dunya-ulke-iktisad-icitmai

DÜNYADA VE ÜLKEMİZDE İKTİSADÎ VE İCTİMÂÎ YIKIM – Suat KÜRŞAT

Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu iktisadî sistemi ele alırken, ”Her medeniyetin, kendisini temin eden değerler sisteminin biçimlendirdiği bir iktisadî yapısı vardır; yani, değerler sistemidir iktisadî yapıyı biçimlendiren.” (*) der. Uygulanan iktisadî sistemin kimliği aynı zamanda medeniyetin kimliğidir. Uygulama plânında idarecilerin medeniyet anlayışı, hâlihazırda tatbik edilen iktisadî sistemin muhtevası ile ölçülebilir. Buna göre, teoride Marksist bir ideolojiyi savunan siyasî kadroların pratikte kapitalist bir iktisadî modeli uygulamaları, sahip oldukları değerlerin –iddialarının aksine– uygulanan sistemin kendisi, yani kapitalist-sermaye merkezli olduğunu söyleyebiliriz.

Bugün ülkemizdeki iktidar sahipleri, hatırlanacağı üzere, AB’ci yanları ile Batı’ya doğru, yeni Osmanlıcı yanları ile de doğuya doğru sınırların kalkacağı propagandasını yürütüyorlardı. Bu iki propaganda ile kitlelere bir ölçüde sınırsız bir toplum modeli sunuyorlar, dileyen dilediği zaman Paris’e gidip Avrupa’da, dileyen ise Şam’a, Kahire’ye gidip atalarının topraklarında hür gezebilecekti. Lâkin bir şeyler yolunda gitmedi, Doğu’da beton duvarlar, Batı’da dikenli tel örgüler eskisinden daha aşılmaz sınırlar inşa etti.

Şimdi, girişte belirttiğim iktisada bakış ile sınırlar arasında bir bağ kuramayabiliriz, aceleci olmadan düşünmeye devam edelim. Bugün mesele, ülke sınırlarının Batı ya da Doğu’ya açılması değil, ülke içerisinde oluşan sınırların fark edilmiyor oluşu. Bugün ülkemizde uygulanan iktisadî ve ictimâî programın önümüze getirdiği en önemli sorunlardan biri, güvenlik ve gelecek endişesi ile başta İstanbul gibi büyükşehirler olmak kaydı ile Anadolu’nun her köşesine yayılan ”orta sınıf gettolarının” giderek artmasıdır.

Bugün, insanımız, nesillerini kurtarmak ve güvenlik endişesini gidermek için, çoğunlukla iktidar medyasında pazarlanan ve alt gelir sahiplerinin ulaşmasının mümkün olmadığı korunaklı sitelere kaçmaktadır. Bu kaçış, bir kurtuluş olarak ve maddî imkânı yeterli olanlar için değerlendirilmesi gereken bir fırsat olarak görülmektedir. Ramazan ayı içerisinde mahalle bakkalından iftarlık alırken, bakkal ile bir mahalle sakini arasında geçen konuşmada bu kaçışa tanık oldum. Çocuklarının okul çağına geldiğini söyleyen mahalle sakini, şehrin bir başka semtinde, güvenlik duvarları ile çevrilmiş bir sitede kiraladığı dairede ikâmet edeceğini ve, ”bu mahallede gelecek yok abi” diyerek nesli koruyabilmek için kurtuluşun bu gettolara yerleşmekte olduğunu beyan ediyordu.

Bu kaçışı tetikleyen ana etkenlerden biri, mahallelerde suç oranlarının artışı ve özellikle uyuşturucu maddenin, en temel gıda maddelerinin temini kadar kolay temin edilmesi ve gençlere sunulmasıdır. Bu işler o kadar aleni yapılmaktadır ki, bir başka mahalle sakini de sokağa gelen araçlardan gençlere verilen uyuşturucuları fotoğraflamış ve hemen her sokakta bu manzara normalleşmiştir. Ülkeyi idare edenlerin televizyon ekranlarında, ”bacağını kırın” şovlarının sokaklarda bir karşılığı bulunmamaktadır.

Güvenlik ve gelecek endişesi, orta sınıf olarak nitelediğimiz öğretmen, doktor, avukat, mühendis veya ticaret erbabı gibi meslek dallarından geçimini sağlayan ailelerde (daha doğrusu toplumun okumuş kesimi), çevresi dikenli teller ya da kalın ve yüksek duvarlar ile örülü, kapısı sınır muhafızlarının kontrolünde, içerisinde özel güvenliğin olduğu, daha dar fakat güvenli gettolara kaçışı hızlandırdı. Bu kaçış, iktisadî programını betona indirgeyen sistemin kredi destekli beton satışını hızlandırarak yeni zengin sınıfının oluşmasında pay sahibi olduğu gibi toplumun büyük çoğunluğunun suç ve güvensizlik ile başbaşa yaşamasını beraberinde getirdi.

Bugün, özellikle iktidar nimetinin iktisadî payından kendisine düşeni kapmakta yarışan medyada yayınlanan reklamların neredeyse yarısı, aylık taksidi asgarî ücretten bazen kat kat yüksek olan bu gettoların pazarlanmasına tahsis edilmiş olmakla paralel, gelir adaletsizliği ile beraber kültürel farklılaşmada da pergelin açısının artmakta oluşuyla toplumun bölündüğünü üzülerek müşahede etmekteyiz.

Zygmunt Bauman, güvenliğin, toplulukların diyalog koşulu olduğunu belirtir. ”Onsuz toplulukların birbirlerine açılıp, hepsini zenginleştirecek bir iletişimin başlaması ve birlikteliklerinin insaniyetini artırması ihtimali çok düşüktür.”(**) der. Medeniyet anlayışlarının yansıması olarak tanıklık ettiğimiz iktisadî programlarında, iktidar sahiplerinin bu diyalog kopukluğunu bilinçli ve sistemli şekilde oluşturduğunu ve bundan iktidarlarının devamlılığı için iktisadî ve siyasî açıdan menfaat sağladıklarını söyleyebiliriz. Toplum içerisinde okuyarak meslek edinip gelir elde eden sınıfı, gettolarda konforları ile korumak, toplumun diğer kısmını ise şehrin güvensiz bölümünde korumasız bir yaşam zorunluluğu ile retorikle, hamasetele idare ederek iktidarlarının devamlılığını sürdürmek.

Giderek daha da belirginleşen bu sınırlar, gelir adaletsizliğinin yanında kültürel farklılaşmayı da beraberinde getiriyor. Gettoların dışında yaşamak zorunda kalan toplumun büyük çoğunluğu ile bu orta sınıf arasındaki tek bağ kurumlardan ibaret oluyor. Bu hâl, henüz açığa çıkmayan bir öfke birikimini ve nefreti perdeliyor.

İktidar sahiplerinin on altı senedir uyguladıkları medeniyet anlayışlarının yansıması olarak iktisadî programları, zayıfların ezildiği, güçlünün hürriyetinin teminatı olan Liberalizm ve sermayenin gücünü koruyan, sermaye diktatörlüğü-Kapitalizm olarak görüntü verirken, bu görüntü ile beraber toplum içerisinde kesimler-sınıflar arası bölünmenin derinleşip, sınırların keskinleştiğine şahit olmaktayız.

Mütefekkir’in, ”Hangi hayat tarzı?” sorusuna cevabını vermeden evvel vazifemizi tarifen; ”Her ekonomik sistemin temelinde bir doktrin, bir düşünce vardır. İnsanların, düşünceleri, kötü veya iyi diyerek yaptıkları değerlendirmelerden doğan inançlar, moral ve ahlâkî kurallar, gelenekler ve bunlara dayanarak hazırlanmış kanunlar, ekonomik sistemlerin müesseselerini hazırlarlar ve oluştururlar. Böyle olunca, her ekonomik sistemin müesseselerini, işleyişini, gelişim ve geleceğini incelemeden önce bu sistemlere temel teşkil etmekte olan düşünceleri, başlangıçlarından itibaren gözden geçirmek gerekir ki, bu mesele bize, mihraksız bir “ekonomi” anlayışı yerine, ekonominin dayandığı “tez”i bildirme borcunu yükler.” (***) tespitini iyi anlamalıyız. Bu tespiti iyi anlarsak, bugün ülkemizde uygulanan liberalizmin ana vatanında (Batı) liberalizme karşı yükselen tepkiyi de anlayabiliriz. Dünyaya yıkım ve adaletsizlik getiren bir sistemin ülkemize huzur getirmeyeceğini de anlayabiliriz.

Nancy Fraser, neo-liberalizme karşı halklarda büyüyen tepkinin resmini şöyle çiziyor; ”Donald Trump’ın seçilmesi, neo-liberal hegemonyanın çöküşüne işaret eden bir dizi çarpıcı politik başkaldırıdan bir tanesiydi. Benzer başka olaylar arasında, Birleşik Krallık’taki Brexit referandumu, İtalya’da Renzi reformlarının reddedilmesi, ABD’de Bernie Sanders’in Demokrat Parti’nin adayı olarak ön seçimlere katılması ve Fransa’da Ulusal Cephe’nin yükselişi sayılabilir. İdeolojileri ve nihai amaçları bakımından farklılıklar gösterseler de, bu seçmen başkaldırılarının ortak bir hedefi var: Hepsi şirket küreselleşmesini, neo-liberalizmi ve bunların savunucusu olan politik kurumları reddetmekte. Tüm bu hareketlerde, seçmenler günümüzdeki finansal kapitalizmin karakteristik öğeleri olan kemer sıkma politikalarına, serbest ticarete, yıkıcı borçlanmalara ve düşük ücretli, güvencesiz işlere Hayır! diyor. Bu seçmenlerin oyları da, kapitalizmin bu tarzının içinde bulunduğu nesnel yapısal krize muadil olabilecek öznel politikaları temsil ediyor.”(****) Bu resimde özellikle Batı’da yükselen liberal politikaların getirdiği yıkıma her ülkenin kendine has politik tepkilerinin sonuçlarını görüyoruz. Henüz kemer sıkma politikalarının başlamadığı fakat serbest rekabet adı altında iktidar yandaşlarının devletin olanaklarını sınırsız ve ölçüsüz kullandığı, borcu borç ile kapatma hesapsızlığı ile tefecilerin kapısında Londra asfaltlarının eskitildiği, milyonlarca insanın geçimini sağladığı asgarî ücretin yoksulluk değil açlık sınırının kat kat altında olduğu ve yetersiz beslendiği, barınak sıkıntısı çektiği ülkemizde, on altı yıldır bu yıkıcı ve yok edici iktisadî ve siyasi yapının uygulayıcılarına dünyadaki örneklerinde olduğu gibi bir dip dalga şeklinde tepki artmaktadır.

Son olarak, uyguladıkları iktisadî program ile hayat tarzlarını denk ve aşikâr gördüğümüz günümüz iktidar sahiplerine, ”Hangi hayat tarzına ait ekonomi? Bizim için ne olduğu malûm; İslâm!” (*****) diyen Mütefekkir’in cevabı ile ülkemizde ve dünyada oluşan büyük yıkım ve düzensizlikten kurtuluşun yine bu cevapta olduğunu hatırlatmayı bir sorumluluk olarak görmekteyiz.

* İktisat ve Ahlâk -İktisada Giriş- Salih Mirzabeyoğlu

** Cemaatler -Güvenli Olmayan Bir Dünyada Güvenlik Arayışı- Zygmunt Bauman

*** İktisat ve Ahlâk -İktisada Giriş- Salih Mirzabeyoğlu

**** Büyük Gerileme -Zamanın Ruh Hali Üstüne Uluslararası Bir Tartışma- Hazırlayan: Heinrich Geiselberger / Nancy Fraser’in ilgili yazısı

***** İktisat ve Ahlâk -İktisada Giriş- Salih Mirzabeyoğlu

http://www.adimlardergisi.com/dunyada-ve-ulkemizde-iktisadi-ve-ictimai-yikim/

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*

*

Du kannst folgende HTML-Tags benutzen: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>