dusurulen-turkiye-rus-ucagi-degil

DÜŞÜRÜLEN TÜRKİYE, RUS UÇAĞI DEĞİL! – Ali Osman ZOR

Rus uçağının düşürülmesi “resmi” bir politika mıdır, yoksa Silahlı Kuvvetler içerisinde Küçük Amerika Düzeni’nin devam etmesini isteyen NATO’cu, Amerika’ya bağlı ve kendi başına hareket eden Turuncu Kuvvetlerin işi mi?

Hadiseden sonra Hükümet tarafından bugüne kadar yapılan açıklamaların seviyesi bu çapta olmasaydı, hadiseyi duyduğumuz ilk ânda aklımıza gelen şey; uçağı, Amerika-İsrail menfaatleri doğrultusunda hareket eden Turuncu Kuvvetlerin düşürdüğü şeklindeydi.

Hükümetten yapılan açıklamaların şu ânki seviyede değil de, daha düşük seviyede olduğunu farz ederek, hadise hakkında birkaç cümle söylememiz gerekirse;

Bu tür hadiselerde ilk dikkat edilmesi gereken husus, “resmî açıklamalar”ın hangi yönde olduğudur. Eylem resmî olarak sahipleniliyor mu, sahiplenilmiyor mu? Veya sahipleniliyorsa, bu nasıl, hangi seviyede ve ne tür diplomatik bir dil kullanılarak yapılıyor? Dolayısıyla hadisenin ilk duyulduğu ândan itibaren verilen tepkiyle, resmî açıklamanın duyulmasından sonra verilecek tepki değişebilir.

Bütün bunları yok farz edip Rus uçağının düşürüldüğü ilk dakikalara dönerek, kısa bir değerlendirme yapalım;

Hem AKP’nin, hem AKP içerisinde varlığı muhtemel farklı hiziplerin, hem de bu partinin ve kurduğu hükümetin tartışmasız lideri Erdoğan’ın Rus uçağının düşürülmesi işine gelir mi, gelmez mi?

Erdoğan’ın “niyetinin temizliği” açısından değil de, şu ân içerisinde bulunduğu şartlar açısından kendi adımıza rahatlıkla söyleyebiliriz ki, böyle bir olay Erdoğan’ın işine gelmez ve ona rağmen yapılmış olabilir. Çünkü, 2002’den bugüne kadar dış politika başta olmak üzere arkasında bıraktığı yanlışlar ve bu yanlışlara bağlı olarak edindiği düşmanlar göz önüne alındığında, bir “can simidi” gibi Putin’e ihtiyacı olduğu gayet açık.

İçinde bulunduğu cendereden sağ salim çıkabilmek için, Erdoğan’ın Putin’le anlaşmasından daha tabiî bir şey olamaz. Dolayısıyla da şu aşamada, Erdoğan-Putin çatışması pek akla yatkın gözükmüyor. Tekrar ifâde etmemiz gerekirse, hadiseden sonra yapılan resmi açıklamaların seviyesi, -özellikle Erdoğan’ın açıklamaları- daha düşük olsaydı, bu ihtimâl üzerinde derinleşerek konuyu değerlendirmeye devam edebilir ve en sonunda da şu hükme varırdık:

Eğer bu eylem Küçük Amerika Düzeni’nin devam etmesini isteyen ve şu ân kendi başına hareket eden NATOCU Kanat’ın işiyse, rahatlıkla bu operasyona Amerika-İsrail Ortak Yapımı diyebiliriz.

Bu kanadın söz konusu eylemi, Erdoğan’ın son zamanlarda Rusya ile geliştirdiği ilişkileri baltalamak ve Erdoğan’ın “Putin çıkışı”nı kapatmak hedefiyle yapılmıştır.

Fakat;

Eylemin sahiplenilmesinde kullanılan resmi dile baktığımızda yukarıdaki değerlendirmeyi yapabilmemiz pek mümkün gözükmüyor. Davutoğlu, uçağın düşürülmesinin hemen ardından “emri bizzat ben verdim” derken, Erdoğan ise Genel Kurmay’ın bildirisine atıfta bulunarak “aidiyeti belli olmayan” tanımlaması içinde, “Türkiye’nin egemenliğini koruduğunu” ifâde eden cümleler kullanıyordu. Daha sonraları ise medya uçağın Rusya’ya ait olduğunu “Cumhurbaşkanlığı kaynakları”na dayandırarak verirken, hemen sonrasında yine Erdoğan, “uçağın Rusya’ya ait olduğunu bilseydik, farklı davranırdık” açıklamasıyla medyayı yalanlıyordu.

Nihâyet, Bakanlar Kurulu toplantısından sonra Hükümet Sözcüsü Numan Kurtulmuş, bütün açıklamaların toplamını resmi bir ifâdeye bağlayarak “uçağın Rusya’ya ait olduğunu bilmediklerini, eğer böyle bir bilgi sahibi olsalardı uçağı vurmayacaklarını”, kamuoyuna deklere etti.

Bütün bu açıklamaların hepsini birden topladığımızda Hükümetin de içinde olduğu “Küçük Amerika Düzeni”nin devam etmesini isteyen NATOCU ZİHNİYET’in, Amerika-İsrail menfaatleri doğrultusunda Rus uçağını düşürdüğünü rahatlıkla söyleyebiliriz. Yani hadise, bizim açımızdan BOP kapsamı dışında herhangi bir yere bağlanarak değerlendirilemez. Bu olayda kullanılan Türkmen kardeşlerimiz ise, savaşın başından beri olduğu gibi, Hükümet ve bölgeye saldıran Batılı Güçler açısından”masadaki meze“den başka bir fonksiyon icrâ etmemektedir.

Her olayda gördüğümüz üzere; bu olayda da ilk önce bir kabadayılık, sonra geri adım atma, daha sonra geri adımı düzeltmeye yönelik başka bir adım, daha sonrasında ise en son adımın üzerinden karşı tarafa yaltaklanma… Hükümetin Rus uçağının düşürülmesi karşısında gösterdiği bu zikzaklı tavır, aslında AKP iktidarlarının 14 yıllık dönemleri içerisinde ana karakteristik özellikleri olarak karşımıza çıkmakta.

Askerin başına “çuval” geçirilmesi hadisesinde;

Afganistan işgâlinde;

Van Minüt’te;

Irak İşgâli’nde;

Libya hainliğinde;

Somali ve bölgeye yapılan diğer saldırılarda;

En son Suriye’nin yerle bir edilmesinde dahil olmak üzere, biz, bu zikzaklı tavrı her meselede gördük.

İBDA Mimarı’nın ifâdesiyle;

Bunlar, kendisine “höt” denir denmez, papaza kızıp oruç bozar gibi tam ters bir çizgiye giren…” politik tavrın(!) cesur (!) sahipleri…

Rus siyasetinin bu hadise karşısında aldığı pozisyon, hükümete ait açıklamalardan da anlaşılıyor ki, pek de beklenmemiş veya hesap edilmemiş.

Rusya, Hükümet tarafından yapılan tüm açıklamaların gerçeği ifâde etmediğini söyleyerek iktidarı yalancılıkla suçladı. Putin “sırtımızdan hançerlendik” derken, Rus Dışişleri Bakanlığı “bu hadisenin uluslar arası bir provokasyon olduğunu” dünyaya duyurdu. Rus yetkililerinin bu saldırıya bir “misilleme paketi”yle karşılık verileceğini açıklamasının hemen ardından neredeyse her alanda Putin yönetimi, Türkiye ile ilişkileri askıya aldı.

“Uluslar arası bir provokasyon” açıklaması yapan Rusya’nın, bildiklerini çıkıp açıkça söylememesi, bu şartlar altında, gerçekten Amerika’yla savaşı göze alamadığını gösteren zaaf noktasıdır. Bütün aktörlere eşit mesafede durma gayreti bu zaafını gizlemesini de engelliyor. Şu ân mevzumuz “Rusya’nın siyasî ve askerî olarak gerçekte kime karşı olup-olmadığı” sorusunun cevabını aramak olmadığından, bu “zaaf” meselesinde söyleyeceğimiz, bir cümleden fazla değil.

Biz, AKP Hükümeti’nin Erdoğan’ın şahsında niçin böyle bir gerilime girdiğini anlama gayreti içerisindeyiz… AKP’yi değerlendirirken 2002‘den bugüne kadar uygulanan politikalar sebep ve sonuçlarıyla göz ardı edilir veya unutulursa, bu gerilime verilecek cevaplar “ayran kabartma”dan “Amerika’nın taşeronluğu”na kadar bir çizgi içerisinde değerlendirilebilir.

AKP Hükümetleri bugünlere gelirken arkalarında neleri bıraktılar?

Bu sorunun cevabını düşünürken, 2002 yılında AKP ilk iktidar olduğunda Türkiye’deki Amerikan düşmanlığının %85-90’lara vardığını ve Amerikan yönetiminin de iktidardan ilk isteğinin bu düşmanlığın seviyesini düşürmek için Devlet imkânlarını kullanarak harekete geçmesi olduğunu hatırlamamız gerekir.  Bu hatırlandığında hemen akla geliverecek olan da, meydanlarda o dönem sık tekrarlanan “gaz alma” hikâyesidir.

%50 oyla iktidara geldiği şu döneme baktığımızda yine toplum nezdinde Amerikan Düşmanlığının tavan yaptığını gayet rahat okuyabiliyoruz. Bu düşmanlığın bir şekilde örselenmesi ve azaltılması mümkün olmazsa eğer, Amerikan İşgâline karşı Anadolu’dan bir Cephe açılacağı muhakkak.

Çünkü işgâl ve katliamlarla toplumun psikolojisi üzerinde oluşan basınç, bu Cephe’yi zorlamakta olup, Amerika ve AKP’nin de içinde olduğu müttefiklerini tedirgin eden başlıca husustur.

Tam da yaşanılan bu “reel politik” içinde Erdoğan-Putin gerilimi samimi unsurlara manidar gelmeli…

14 yıl boyunca, Büyük Doğu Coğrafyası’nda, İslâm Milleti’ne karşı işlenilen suçlar veya Sömürgeci Düşman’ın suçlarına yapılan katkılar göz önüne alındığında, mevcut iktidarın tüm bu cendereden kurtulmak için “ideal bir çıkış” plânı olmalıydı. Aslında bu plân Rusya, Esad Rejimi ile yaptığı antlaşmanın bir gereği olarak Suriye’ye gelmeden önce yürürlükteydi.

Seçim kampanyası boyunca meydanlarda bir kısmıyla dile getirilen bu plân kapsamında 23 Eylül’de “cami açılışı” münasebetiyle Erdoğan, kalabalık bir devlet erkânıyla Moskova’ya adetâ bir çıkarma yaptı. Bu “cami açılışı”nda Filistin liderliğinden bölgedeki farklı gruplara kadar birçok İslâmcı kesim de yer aldı. Ve orada verilen “kardeşim Putin” fotoğrafı, aynı “kardeşim Esad”da olduğu gibi, bugün ağız dolusu Rusya’ya küfreden yandaş medya tarafından göklere çıkarılmıştı.

23 Eylül’de gerçekleştirilen bu organizasyonda Türkiye ve Rusya arasında farklı konularda birçok antlaşma yapılırken, prensipte de bir o kadar konu hakkında mutabakat sağlandı. Aynı, “kardeşim Esad”lı günlerdeki gibi.

“Esed”in, “kardeşim Esad” olduğu dönemde Türkiye ve Suriye ilişiklerini o kadar ileri bir seviyeye taşımışlardı ki “ortak bakanlar kurulu” toplantıları düzenleniyor ve hattâ Esad dünyaya “Suriye’nin dış meseleleriyle alâkalı ilk önce Türkiye ile görüşmeleri gerektiğini” söylüyordu.

23 Eylül’den bir gün sonra Rus uçak gemileri boğazlardan geçerek Suriye kıyılarına demir atmaya başladı. Yandaş ve yandaş olmayan tüm medya, “IŞİD Terörüne karşı Rusya’nın bu hamlesini memnuniyetle” karşılıyor, dünyanın askerî olarak ikinci süper gücünün boğazlarımızdan geçirdiği silahlara “sempati” ile bakıyordu.

Nihâyet 1 Ekim günü Rus uçakları “IŞİD mevzilerini ve IŞİD’in yakıt ve silah depolarını bombalıyoruz” açıklamasıyla gündemimize girmiş oldu.

Putin’in bölgeye Rus uçak gemilerini gönderirken “Esad Rejimi’ne karşı olan teröristlerle mücâdele etmek için Suriye ile Rusya arasındaki savunma ve işbirliği antlaşmasına binâen buraya geldik” açıklamasını da göz ardı etmeyelim.

Tekrar İktidarın plânladığı  “ideal çıkış”a dönersek;

Etnikçi Bölünmeyi önleyip bir Fatih, bir Yavuz, bir Dördüncü Murad edâsında Suriye’deki yönetimi devirip “Emevî Camiînde namaz kılan adam”, yani “Suriye’yi fetheden adam”, aynı ânda da sınırlar içerisinde bölücülüğe engel olmuş “huzur ve güven ortamını sağlamış bir lider”…

Bu “ideal çıkış” planına göre 7 Haziran seçiminden sonra 1 Kasım’a kadar geçen sürenin neredeyse yarısında propaganda dili oluşturuldu. Ama, Ekim’den sonra, bu plânın Suriye ayağının yürümeyeceği yavaş yavaş anlaşılmaya başlanmış, gelinen noktada ise, Suriye ayağı çökmüş durumda.

Son dakikada meydana çıkacak hararet artık neredeyse yakinen hissedildiğinden, yarısı çöken bu plânın yerine bir şey ikâme edilmesi kaçınılmazdı. Madem Rusya, plânın Suriye ayağını çökertti, o zaman onun Suriye’ye gelişini plânın çöken kısmını ikâme edecek şekilde kullanmak hiç de mantıksız olmazdı. “Suriye’yi Fetheden adam”dan, “tarihsel düşmanımız Moskof’a karşı çıkan adam”a geçiş böylece sağlanmış oldu.

Seçimlerde, “Tayyip’e oy vermeyin” diye başlık atarak hükümete oy devşiren İngiliz gazeteleri, şu ân, “Moskof” karşısında, Erdoğan’ı kahraman ilân ettiler.

Kitleler açısından buradaki kafa karışıklığına gelince;

“Millî egemenlik” söyleminin sanki Anadolu’nun bağımsızlığı için ortaya atılmış, bu toprakları merkez gören Esas Politika gibi algılatılması… Hâlbuki dikkat edilmesi gereken, bu söylemin içine her hangi bir plânın yerleştirilip yerleştirilmediğidir.

Kitleler, Rusya üzerinden meşgul edilirken, şu ân, Ordu’nun kara unsuları Amerikan Karşıtı Direniş’i yok edebilmek gayesiyle sınıra konuşlanmakta.

“Tarihî düşman Moskof” tekrar canlandırılarak, insanlığın ve bölgenin bu yüzyıldaki düşmanı Amerika’nın geçmişte yaptıkları unutturulmaya, AKP’nin de dahil olduğu Haçlı Koalisyonu’yla şu ân yaptıkları ise görünmezleştirilmeye çalışılıyor. Aynı, %85-90’lara varan Amerikan düşmanlığının 2002 Kasım’ından itibaren azaltılmasına yönelik yapılan “GAZ ALMA” Operasyonunun bir benzeri şu ân, farklı şartlarda yapılmaya çalışılıyor.

Rus uçağının düşürülmesinden hemen sonra Hükümet, NATO’yu toplantıya çağırdı. Hatta Putin, şaşkınlığını ifâde ederek, “vurulan bizim uçak, NATO’yu ise onlar toplantıya çağırıyor” diye açıklama yaptı. Bu toplantının arkasından NATO Genel Sekreteri Jenn Stoltenberg, Putin ve Erdoğan arasındaki bu gerginliğin düşürülmesi gerektiğini söyledikten sonra, “çabalarımız Ortak Düşman IŞİD’a karşı olmalı” şeklinde bir açıklama yaptı. Bu açıklamanın hemen arkasından İktidar tarafından yapılan “NATO bile bizim kıymetimizi anladı” açıklaması, Yaşar Yakış’ın Dışişleri Bakanı olduğu Irak Saldırısında yaptığı yaltaklanmanın bir benzerinin daha yaşanmakta olduğunu gösterdi.

Suriye’nin işgaline karşı çıkan Yaşar Yakış, o dönem kapı kapı dolaşarak NATO’nun Irak’a karşı Türkiye’yi koruması için herkese yaltaklanıyordu.  O dönem İstanbul’da yapılan bir toplantıda bugünkü Fransız yönetimi kadar hain olmayan Chirac yönetiminin dışişleri bakanı bu tavırdan o kadar bunalmış olmalı ki, açıkça “Irak size düşman değil! Sizin Irak’la ne alıp veremediğiniz var da NATO’yu Türkiye’ye çağırıyorsunuz” diyerek diplomasi sınırlarını da aşan bir açıklama yapmıştı.

Aynı yaltaklanmayı Rusya uçağı düşürülür düşürülmez, “NATO müdahale etsin. Sınırlarımız NATO sınırıdır” diye açıklama yapan Başbakan’da da görüyoruz.

Rusya’nın 25 yıllık Amerikan işgâlinin bir neticesi olarak Suriye’ye gelmesi, “ideal çıkış”ın Suriye tarafına darbe vurduğunu ve plânın bu kısmını çökerttiğini söyledik. Sınırlı bir mücâdele ile bölücülüğe karşı yürüttüğü propaganda neticesinde 1 Kasım’da seçimi kazanan AKP’nin, niyette ve hedefte en ufak bir değişikliğe gitmediğini görüyoruz.

Seçim boyunca, medya “Amerika ve Avrupa PKK’yı destekleyerek ülkeyi bölmek istiyor” propagandasını yaparken, yanında “bonus” olarak da “Avrupa, Tayyip’in şahsında İslâm’a saldırıyor”u da veriyordu. Bu propagandanın tabi neticesinin de, seçim mücadelesinin, Batı’nın bu saldırısına karşı bir “Kurtuluş Savaşı” verildiği algısı oldu. Meydanlarda dile getirilen bu hedef doğrultusunda da seçim kazanıldı.

Daha önceki seçim değerlendirmeleri yazılarımızda(*) ifâde ettiğimiz üzere, Millet , “Bölücülüğü durdur! İncirlik’i kapat! Bağımsızlığını ilân et! NATO’dan çık!  “IŞİD’la-mışidla bizi uğraştırma, IŞİD diye bir sorun yok: Türkiye’nin işgâl sorunu var!” dedi. Vatanın ve milletin bölünmesini istemeyen, coğrafyamızda hiçbir dış unsur tarafından herhangi bir kardeş unsura da saldırılmasını onaylamayan bu niyetlerle, AKP’yi iktidara çiviledi.

Seçimden hemen sonra ise, seçim boyunca hiç ortalıkta gözükmeyen Beşir Atalay kafa göstererek “çözüm süreci devam edecek” açıklamasını yaptı. Bu da yetmiyormuş gibi, özellikle Paris Taarruzu’ndan sonra Amerika ve Fransa ile birlikte AKP uçakları gece-gündüz Batı karşısında destansı bir savaş veren Arap Vatan Mücâhidlerinin üzerlerine bomba yağdırmaya başladılar.

Rus uçağının vurulmasını içgüdülerle değil de, içgüdüyü aklımıza bağlayarak ve kendimizi Merkeze alarak değerlendirdiğimizde, doğru sonuçlar elde edebiliriz. Çünkü, aslında bu saldırıdan dolayı bir çok şeyin yanlış gittiğini hisseden insan sayısı hiç de az değil. Ama, maalesef bu insanların bir çoğu zihnini fazla çalıştırma zahmetine giremediklerinden, hadiseye hissî ve şahsî yaklaşabilmekteler.

Amerikan Saldırganlığı’nı dengelemesi açısından Rusya’nın Suriye’de olması zaten müsbet bir durum olarak değerlendirmek gerekirken, sanki Irak’la başlayan 25 yıllık işgâlin baş sorumlusu Rusya’ymış gibi hareket etmek ve bunu böyle değerlendirmek Amerika ve peşine takılan kuyrukçuların işinden başka kimseye yaramayacağı aşikâr.

Ülkemizde ve coğrafyamızda doğrudan etkili olan belli başlı hususları göz ardı ederek fotoğrafın bir karesine bakıp, hadisenin genelini doğru değerlendirmek mümkün değil: Türkiye’nin iç dengeleri, Hükümetin Amerika’yla stratejik ilişkileri, İktidar’la Rus yönetimi arasındaki bilinmeyen görüşmeler, Rusya’yla Amerika ve Avrupa’nın ilişkileri, yine Rusya ile Amerika’nın bölgede çatıştığı ve çakıştığı noktalar ve bunlara bağlı birçok husus göz ardı edilmeden hadise değerlendirilmeli.

İktidarın, Erdoğan’ın şahsında uygulamaya çalıştığı “ideal çıkış” plânı bugün suya düşmüşken, birileri hararetin sıcaklığını hiç olmadığı kadar hissetmekteler.

Biz eminiz ki, bu “birileri”nin yanında gözüken, beraber olan, İslâm Milleti’ne düşman politikalara hizmet eden her kimse, bu “hararet”ten nasibini alarak mahvolacak! Çünkü, bu “ideal çıkış” plânının suya düşmesinden sonra, “çözüm” adına ortaya konulacak plânların tutmayacağını şimdiden söyleyebiliriz. Onlar için “çözüm” adına ortaya konulacak pek bir şey kalmadı.

Rus uçağının vurulmasını bu açıklıkta üstlenen hükümet, tavrında “düzeltme yapma” sınırını da aşmış olarak “Küçük Amerika Düzeni”nin devamından yana olan NATO tornasından geçmiş askeri kanat ile beraber olduğunun kararını vermiş ve artık dönüşü olmayacak bir şekilde safını belirlemiştir.

Amerikan plânlarının BOP kapsamında uygulanmaya devam edeceğinin göstergesi olarak Rus uçağının düşürülmesiyle “Esas düşman” nitelemesinin Amerika’dan Rusya’ya kaydırılma gayreti, ayrıca 7 Haziran’dan sonra “etnik bölücülük” üzerinden Amerika’ya karşı sokaklarda ortaya çıkan “MİLLİ ÖFKE”nin de Rusya’ya yönlendirilerek Amerika’yı temize çıkarma ve işgali görünmezleştirme hedefine yönelik olarak değerlendirilmeli.

Böylece, Irak’ın Kuzeyi’nin “Kuzey Irak”laştırılmasından sonra, Suriye’nin Kuzeyi’nin de “Kuzey Suriye”leştirilmesinin önü açılmış olacak.

Uyanık olunmazsa, yeni bir operasyonla algılar yeniden şekillendirilerek, “DÜŞMAN” tanımlanması üzerinde oynanacak. Daha açıkçası Millete “bölücülüğe ve onun İNCİRLİK”teki baş destekçisine karşıyım” dedirterek, ülkenin BOP kapsamında bölünmesini kabul ettirecekler.

Rusya gündeme oturtulurken Fransız uçaklarına da Anadolu açıldı, Amerika’yla birlikte artık onlar da “İNCİRLİK”ten  “sorti” yapacaklar.

Amerika, Fransa ve AKP uçaklarının SİYONİST DUVAR Kürdistan için Arap Vatansever İslam Mücahidleri’nin üzerine bomba yağdırdığını görmüyor musun?

“Kuzey Suriye” sürecinin nasıl işletildiğiyle alâkalı olarak konuya devam edeceğiz.

Ali Osman ZOR

 

(*)

SEÇİM DEĞERLENDİRMESİ-1- MİLLET, AKP’Yİ İKTİDARA ÇİVİLEDİ!

SEÇİM DEĞERLENDİRMESİ-2- TEK KİŞİLİK ÇADIR TİYATROSU VE SEÇİMİN ORTAYA ÇIKARDIĞI İKTİDAR-MUHALEFET İLİŞKİLERİ

 

Orjinal: http://www.adimlardergisi.com/dusurulen-turkiye-rus-ucagi-degil/

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*

*

Du kannst folgende HTML-Tags benutzen: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>