak savurmakta, binicilikte değme savaşçılardan geri kalmaz, hele korkmazlıkta çoğunu yaya bırakırdı.” (s.120)

Batı bu mânâda böyle bir şeyi hayal dahi edemez. Dervişinden ozanına, çocuğundan yaşlısına, şeyhinden müridine kadar, toplumun her katmanından insanların nasıl ortak bir gayeye hizmet ettiğini… Ki bu gaye, Kemal Tahir’in de söyler gibi olup söyleyemediği Allah ve Resûlü davasıdır. Yeryüzünde ayak basılmadık zerre toprak, ulaşılmadık tek bir insan kalmayana kadar, sancağı en yükseğe dikme gayesidir. Yazar doğrudan bu şekilde vurgu yapmasa dahi, var olma sebeplerinin o ortak gaye olduğu hakikati gayet net bir şekilde romanın bütününde hissedilebilir. Bir milletin bütün unsurları ile aynı hedefe yönelip, bu istikamet doğrultusunda tek yumruk olması… Milletleri “millet” yapan bu özellik hiçbir ulusta Türklerdeki kadar belirgin olmamıştır. Dervişleri, ozanları bu gaye uğruna adeta tüm Anadolu’da bir istihbarat ağı kurmuş gibidirler. Çocukları oyunlarını bu gayeye göre kurup, oynarlar; kadınları bu gaye uğruna büyük bir sevgi ve onurla Bacı Bey olur. Bütün bunlar fetih ve fütuhat anlayışı ile ancak bu derece mânâlı kılınabilir.

Son olarak romandan çok önemli olduğunu düşündüğümüz bir hususu naklederek yazımızı sonlandırıyoruz. O günkü siyasî konjonktürün, ekonomik ve toplumsal problemlerin, devleti kuranlar tarafından çok ustaca tespit edildiğini, olumsuz şartların birer “sıçrama tahtası” olarak görülüp, müspet anlamda “faydaya tahvil” edildiğini, Osman Gazi ile Şeyh Edibali’nin konuşması olarak verilen şu bölümden süzebiliriz:

“Anadolu’yu bırakacağım şimdilik… Benim gördüğüm, tez vakitte gidicidir.  Moğol… Çünkü Moğol’un düzeniyle de uyuşmaz bizim Anadolu toprağı… Eski Yunan’ın, Roma’nın düzeniyle de uyuşmamıştır çünkü… –Rahatça gülümsedi–; Bizim gazi beylikler çabalasın bakalım, Konya’yı ele geçirmek için… Boğuşsunlar birbirleriyle, güçten düşürsünler kendilerini boş yere… İşimi kolaylaştırsınlar! Verimli topraklara sahip olana yarar Anadolu… Tükenmez insan kaynağıdır, insanın zanaatı da göründüğü gibi köylülük değildir, devlet kuruculuğudur.

-Konya olmayınca, devlet nerede kurulacak?

-Koca tanrıya şükür, bizim Bitinya ucumuz açıktır önü… İstanbul-Tebriz yolu üstündeyiz! Tüccarımız İstanbul’a bağlıdır. Paralılarımız İstanbul’da işletir paralarını… İstanbul deniz yoludur ki, ardımızın kara yolu kesildiğine göre umut oradadır. Moğollular Konya Selçuk Sultanlığını nasıl yıktıysa, Haçlı Frenkler de, Bizans İmparatorluğu’nu öyle yıktı. Marmara kıyıları verimli topraklardır, İmparator güçsüz düştüğünden sahipsizdir. Biz fırsatı kollayacaksak, üstünde yaşayanları beslemek zorunda kalacağımız verimsiz toprakları gözetlemeyeceğiz, sahipleriyle beraber bizi de besleyecek topraklara yöneleceğiz!

-Daha mı kolay barınır, Konya’da barınamayan Müslüman, kâfirlerin içinde?

-Barınır. Çünkü suyun akarındayız burada!

-Suyun akarını görememekteyim Osman Bey oğlum! Gündoğusunu bırakıp günbatıya bakmakla nesne hâsıl olabilir mi?

-Olur şeyhim! İstanbul’un Bizans’ı, Frenk’in karanlık dünyasından kopup geldi. Ama, oranın kölelik düzenini burada tutturamadı. Tutturamayınca da “Toprak Allah’ın, İmparator kâhya, köylü kiracı” demek zorunda kaldı. İmparator’un hür köylüleri, Latin İstanbul’u basıp alınca Frenk düzeninin nasıl bir bela olduğunu görüp anlamıştır. Bu düzen köylüyü köle etmeye dayanır. Kim ister köle olmayı? Demek zorlayacaksın aralıksız! Zorlarken zorlarken n’olur adam? İnsanlıktan çıkar! İşte bu sebepten Frenk adamı, say ki, kuduz canavardır. Kahpedir, kıyıcıdır, Allah’ı maldır, dini imanı soymaktır. Irzı, namusu, utanması, acıması, sözü, yemini hiç yoktur. Bunalırsa insan eti yer, Bizans köylüsü kabul etmez bu rezilliği… Uçlara yerleştirilmiş Hıristiyan Türklerse hiç yanaşmazlar köleliğe… “ Suyun akarı” dediğim, işte budur. Bu yöneliş çok adam istemez! Kalabalıkları biriktirip köylünün başına musallat etmek zorunda değilsin. Bu zamana kadar hiç görmediği, bilmediği bir düzeni götürüp Bizans Köylüsünü şaşırtıp ürkütmek de yok! Köleliğe karşı, Frenk soygununa, zulmüne, ırk düşmanlığına karşı biz hoşgörü, dayanışma, can, ırz, mal güvenliği sağlayacağız. Alın teriyle çalışanlar bizden yana olacak ister istemez… Bizim suyumuzun akarı budur, Şeyhim, şimdilik de günbatıyadır. Frenk düzeninin gerçek sınırına dayanıncaya kadar, günbatımı bizimdir. –Bir an soluklandı, gözleri umutla, güvenle parlıyordu–; Eğer bu yolu tutmazsak, fırsatı kaçırırsak, Bitinya ucu da, her yerdeki binlerce uçlardan biri gibi, iz bırakmadan batar gider.” (sayfa: 189-190-191)

Esma TURAN – Ocak 2018

 

DİPNOTLAR:

1-Kemal Tahir, Devlet Ana, İthaki Yayınları, 12.Baskı, Kasım 2014 (Yazı boyunca eserden yaptığımız ve sadece sayfa numarası verdiğimiz iktibaslar, bu nüshadandır.)

2-Ayraç Dergisi, Ekim 2017, 96. Sayı, sayfa: 10 (Kitaplar Arasında isimli derginin Nisan 1968 tarihli nüshasından iktibas edilmiştir.)

3- Salih Mirzabeyoğlu, İBDA Yayınları, “Ölüm Odası – TARİH”, Arka kapak.

4- Zagon: Töre anlamına gelen bir kelime.

5- Öğse: Ucu yanmış odun parçası.

6- Ziya Nur, Dündar Taşer’in Büyük Türkiye’si, İrfan Yay. 5.Basım, Kasım 1991, s: 32, 33, 34

7- a.g.e. s: 32

 

http://www.adimlardergisi.com/devlet-ananin-sirri/

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*

*

Du kannst folgende HTML-Tags benutzen: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>