dogu-kudus-derken-sevr-i-dusundunuz-mu

“DOĞU KUDÜS” DERKEN SEVR’İ DÜŞÜNDÜNÜZ MÜ? – Suat KÜRŞAT

Başlığa konu olan soru günlerdir aklımda. Çok değil, bir asır evvel yaşadıklarımız ne idi? Ben o gün yaşasaydım ne yapardım? İki kuşak evvelim bu durum karşısında nasıl bir tavır takındı? O günün şartlar neyi gerektiriyordu?


Anadolu ahalisi emperyalistlerce dayatılan fiili duruma ve şartlara boyun eğmemiş, direniş silâhını kuşanmıştı. Cihan Harbi bitmiş, akabinde şartları ağır bir müterake imzalanmıştı. Müterake şartlarından, ”İtilaf devletleri güvenliklerini tehdit edecek bir durum ortaya çıkarsa, herhangi bir stratejik noktayı işgal edebileceklerdir.” maddesine dayanarak asıl hedeflerini uygulamaya koymuştu. Ne yapacaktı bunca yıl savaş görmüş, örselenmiş ahali? “Şartlar bunu gerektiriyor!”, “Anlaşmalara sadık kalmalıyız!”, “Adamların güvenliklerini tehdit etmişiz ki maddeyi uyguluyorlar!”, “Biz kazanımlarımıza bakalım!” mı diyeceklerdi?


Ne diyordu bu fiilî duruma millet? Köy köy, kasaba kasaba ne konuşuluyordu acaba; şöyle bir tahayyül ettim…


Yemen, Filistin, Kafkasya, Çanakkale… Cephelere canını gönderen Anadolu kadını ne diyordu?


– “Erimi Yemen’e verdim, ağabeyim Sarıkamış’ta kaldı. Bir evlâdım var onu da bugün veririm, yeter ki düşmesin Anadolu!”


Peki teslimiyetçiler ne diyordu;
– “Şartlar buna müsait değil,hem imzaladığımız müterake ne olacak, gücümüz belli, ya silâhımız var mı?”


Kadın:
– “Erler cepheye gider, biz elbise diker, gerekirse silâh yaparız!’”


Teslimiyetçi:
– “Ne ile yapacak da karşı koyacaksın yedi düvele kadın?”


Kadın vakar ile:


– “Kap kacak da mı yok bre korkak, şu dağlar odun da mı vermez ateş yakacak, taşın mı yok ocak kuracak?”


Teslimiyetçi biraz öfkeli:
– “Hökümetimiz imza koymuş, şartlar bunu gerektirmiş, hem cihân devletleri seninle masaya oturmuş, bu bile zaferdir yetmez mi?” diyerek alaycı bir tavırla, “hem silâh taşıyacak öküzün mü var ki kadın?”


Kadın başını göğe değdirircesine kaldırıp:
– “Şu tarlayı sürmek için sabana kendimi koşarım da cephedeki erlere cephane taşımak için koşmam mı? Dağ odun verir yakarım, kabımı kacağımı eritir silâh yaparım, mermi yaparım; şu ağaç araba olur, kendimi koşar, cephede erleri silâhsız komam, aç komam!”


Bu konuşma sürerken minareden ses yükselir “Allahuekber, Allahuekber… Hayya alel…”


Erkekler camiinin içinde kadınlar dışında, en ön safta komutanlar, ahalinin ileri gelenleri; ihtiyâr imam kalabalığa seslenir:
– “Ey Ümmeti Muhammed!
“Biliriz şartlar ağır, düşman kavi, lâkin bu hâle razı olmak Müslüman işi midir?”


Aynı homurtular camide de çıkar, teslimiyetçiler:
– “Anlaşma ne olacak, elbet Anadolu bizimdir; lâkin bugün gücümüz bu kadardır!”


İmam efendi bu homurtulara öfkelenir:
– “Ne demek gücümüz buna yeter? Belinde silâhın yok mu? Son mermini atarsan süngün de mi yok? Süngün yoksa elin de mi yok? Verecek canın yok mu şu mukaddes yolda?”


Cami ”Allahuekber” nidaları ile yankılanır…


Belki buna benzer konuşmaların geçtiği bütün Anadolu, aynı aşk ve vecd ile köy köy, kasaba kasaba kuşanır inancını yeniden. Emperyalistlerin dayattığı fiilî durumu kabullenmez ve işgâlin her türlüsüne baş eğmez…


Tarihler 10 Ağustos 1920’yi gösterdiğinde Sevr antlaşmasının imzalandığı haberi Anadolu’ya gelince tepki ne oldu acaba? Mondros’tan bugüne ortaya çıkan yeni fiilî duruma razı mı olacaktı cepheye mermi taşıyan kadın? Batı’yı, Doğu’yu, Güney’i işgal eden güçlere, ”bu şartlarda en azından iç Anadolu’yu kurtardık, Osmanlı-Türkiye iç Anadolu’da bağımsız bir devlet olarak tanınmalı” mı diyecekti?


Gazeteler, “Anadolu bizimdir” manşetleri atıp, küçük puntolarla, “İstanbul başkent olarak tanındı. İç Anadolu bize bırakıldı!” diye mi geçiştirecekti? Hem İzmir Smirni olsa ne olacak, İstanbul Osmanlı’nın başkenti olacaktı, şartlar bunu gerektiriyordu! Ya bütün Anadolu işgâl edilse daha mı iyi olacaktı? Sevri kabul etmemek, direnmek, bütün Anadolu’nun düşmesini sağlayacak bir ihanet olmaz mıydı? Gücümüz belliydi, bu büyük kazanımları görmeyip direnmek de neyin nesi?


Antep’i Fransız’a versek ne olur? “Anadolu bizimdir”, lâkin bugün gücümüz Sivas’a yetmektedir!


“Allahuekber! İstanbul başkent olarak tanındı. İç Anadolu bize bırakıldı. Bu büyük bir zaferdir!” naraları atıp sevinecek miydik?


Velhasıl, Anadolu ahalisi ne Mondros’u ne de Sevr’i fiilî bir durum diyerek sineye çekmiş, ne de Anadolu’nun parçalanmasına razı olmuştur. Aşk ve vecd ile kuvveden fiile şartları değiştirmiş ve mevcut halini kotarmıştır. “Batı Anadolu’yu Yunan’a bırakalım, gücümüz iç Anadolu’ya yetmektedir” dememiş ve işgâle boyun eğmemiştir. O gün Batı ya da Güney’in işgâline razı olsalardı bugün ne İstanbul kalırdı ne de Ankara!

Suat KÜRŞAT

http://www.adimlardergisi.com/dogu-kudus-derken-sevri-dusundunuz-mu/

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*

*

Du kannst folgende HTML-Tags benutzen: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>