düsünce-tarihi-salih-mirzabeyoglu-büyük-muzdaripler-adimlar

DÜŞÜNCE TARİHİ – Salih Mirzabeyoğlu

(İlk insan, soğumuş lâv kayalarının üstüne çıkıp çevresine bakınca, kendisine göre değerlendirdiği iki şey gördü: Kendisinden aşağıda olanlar ve kendisinden yukarıda olanlar… Kendisinden aşağıda olanlara aldırmadı ama, kendisinden yukarı olanlardan ölesiye korktu. Uçsuz bucaksız bir tabiatın ortasında ne kadar yalnızdı. Gökler gürlüyor, şimşekler çakıyor, yıldırımlar düşüyor, kendisinden pek güçlü hayvanlar saldırıp parçalıyorlardı. Kendisinden yukarıda olanların en üstünde gök vardı. Artık, yüzyıllar boyunca korkacaktı bu gökten, saygı duyacaktı bu göğe. Öylesine bir saygıydı ki bu, gelecek kuşakların en akıllıları bile kendilerini bundan kurtaramayacaklardı. Milyonlarca yıl, “yücelik, tamlık, güçlülük” ölçüsünü mavi ellerinde tutacaktı gök. Gök ona bağırıyor, parmağını sallıyor; onu boğmak için sağanaklarını, onu yakmak için yıldırımlarını gönderiyordu. Ona yalvarır, tapar, yaltaklanırsa belki kendini korur da.)

İşte gûya “din düşüncesi” veya “düşünce tarihi” diye çırpıştırılan ve gide gide kabak çekirdeği seviyesine inen ilmî (!) ve felsefî (!) görüşlerin hemen hemen özeti bu… Bir 18. yüzyıl düşünürü (!), Volney (1757-1820), gök ölçüsünün hikâyesini, hikâyesine bayılanların tercümesiyle şöyle anlatıyor:

- “İlk insanların hiçbir düşünceleri yoktu. Önce kollarını, bacaklarını kullanmasını öğrendiler. Gittikçe, babalarının tecrübelerinden yararlanarak geliştiler. Yaşama araçlarını sağlama bağladıkça zekâları, ilkel ihtiyaçlar zincirinden kurtularak dolayısıyla anlamalara, netice çıkarmalara (istidlâllere) yöneldi. İnsan zekâsı, giderek, mücerret ilgileri kavramak gücünü de kazandı. Yeryüzünde kendilerinden başka birçok varlıklar kaynaşıyordu, bu varlıkların çoğu karşı gelinmez nitelikte güçlüydüler. Ateş yakıyor, gök gürlemesi ürkütüyor, su boğuyor, yel sürüklüyordu. Uzun yıllar bu etkilerin sebeblerini düşünmeden katlandılar. Bütün bunların neden böyle olduklarını anlamak isteyen ilk insan şaşkına döndü. Sonra, şöyle düşünmeye başladı: Onlar kendisinden güçlü, kendisinden üstündüler. Tanrı düşüncesinin temeli budur…”

İnsan böyle şeyleri fikir diye yazabilmek için bilmem ne kadar arsız olmalı!..

“Felsefe”nin, başıboş arayış müessesesi olarak nitelenişi malűm… Bu malűmu hatırlatmamızın sebebi, “felsefî düşüncenin nerede başladığı” meselesi hakkında birkaç çizgi göstermeden önce, onun “hikmet sevgisi” anlamı yüzünden sadece başıboş arayışa değil, İslâm’ın gerçek dinler tarihi boyunca görünüşüne nazaran “bağlı düşünce”ye de âit oluşu yönündendir… Yâni, biz, başıboş arayışı gösteren felsefe ile bağlı düşünceyi gösteren hikemiyat arasındaki farkı işaretlerken, bir nevî, “düşünce tarihi”ni din dışı bir anlayışa bırakanların veya böyle anlayanların düştüğü yanlışlığa düşmeyelim… Bu ikazdan sonra mesele:

- “Felsefî düşüncenin ilk defa nerede ve nasıl başladığı hususunda çok eskiden beri tartışmalar yapılmıştır. Modern felsefe tarihçilerinin çoğunluğu diyorlar ki, felsefenin başlangıcı, İlkçağ filozoflarıdır.”

Gerçekte bu telâkki, milâdî 3. asrın sonları (veya 4. asır başlarında) yaşamış olan Diyojen Laertius adlı klâsik fikir tarihçisine kadar uzamaktadır. Eseri günümüze ulaşan ve bellibaşlı Avrupa dillerine mükemmel şekilde tercüme edilen bu klâsik müellif şöyle diyordu:

- “Çoğu zaman felsefenin yabancı ülkelerde (Doğu ülkelerinde) ortaya çıktığı iddia edilmiştir. Nitekim Aristo, (M.Ö. 384-322) ve Sotyon (M.S. 2. asır) diyorlar ki, İrân’da Mecusîler, Babil’de Kaldeliler ve Hindistan’da jimnosofist-çıplak filozoflar, felsefenin kurucusudurlar.”

Görüldüğü gibi, klasik fikir tarihçisi D. Laertius, felsefenin ilk defa Yunanlar tarafından başlatıldığını ve bunun aksini ileri süren Aristo gibi filozofların kesinlikle yanıldığını iddia etmektedir. İşte onun bu telâkkisi, kendi kültür kaynaklarını Yunan ve Lâtin medeniyetine bağlamış olan Avrupalı araştırıcılar tarafından reddedilmektedir. Nitekim daha geçen asırda (19. asır) yetişen bazı felsefe tarihçileri, İlkçağ filozoflarının kendi bilgi ve görüşlerini arttırmak üzere Doğu ülkelerine seyahat ettiklerine dikkat ederek, orjinal ve ilk olduğu sanılan eski filozofların, çoğunlukla Doğu felsefelerinden etkilendiklerini isbat edecek eser ve yazılar yazmışlardır.

Bu noktaya işaret eden yeni felsefe tarihçilerinden Karl Vorlaender şöyle diyor:

- “19. asırda Roeth ve Gladisch gibi araştırıcılar, İlkçağ felsefesi ile Ortadoğu ve Uzakdoğu milletlerindeki felsefî düşünceleri, (Almanca kitab ve makaleler hâlinde) birbiriyle mukayese ederek aradaki benzerlikleri ortaya çıkarmışlardır. Meselâ Roeth, “Batı Felsefemizin Tarihi” adlı (1846-1858) iki ciltlik Almanca eseriyle, Gladisch ise Almanca makaleler hâlinde 1841’de “Pythagorcular ve Çinliler”, ardından 1844’de “Empodokles ve Mısırlılar”, nihayet 1859’da “Heraklitos ve Zerdüşt” ve sonra “Anaksogoras ve İsrailliler” isimli yazılarıyla (şübhesiz ki aradaki benzerlikleri biraz mübalağa ederek), İlkçağ filozofları ile onlardan daha eski bir geçmişe sahib görünen Doğulu düşünürler arasında bir kültür bağlantısı kurmağa çalışmışlardır.”

Bu çeşit araştırmalar ve bunları haklı gösterecek tarzda İlkçağ filozoflarının Ortadoğu, hattâ Uzakdoğu ülkelerine giderek felsefe öğrenmeleri, Yunanların felsefeyi başlatan millet olarak kabul edilmesini güçleştirmektedir. Ne var ki, Batılı felsefe tarihçilerinin çoğunluğu tarafından benimsenen görüş, artık her yerde âdeta tartışmasız kabul edilmeğe başlamıştır.

Batı’nın, eski Yunan’a mahsus bir orjin ifâde eden düşünce fışkırışı bakımından işi kendisine bağlamasının anlaşılır bir yönü vardır; bütün mesele, orjinal bir keşif ve buluşla, sıradan arasındaki farkta… Bu fark da, aslında her keşif ve buluş ifâde eden veya iddia edilen yerde, sıradanlar lehine kapanan bir gevezeliğe döner… Demek oluyor ki biz, eski Yunan fışkırışının bir “orjin” ifâde edişini bir “bedahet” olarak kabul ediyoruz; ve o günden bugüne, kendine mahsus mevzuu ve sistematiği kalmamış ve birbirini iptâl ede ede ilerleyen bir süreç olsa da, -ki bugün kalmamıştır-, sözkonusu tarihî kültün kendine maleden bir bünye olduğunu tesbit ederiz. Bu tesbit, kabule bağlı olmama şartı ile onun hâkimiyetinden bellidir. Bu bellilik, bugün onun motoru durmuş ama evvelki hızının saikiyle duracağı noktaya doğru ilerleyen otomobil hâlinde de var; ayrı mesele.

İşin aslında, Batı’ya mahsus “felsefe” ile, bu felsefeyi “düşünce tarihi” olarak değerlendirip değerlendirmeme meselesi yatıyor: “Düşünce tarihi” ile “felsefe tarihi”ni birbirinden ayırmak veya Batı’da “felsefe tarihi” ile “düşünce tarihi”nin aynı şeyi ifâde ediyor oluşuna nazaran onun içinde sözkonusu tefrike dikkat ederek mânâları yerli yerine oturtmak gerek.

Birkaç çizgiyle işaretlediğimiz uyduruk “din ve düşünce tarihi” derlemesi bile, ne kadar hamaratlık yapılırsa yapılsın, tersinden, “insanlığın” Batı merkezli bir yörüngede oluşmadığını göstermektedir. “İnsanlık” derken “keyfiyet”i, “oluşmak” derken “tekâmül”ü kasdettiğimizi belirterek, kısaca bunun üzerinde duralım:

“Amerika’nın keşfi”… “Afrika’nın keşfi”… Amerika veya Afrika, Avrupalılar tarafından keşfedilmiş ve varlığı ortaya çıkarılmış değildir; Avrupalılar oralara gitmeden önce de oralarda insanlar yaşıyordu, hem de binlerce senedir. “Keşif” lâfı, olsa olsa, Avrupalılar’ın tanıması bakımından, “Avrupalılar için” ve bunu onlardan öğrenenler adına ve mânâsına kullanılabilir… Neredeyse onların gözüyle Asya bile Avrupalılar tarafından keşfedilmiştir de, Asya’dan Avrupa’ya gelen seyyahlar, -seyyahlar bir yana, kavimler-, saded dışıdır… Afrika sanatının veya Japon resim sanatının falan veya filân Avrupalı ressam tarafından nasıl özümsendiği bellidir de, nedense o sanatların ve meselâ Japon ressamların adı veya itibarı kayıptır; bahsederken bile, kendi için gösteren, kendinde kaybeden bir edâ… Yeri geldikçe, ilimde de, fikirde de, (teknikde de filân diye saymıyorum), Batı’nın bu sahtekârlığını göstermeye devam edeceğiz. Metod ve verimlendirme hâlinde dünya irfan yemişinin üstüne konan ve fikir ve medeniyette bir “plâstisite-kabartma” harikasını ortaya koyarken nihayet köksüzlüğün getirdiği çöküntü içindeki Batı’nın bu sahtekâr tarafını, bir nevî şu veya bu “tekâmül nazariyeleri”nin çıkışındaki birbirine geçit veren “ruhî sebeb” diye görebiliriz.

“Salih Aleyhisselâm ve Sokrat” başlığı altında göstereceğimiz usul ve metod davasına da giriş teşkil eden terkibî hükmümüz:

- “Bütün insanî iş ve verim şubelerinin ruha bağlı bir zaruretin derecelerini temsil etmesi… İhtiyaçların, mücerret ruh ve fikir ihtiyacının doğurduğu bir zaruret olması… İnsanın, bildiren olmasa bilemeyeceği… İnsan faaliyetlerinin ahlâkî karakter belirtmesi… En iptidaî toplumların bile bir kültür ve medeniyet vahdeti teşkil etmesi… Dilsiz hiçbir kültür olmaması; insanın kendisini, çevresini, topluluğunu dille tanıması ve eserlerini dile borçlu olması… Evet; bütün bu hakikatler, insanlık tarihi boyunca gelmiş bütün fikir ve medeniyetlerin, Peygamberler Tarihi’nin salkım-saçak görünüşlerini temsil etmesini açıklar!”

Ve insanlık tarihinde genel geçerli bir tekâmülden bahsedilemeyeceğini, keyfiyet vahdeti hâlinde kendi başlangıç ve düşüşüne misâl devreler bulunduğunu, kapsayıcı tarih davasının “Hakikat-i Ferdiyye” keyfiyetinde düğümlü olduğunu… “Veda Hutbesi”nde, “zaman devrini tamamlaya tamamlaya gaye noktasına erdi!” buyuran Allah’ın Sevgilisi, baş ve son arasındaki bütün devre derecelerini, devrelerin başlangıç ve bitişleri arasındaki çıkış-hakikati yerine koyuş ve çöküşleri, zamanın maksatlılığına nisbetle insanlık macerasının mânâsı olarak yerli yerine oturtandır. O, “İnsanı kendim; kâinatı da insan için yarattım” buyuran Allah’ın, “insan”dan murad ettiğidir; yâni “gaye insan”… Ve son Peygamber; Ufuk Peygamber… Bütün devirleri toplayan O’nun devrinin, “her kemâli bir zevâl takib eder” hikmeti gereği malûm şartları içinde, “Allah nurunu tamamlayacaktır, kâfirler istemeseler de” ölçüsünün vaadine tutunmuş, kemâli arama tekâmülündeyiz… Bizim çağımızın zâhiri kollayan batınî mânâsı bu!..

Herkes şunu iyice anlamalıdır: Gaye İnsan-Ufuk Peygamber ve O’nun sahâbîler kadrosu, kronolojik zaman sırasıyla “ileri, geri” tekerlemesi yapanlar anlamasa da, en üstün kültür ve medeniyeti temsil ederler… Onlar, iç âlem düzeninin hakikatini yaşayanlar… Eğer ölçü, tabiat plânındaki kemmiyet çokluğunda sanılıyorsa, bizden sonra birkaç bin insanın yaşadığı tasavvur edilen bir dünyada gökdelen dikilmesine (tabiî ki bilgisine) ihtiyaç kalmayacağı için, bizden geri olacaklar demektir(!)… Bir Sokrat, bugünkü en dangul dungul bir adamın tanıdığı eşya kadrosundaki ürünleri bilmediği için, ilkel (!) ve geri (!)… Ayıp yahu!..

İnsanlık tarihi boyunca, fert ve toplum olarak insanlık memuriyetine uygun oldukça veya olamadıkça ilerilik ve gerilik; ölçü bu… (Ki, bu ölçü çerçevesinde, ne kavim kronolojisinin müstakil bir değer haysiyeti, ne de baba evlât ilişkisi cinsinden bir irsiyet bağının imân dışı bir yerde kıymeti vardır.)… Medeniyetleri anlamanın ölçüsü ahlâk, ahlâkın hakikati de İslâm. Aksi takdirde her medeniyetin ayrı değer hükümleri ihtiva etmesinden hareketle, bunlar arasında bir derecelemeye gidilemeyeceği açık; her insan ve kültürün değer ölçüsü kendine… Bu mevzu çerçevesinde son derece zengin misâller, isteyen tarafından bulunur. Dünyaya bir “hiçlik” gözüyle bakan Budist’e; eşya kadrosundaki hevesler ne der?..

(Kur’ân, hiç şübhe yok ki, bilhassa tabiî ilimler sahasında ilme büyük bir hız vermiştir ve eğer bazı modern ilim adamlarının dediği gibi bütün modern keşiflerin kendisine borçlu olduğu “endüktif metod-kıyas metodu” onlara bağlanabiliyorsa, o hâlde modern maddî ilerlemelerin sebebi Kur’ân’dır denilebilir. (…) Müslümanlar, ilmi aramaya Allah adına koyuldular. O devirde Hıristiyanlar, İsa adına bütün eski ilmi imhâ ediyor, İskenderiye kütübhânesini tahrib ediyor ve birçok filozofları katlediyorlardı. İlim, onlar için putperestlerin sevdiği şeytan tuzağı idi, onlara “Çin’de bile olsa ilmi arayınız” yolunda bir emir verilmemişti. Yunan ve Roma ilminin elyazmaları, rahibler tarafından herkesin gözleri önünde yakılmıştı. (…) Arz yuvarlağının mihveri etrafında dönüşü, Müslüman İspanya’nın Üniversitelerinde ders programlarında yer alırken, Arzın hareketi hakkındaki Kopernik nazariyesini müdafaa ettiği için âlim Bruno, Enkizisyon Mahkemesi tarafından odun yığını üzerinde yakılıyordu. Büyük âlim Galilé işkence tehdidi altında Kitab-ı Mukaddes’te yazıldığı gibi Arzın sabit ve hareketsiz olduğunu resmen beyân ve onu imza etmeye zorlanıyordu. Bunu imza ederken, “mamafih yine dönüyor!” demekten kendini alamadığı malűmdur. Kolomb, Müslüman İspanya Üniversiteleri’nin öğrettiklerinden Arzın yuvarlak olduğunu anladı. Bununla beraber işkence neticesi sözünü geri almaya mecbur kaldı. Halife 3. Abdurrahman zamanında İspanya ve el-Memun zamanında Şark Üniversitelerinde –bilhassa bu iki hükümdarı zikretmekten maksadım onların zamanlarında tesbit edilmiş olduğu içindir- Hıristiyan ve Musevî talebeler Müslüman talebeler gibi hüsnü kabul görüyor ve bununla da kalmıyor, hükümet tarafından bütün masrafları görülüyordu; ve böylece Cenub Avrupa ve Şark memleketlerinde yüzlerce Hıristiyan talebe, papazların keyfine uymaktan kaçıp kurtulmuş oluyordu; İslâm’ın, ne bakımdan olursa olsun Hıristiyanlığa hiçbir borcu olmadığını, Hıristiyan kilisesinin âlime zulüm ve işkence ettiğini, hattâ diri diri yaktığını düşünecek olursak, modern Avrupa ilerleyişinin İslâm’a ne büyük minnet borcu olduğunu kolayca anlayabiliriz.)

İngiliz Marmaduke Pickthall’in yukarıdaki ifâdelerinin devamı:

- “Müslümanların İspanya’daki kudretli kültür hareketi, tesirini bütün Avrupa’da hissettirdi. Arab mekteblerinde tıb tahsil eden Petrus Afonsi, İngiltere’ye 1120’de Kral 1. Henri’nin tabibi sıfatıyla geldi ve Malvern Başrahibi Walcher ile Arab kaynaklarından astronomiye âit kitabları tercüme için teşriki mesai etti. Bu ikisinin müşterek gayreti İngiltere’de Arab irfanının ilk tesirini temsil eder. Bu tesir süratli oldu. Zira ondan sonra ve onun arkasından Adelard of Bath İspanya dışından Toledo’ya gelen Avrupalı ilk ilim adamı şerefini kazandı. Böylece İngiltere ile Müslüman İspanya arasında meydana gelen kültür bağlarının mühim neticeler vermesi mukadderdi, bu kültür bağları İngiltere’de yeni ilmî ve felsefî tedrisata hız verdiler; Michael Scot (1175-1232) ve Roger Bacon’un (1214-1294) başarılarına yol açtılar.”

(Scot, Toledo’ya Arabça’yı ve İslâm düşüncesini öğrenmek için gitmişti. Oksford’da Roger Bacon Arab-Aristo felsefesinin temsilcisi sıfatıyla parlak bir muvaffakiyet kazandı. Cantarbury Katedralinin Dean Chapter kütübhânelerinde 13. asırdan kalma muhteşem bir el yazması vardır: Vetus Logisa… Aristo felsefesinin Arab rönesansını takib eden devrede İngiltere’de bilinen Aristo’nun en eski şerhidir. İngiltere’den İspanya’ya giden âlimler arasında Rober of England –şöhreti 1143-, Kur’ân’ın ilk mütercimi Daniel Morley –şöhreti 1170- ve başkaları vardı. Roger Bacon’un optik üzerine olan eseri el-Hazin’in “Optik Nazariyeleri” adlı risâlesinden alınmıştı. Cabir ibn Hayyam’ın ve diğer Arab müelliflerinin kimya hakkında öğrettikleri, Albert Magnus ve Vincent of Beauvais’in ve başkalarının eserlerinde aşikâr olarak görülür… İspanya Arabiyatçılarından Julian Ribera’nın son zamanlarda İspanya’daki İslâm medeniyetinin İberya Yarımadası’nda ve Avrupa’da Hıristiyan medeniyeti üzerine yaptığı araştırma göstermiştir ki, Hıristiyan İspanya’nın birçok müesseseleri, Müslüman İspanya’nın benzeri müesseselerinin ya bir taklidi, yahud birer kopyasıdır. Bu zât bazı mütefekkirlerin doktrinlerinin ve Ortaçağ türkülerinin bazı şairâne şekillerinin, Ortaçağ’daki seyyar saz şâirlerinin ve destancılarının okuduklarının Arabça’daki kaynaklarını ortaya koymuştur. Don Miguel Asin Palacios, İspanya’da felsefenin kaynaklarını araştırmış ve onda Muhiddin-i Arabî, İbn Bace, İbn Masarra ve diğerleri gibi şahsiyetlerin tesirlerini meydana çıkarmıştır; ve şu hususu tesbit etmiştir ki, Dante’nin “İlâhî Komedi”sinin anahtarlarını, Hazret-i Muhammed’in miracında aramak lâzımdır. Ve sonra şunu da isbat etmiştir ki, tarihçi, matematikçi ve lisancılar İspanya’daki Müslüman seleflerine çok şey borçludurlar… Emmanuel Deutsch şöyle diyor: Arablar, Kur’ân’ın yardımıyla, Büyük İskender’in fethettiği memleketlerden daha büyüğünü ve Roma İmparatorluğu’nun fütuhatından daha fazlasını 10 seneden daha az bir zaman içinde tahakkuk ettirmişlerdir. Halbuki Roma’ya, fütuhatını tamamlamak için yüzlerce sene lâzım gelmişti. Onun yardımıyla Sami ırklar içinde yalnız onlar Avrupa’ya hükümran bir millet olarak gelmişlerdir. Halbuki Fenikeliler oraya tacir, Yahudiler mülteci veya esir olarak gelmişlerdi. Etrafında karanlıklar hüküm ferma olurken onlar, Avrupa’ya insanlık meş’alesini yükseltmek, eski Yunan’ın irfan ve hikmetini ölümden kurtarmak, felsefe, tıb, astronomi öğretmek, Şark’a olduğu kadar Garb’a da teganni sanatını talim etmek, modern ilmin beşiğini kurmak ve Granata düştüğü güne bizi ebediyen ağlatmak için geldiler.)

Ortaçağ karanlığı içinde domuz hayatı yaşayan Avrupa’nın İslâm’dan aldıklarıyla ihya oluşu ve kendine temel edindiği eski Yunan’ı da Müslümanlardan tanıması hakikati… “Amerika’nın keşfi” misâlinden başlayarak söylediklerimizi, kronolojik tarih devrelerinin de –en azından imaj olarak- Avrupa’nın “ben” merkezli tekâmül anlayışına uygun hâle getirilmiş olması ikazıyla bitirelim… “İlkçağ filozofları”… Kime göre İlkçağ?

.. Bu sorunun ardından, -Doğu ve Batı ayırımı hakkında söylediklerimiz baki kalmak üzere-, İlk İnsan’dan başlayan İslâm’la var olan ve İslâm hükmüyle nihayete erecek bir “insanlık keyfiyeti”nin macerası hâlinde, Hind ve Çin’den Amerikan yerlilerine ve Afrika düşüncesine kadar açılacağımızı bildirelim…
“İslâm merkezli” olarak!..


Salih Mirzabeyoğlu
Büyük Muztaribler 1 / “Düşünce Tarihine Bakış”
S. 134-145, İbda Yayınevi

 

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*

*

Du kannst folgende HTML-Tags benutzen: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>