elif-safak-ask-roman-emel-zor

ELİF ŞAFAK’IN “AŞK”I ETRAFINDA BİR GEZİNTİ – Emel ZOR

  1. GİRİŞ: NEYİN AŞKI?

Elif Şafak’ın AŞK adını verdiği romanı 2009 senesinde yayınlandı. Dönemin en çok satanlar listesinde ilk sıraya yerleşip, uzunca bir zaman orada kaldı. Best-seller adı verilen çok satanlar listesindeki kitaplardan, “zamanı aşan eserler” arasına geçiş yapan sağlam ve kalıcı romanların çok az olduğunu bilmekle beraber, bunu da büsbütün genelleştirmek yanlış olur. O eseri popüler yapan aktüel şartlar esip geçtikten sonra, okuyucu kitapta hâlâ okunmaya değecek bir şeyler bulabiliyorsa, yazar en azından fena iş çıkarmamış demektir.

Bu amaçla, eserin yayınlanmasının üzerinden sekiz sene geçtikten sonra Elif Şafak’ın “Aşk”ını okumaya karar verdiğimizde, yazarın siyasî ve aktüel kimliğine bakmaksızın, objektif bir gözle eserine yöneldiğimizi belirtmek isterim. Zira Kumandan Mirzabeyoğlu’nun “Marifetnâme” adlı eserinde işaretlediği gibi, bizim muradımız “rüzgârla oradan oraya savrulan eşek arısının başıboş gezişi” değil; “yeri, yurdu, kovanı belli bir arının, bin bir çiçekten bal devşirme” gayesi etrafında “söyleyene değil, söylenene bakmaktır.”

Üstat Necip Fazıl’ın “O ve Ben” isimli eserinde anlattığı bir hadise var: Üstad, Bahriye Mektebindeki edebiyat hocası İbrahim Aşkî Beye,  Yakup Kadri’nin o günlerde yeni yayınlanmış “Erenlerin Bağından” adlı eserini sorar ve şu cevabı alır: “Bağına girmiş ama üzümünü yiyememiş.” Anekdotta İbrahim Aşkî Bey’in cevaben söyledikleri, bize göre, Elif Şafak’ın “AŞK” romanı için de geçerlidir. Hatta “bağına bile girememiş; çitten dışarı sarkan salkımlardan birkaç kova toplayıp, tadına bile bakmadan, manav tezgâhında kendine özgü, kadınsı bir dekorla sergilemiş” desek, abartmış olur muyuz, bilmiyorum. Fakat şurası bir gerçek ki, roman, işlediği meseleyi büsbütün kucaklamak bakımından, şöhretine oranla oldukça cılız kalıyor.

AŞK, roman içinde roman olan bir kurguyla yazılmış. Bir yanda 21. Yüzyılın batı insanı ve “beşeri aşk” olarak ifade edilen yakınlaşmalar, diğer yanda Mevlâna ile Şems’in arasındaki tasavvufî, ilâhî aşk… Yazar, İBDA Mimarı’nın Yeşilırmak şiirindeki, “Benzerler benzeşirler zamanı içte akar” mısraını hatırlatırcasına, iki farklı zaman ve dünyayı bütünlemeye, birbirine benzetmeye çalışmış. Amerikalı Yahudi Ella ile İskoçyalı Mevlevî Aziz adını verdiği iki hayalî karakter arasında tertipledikleri vasıtasıyla, Mevlâna ve Şems’in dostluğunu romanlaştırmak istemiş. Romanın sonlarında Aziz ile Şems arasında kurmaya teşebbüs ettiği fiziksel benzerlik dahi bu sebepten… Yine Şems’in öldürüleceğini bilerek Konya’ya gitmesiyle, Aziz’in ölümü beklerken yaşadığı duygusal serüven ve adeta ölmek için Konya’ya gitmek istemesi arasındaki paralellik de gözden kaçmıyor.

Ara başlığın adını NEYİN AŞKI koymamız, boşuna değil. Bunu şöyle de okuyabilirsiniz: NEY’İN AŞKI. Zîrâ romanın akışı içinde ilk semâ gösterisi ve ney eşliğinde yaşanan aşk sarhoşluğu da canlandırılmak istenmiş. Aşk’sız Ney ve Ney’siz Mevlana ve Şems mi olur? Dememiz odur ki, Elif Şafak, AŞK başlığı altında modern insanın statikleşmiş kadın erkek ilişkilerini sorgulayarak başladığı eserinde, tasavvufî bir aşka kapı aralamak istemiş, mistik ve romantik bir senteze girişmiştir.

  1. GENİŞ ÖZET VE KENAR NOTLARI

Elif Şafak, eserine –önsözünde-, nehir ve göl arasındaki farkı vererek başlar. İlk paragrafta; “Bir taş nehre düşmeye görsün, pek anlaşılmaz etkisi. Hafiften aralanır, dalgalanır suyun yüzeyi. Belli belirsiz bir tıp sesi çıkar; duyulmaz bile akıntının ortasında, kaybolur uğultuda. Hepi topu budur olduğu olacağı” der.

Devam eden paragraflarda ise; “Ama bir de göle düşsün aynı taş… Etkisi çok daha kalıcı ve sarsıcı olur. O taş var ya o taş durgun suları savurur. Taşın suya değdiği yerde evvela bir halka peyda olur; halka tomurcuklanır, ol tomurcuk çiçeklenir, açar da açar, katmerlenir. Göz açıp kapayıncaya kadar, ufacık bir taş ne işler açar başa. Tüm yüzeye yayılır aksi, bir bakmışsın ki her yeri kaplamış. Çemberler çemberleri doğurur, tâ ki en son çember de kıyıya vurup yok oluncaya dek.”

“Nehir alışkındır karmaşaya, deli dolu akışa. Zaten çağlamak için bahane arar ya, hızlı yaşar, çabuk taşar. Atılan taşı içine alır; benimser, sindirir ve sonra da unutur kolaylıkla. Karışıklık onun doğasında var, ne de olsa. Ha bir eksik ha bir fazla.”

“Gel gelelim göl hazır değildir böyle aniden dalgalanmaya. Tek bir taş bile yeter onu alt üst etmeye, tâ dibinden sarsmaya. Göl taşla buluştuktan sonra bir daha asla eskisi gibi olmaz, olamaz” tespitini yapar.

Yazar, tekdüze bir hayat yaşayan, öncelikler listesinin başına çocuklarını koyan, evin bütün yükünü ve sorumluluğunu sırtına alan, romanın kadın kahramanı Ella Rubinstein’ın hayatını “durgun göl” e benzetir. O durgun göle, çemberler doğuracak bir taş atılana ve Ella kocasına boşanma davası açana kadar…

Kırkına merdiven dayamış Ella’nın, üniversitede okuyan Jeannette isminde bir kızı ve buluğ çağında biri kız (Orly) diğeri erkek (Avi) ikiz, üç çocuğu vardır. Kocası David ise, başarılı, tanınmış ve iyi para kazanan bir diş hekimidir.

Bir sabah, kahvaltı masasında Jeannette, erkek arkadaşı Scott’la evlenme kararı aldıklarını açıkladığında Ella kızına şunları söyleyecektir:

“Hayatım, hangi asırda yaşıyorsun? Şunu kafana sok bir kere, bir kadın âşık olduğu erkekle evlenmez. Baktı bıçak kemiğe dayandı, geleceği için bir tercih yapması lâzım, o zaman tutar iyi baba ve iyi koca olacağını tahmin ettiği, sırtını yaslayabileceği adamı seçer. Anladın mı? Yoksa aşk dediğin bugün var yarın yok cici bir histen ibaret.” (Elif Şafak, Aşk, Doğan Yayıncılık, 1.Baskı, Mart 2009, sayfa: 23)

Her türlü riskten kaçınan ve tedbiri elden bırakmayan Ella’nın, hayata bakış açısını yansıtan bu sözler, O’nun yaşantısının olağan bir parçasıdır aynı zamanda. Yazarın şu anlatımları onu daha yakından tanımamıza yardımcı olacak niteliktedir:

(Kocasıyla) “Aralarındaki bağ pek derin sayılmazdı. Ella bu durumun farkındaydı ama doğrusu evliliklerde (bilhassa onlarınki gibi uzun süren evliliklerde) önceliklerin farklı olduğuna inanırdı. Aşktan ve tutkudan daha önemli şeyler vardı bir evlilikte: Karşılıklı hoşgörü, şefkat, anlayış, saygı ve sabır gibi…  Ve tabii bir de her evlilikte elzem olan bir başka nitelik: Affedicilik! Geliyorsa şayet elinizden, ki gelmeli, kusur etti mi kocanız, ki edebilir, ne yapıp edin, affedin!

Aşkmış meşkmiş, ne gam! Ne önemi var? Aşk dedikleri, Ella’nın öncelikler sıralamasında gerilerde bir yerde kalmıştı çoktan. Ancak filmlerde olurdu aşk. Ya da hayal ürünü romanlarda. Bir tek oralarda esas kız ve esas oğlan ölesiye sevebilirdi birbirlerini, masallardan süzülmüş efsanevi bir tutkuyla. Ama hayat, hakiki hayat ne filmdi, ne de roman. (S:12)

Evli çiftlerde huzur adına, kadın veya erkek -fark etmez- pek çok insanın doğru olduğuna inandığı düşünce yapısıyla eş değer bir bakış açısıdır Ella’nınki… Ama romanın ilerleyen bölümlerinde, doğruluğuna yüzde yüz katıldığımız bu düşünceler, yerini soru işaretlerine bırakır. Durgun “göl” olmak mıdır hayatın gayesi, yoksa hedefi okyanusa ulaşmak olan, çağıldayan bir “nehir” olmak mı?

İşte tam bu noktada yazar –bilerek veya bilmeyerek- “aşk” anlayışımızı sorgulatır bize. Ya da belki de daha doğru bir ifadeyle, unutmaya yüz tuttuğumuz, hakikatini klişe cümlelerle ifade ettiğimiz “aşk”ı yeniden hatırlatır.

Ella, hayatını adadığı çocuklarının büyümesiyle her birinin kendine ait yaşamlarının olduğunu fark eder. Kocası ise başka kadınlarla renklendirir hayatını. Artık hiçbirinin kendisine ihtiyacı kalmamıştır. “Verecek sonsuz sevgisi olduğu hâlde ondan sevgi talep eden kimse yoktu.”r (59) Çareyi iş aramakta bulur. Kırk yaşına varmasına ramak kalan, tecrübesiz bir ev hanımı, işverenlere cazip gelmez. Eşi David tam bu noktada devreye girer ve tanıdıkları vasıtasıyla ona, bir yayınevinde iş bulur. Editör asistanının, asistanlığını yapacaktır. (Kendi ifadesiyle; suyunun suyu…)

Editör asistanı Ella’dan, yayınevine posta ile gönderilmiş olan bir kitabı okuyup, değerlendirmesini ister. Adı sanı duyulmamış biri tarafından yazılan “Aşk Şeriatı” isimli kitabın konusu, Ella’nın hiç de aşina olmadığı türdendir. Rumî ile Sufi dostu Şems’in yaşadıklarını anlatan, tarihî ve mistik bir roman… Ella, bu sebeple işvereninden, başka bir kitap talep eder. -“Nereden bilebilirdi ki Ella, bunun öylesine bir roman olmadığını? Nereden bilebilirdi ki bu kitabın tüm hayatının akışını değiştireceğini? Aşk Şeriatı’nı okurken kendi hayatının da satır satır sil baştan yazılacağını.”- (30) Fakat talebi profesyonelce bulunmadığından reddedilir.

Romanın yazarı hakkında yayınevinden kendisine verilen tek bilgi, adının Aziz Zahara olduğu, Hollanda’da yaşadığı ve kitabı Amsterdam’dan postaladığıdır. Bu bilgiye, Aziz Zahara’nın kitaba iliştirdiği kartpostalda yazılanlar sayesinde ulaşılmıştır. Zahara kendisinden çok, romanı hakkında bilgi vermeyi tercih etmiş ve kartpostala şu satırlarla devam etmiştir:

“İlişikteki hikâyem ise, Anadolu’da geçmekte, 13. yüzyıl Konya’sında. Ama samimi düşüncem şudur ki, iş bu hikâye zamandan, mekândan ve kültür farklılıklarından münezzehtir. Evrenseldir.” (29-30)

Ella, isteksizce açtığı romanın ilk sayfasında yazarı hakkında bir takım yeni bilgilerle karşılaşır. “Aşk Şeriatı”, Zahara’nın ilk ve çok büyük olasılıkla da son romanı olacaktır. Zahara’nın bu kitabı yazmasındaki tek amaç, ünlü bir romancı olmak değil, Rumî ve güneşi Şems-i Tebrizî’ye duyduğu sevgi ve hürmeti ifade etmektir.

Ella bir sonraki satırda yazılanları gördüğünde adeta dehşete düşer, “kâinatın bir köşesinden gizemli bir göz tarafından gözetlendiği” hissine kapılır. Yazılanlar kızına söylediklerine birebir cevap nitelindedir.

“Zira her ne kadar başkaları aksini iddia etse de, aşk dediğin bugün var yarın yok cici bir histen ibaret değildir.” (31)

Ella okumaya devam eder.

“Yirmi birinci yüzyıl, on üçüncü yüz yıldan o kadar da farklı değil aslında. Her iki yüz yılın da kaydı şöyle düşülecek tarih kitaplarına: Eşi menendi görülmemiş dini ihtilaflar, kültürel çatışmalar; ön yargılar ve yanlış anlamalar; her yere sirayet eden güvensizlik, belirsizlik, endişe, ve şiddet; bir de öteki’nden duyulan şartlanmış tedirginlik. Karışık zamanlar. Böylesi zamanlarda, aşk lâtif bir kelime değil, başlı başına bir pusuladır.

Kimsenin aşkın inceliklerine vakit bulamadığı bir dünyada “aşk şeriatı” daha büyük önem kazanmakta.  (31)

Çünkü aşk, hayatın asıl özü, esas gayesidir.Mevlâna’nın bizlere hatırlattığı üzere, gün gelir, herkesi, ondan köşe bucak kaçanları bile, hatta “romantik” kelimesini bir suçlama gibi kullananları dahi kıskıvrak yakalar aşk.”(31)

Bu satırlardan sonra Ella, yazarın, bir tek adını vermediğini ama kesinlikle kendisini kastettiğini düşünür ve yayınevini arayarak bu kitabı okumak istemediğini söylemeyi arzular. Buna rağmen romanı okumaya devam etmekten kendini alıkoyamaz. Romanın ilk sayfasında şunlar yazmaktadır:

“Mesnevi’yi şerh edenlerin çoğu bu ölümsüz eserin “b” harfiyle başladığına dikkat çeker. İlk kelimesi “Bişrev!”dir. Yani “Dinle!” Tesadüf mü dersin “Suskun” (Mevlâna kendisine bu manaya gelen Hamuş ismini takmıştır) olan bir şairin en kıymetli yapıtına “Dinle!” diye başlaması. Sahi sessizlik dinlenebilir mi?

Bu romanda her bölüm aynı sessiz harfle başlar.”Neden?” diye sorma, ne olur. Cevabını sen bul. Ve kendine sakla.

Çünkü öyle hakikatler vardır ki bu yollarda, anlatırken bile sır kalmalı.” (34-35)

Ella okuduğu romandan 13. Yüzyılda Anadolu’da olup bitenler hakkında tarihî bilgiler edinir. Okumaya devam ettiği kitabın sayfalarında; Hıristiyanların hem Hıristiyan,  hem Müslümanlarla;  Müslümanların ise hem Müslüman hem de Hıristiyanlarla biteceğe benzemeyen bir çatışma ortamının içinde, kan, ıstırap, husumet, hamaset dolu günlere şahitlik ederken bulur kendini. Ve böyle bir ortamda Konya’da yaşayan Mevlâna Celâleddin-i Rumî adında bir İslâm âliminin varlığından haberdar olur.

***

Şems ise o sıralar (Mart 1242) Semerkand yakınlarında bir kervansarayda “içine çekildiği öteki âlemde” kendi sonunu görmektedir. İçine atıldığı kuyudan, kendisine seslenen ela gözlü, geniş omuzlu, orta yaşlı adamın; “Şems neredesin?” diyen sesini duyar. Şems cevap vermek için ağzını açar, fakat konuşamaz.

“Aya bakıyordum atıldığım yerden, katlimin hesabını semaya sorarcasına.”

“Adam dizlerinin üstüne düştü, göğsünü döve döve başladı feryada: “Öldürdüler! Şems’i katlettiler!”

Bu adam, yaklaşık iki sene sonra tanışacağı Rumi’den başkası değildir.

Şems’in, “GÖNLÜ GENİŞ VE RUHU GEZGİN SUFİ MEŞREPLİLERİN KIRK KURALI” adını verdiği, atlattığı her badireden, kazandığı her tecrübeden sonra gönlüne not ettiği, zaman zaman silip yeniden yazdığı kırk kuralı vardır. Bu kurallar noktası virgülüne kadar artık tamamlanmıştır. Şems’i korkutan şey ölüm değil, içine sığdıramadığı kelimeleri, bildiği öğrendiği her şeyi, bütün ilmini kısacası; mirasını bırakacak kişiyi bulamamaktır. Aradığı ne mürit, ne de mürşittir; o ‘’ruhdaşını’’ aramaktadır.

Bu arada Ella, okuduğu romanı sevmeye başlamasıyla, yazarını daha bir merak eder hâle gelmiştir. Zahara’nın kişisel web sitesine bakar. Bloğunun adı Can Yumurtası’dır vaynı adla bir de şiir vardır:

Can yumurtası
Kabuğunda uçamazsın;
Korkmadan kır yumurtanı
Selamete uçacaksın!
Bir garip kuş misali
 ( 65)

“Turkuaz ve eflatun tonlarla örülü sayfada, tepede ağır ağır dönen, döndükçe beyaz etekleri daireler çizen bir figür” görür. Aziz Zahara’nın, dünyanın dört bir tarafını gezen bir Sufi, asıl mesleğinin ise fotoğrafçılık olduğunu öğrenir. Sitede, her yaş,her kültür, her renkten insan portreleriyle dolu pek çok resim olmasına rağmen, Aziz’in kendi resmine rastlamaz. Kendi kendine; “Neden bu insanların resimlerini çekmiş ki?”diye sorarken cevabı Aziz’in bir fotoğrafın altına düştüğü notta bulur:

“Kim olursak olalım, dünyanın hangi yerinde yaşarsak yaşayalım, tâ derinlerde bir yerde hepimiz bir eksiklik duygusu taşımaktayız. Sanki temel bir şeyimizi kaybetmişiz de geri alamamaktan korkuyoruz. Neyin eksik olduğunu bilenimiz ise hakikaten çok az.”(66)

Ella, Aziz Zahara’nın mail adresini bir yere not alır ve yine “sitede gördüğü her şeyin kendisi için hazırlamış olduğu” duygusunu yaşayarak çıkar.

“Belki ben de kendi kurallar bütünümü oluşturup, kâğıda dökmeliyim” diye düşünür. “HEP AYNI YERE KÖK SALMIŞ, HAYATINDAN BIKMIŞ EVLİ BARKLI KADINLARIN KIRK KURALI.” (67)

“Durup dururken ne olmuştu ona böyle? Mutsuz muydu sahi? Böyle hissettiğinin bilincinde değildi. Acaba insan mutsuzken bunun farkına varmadan yaşayabilir miydi?” (68)

Ella, daha fazla dayanamaz ve sebebini bilmeksizin Zahara’ya mail atmaya karar verir. Kendisini tanıtır. Romana yeni başladığını söyler. Ardından, aşk hakkındaki görüşlerine katılmadığını belirtir ve nasıl olduğunu anlayamadan kendi sorunlarının bir kısmından bahseder. Ertesi gün maillerine bakan Ella, Aziz’den cevap geldiğini görür. Dünyanın öbür ucunda, hiç tanımadığı bir adamın onun kişisel sorunlarıyla içtenlikle ilgilendiğini görmekten etkilenir.

***

1242 senesinin Nisan ayında Şems’e beklediği haber yine bir murakabe esnasında, ruhanî olarak gelir. Bağdat’a gidip “Baba Zaman”ı bulması, bilgilerini akıtacağı ruh ikizinin adresini orada öğreneceği söylenir. Şems denileni yapıp, Bağdat’a gider ve Baba Zaman’ı bulur. Dergâha geldiğinde, dönemin Bağdat Kadısı oradadır. Dervişlere karşı çok katı, herkesin çekindiği birisi olmasına karşın, Şems onunla tartışır ve herkesin gözü önünde zorba kadı efendinin ağzının payını verir. O güne kadar kadıyla değil tartışmak, söylediğine itiraz eden bile çıkmamıştır. Baba Zaman, Şems’in özel birisi olduğunu daha o an fark eder.

Zaviyede misafir olarak kalmasının üzerinden 10 ay geçmiştir ki, “Baba Zaman” Kayseri’den bir mektup alır. Mektubu yazan şahıs, Mevlâna’nın önce hocası, sonra mürşidi, yıllar sonra ise talebesi olan “Seyyid Burhaneddin”dir.  Burhaneddin Efendi, Baba Zaman’ı, Konya’da yaşayan ve yirmi dört yaşında şeyhlik makamına eren Rumi hakkında bilgilendirir. Çok büyük bir âlim olduğundan; her Cuma dört bir yandan kendisini dinlemeye gelenlerden ve halkın O’na karşı olan sevgi ve teveccühünden bahseder. Gelgelelim Rumi’nin içinde kimsenin dolduramadığı bir boşluk vardır. Seyyid Burhaneddin ayrıca muhtemel tehlikeleri tek tek açıklar mektubunda. Baba Zaman’a Konya’ya gelecek kişinin can güvenliğinin dahi tehlikede olabileceğini anlatır.

Aradan yedi ay geçmesine rağmen Baba Zaman, meraklı ve soran bakışlara rağmen mektubun içeriğinden hiç bahsetmez. Şems bir şeyler olduğunun farkındadır. Baba Zaman’ı gözlemlerken, vicdanı ile didiştiğini ve karar verememenin durgunluğunu yaşadığını görür. Nihayet Baba Zaman herkesi toplar. Mektupta yazılanların bir kısmıyla beraber Mevlâna’yı da anlatır. Konya’ya gidecek gönüllü olup olmadığını sorar. Şems’inki de dâhil birkaç el kalkar. Baba Zaman işin tehlikeli boyutları olduğunu söyleyip, tekrar sorduğunda Şems’in dışında hiçbir el kalkmaz.

Baba Zaman başından beri, Mevlâna’nın aradığı kişinin Şems olduğunu bilir. Bir keresinde ona; “Neden daha çok insana sesini duyurmak istemediğini” sorduğunda, şu cevabı almıştır: “Bu âleme sıradan insanlar için değil, tek bir insan için geldim”.

Buna rağmen Baba Zaman, Şems’i o kadar çok sever ki, başına gelebilecekleri bildiğinden, Konya’ya göndermek istemez. Aradan hayli zaman geçer. Şems sabırla beklemektedir. Baba zaman son kez herkesi aynı konu için toplar ve bu sefer kararını verir. Yolculuğa çıkmadan önceki gece, Şems’i son kez tehlikelere karşı uyarır. Aldığı cevap şu olur:

“Bu hikâyede benim payım ipek böceğinkine benzer. Rumi ipektir, ilmik ilmik örülecektir. Vakit tamam olunca ipeğin bekası için ipek böceğinin ölmesi gerekir.”(111)

Rumi ise hemen hemen her gece aynı rüyayı görmeye devam etmektedir. Ve hâlini şöyle anlatır:

“Kamuda ayrı mutluyum, evimin mahreminde ayrı. Peki ama o hâlde neden anlayamadığım, açıklayamadığım bir boşluk var içimde? Öyle bir boşluk ki günbegün büyümekte? Fare gibi sinsice, sessizce, hırslı ve haris, bu eksiklik duygusu ruhumu kemirmekte. Nereye gitsem içimdeki boşluk da benimle gelmekte.

İnsan bu kadar tam iken yine de hâlâ eksik hissedebilir mi? Ya da mutluyken kederli de olabilir mi? Gündüzlerim bu kadar parlak, tatminkâr ve noksansız iken, başarıdan başarıya mertebeden mertebeye yükselirken, nedendir her gece rüyamda yana yakıla birini arayışım?

Sanki içimde başkalarından değil de esas benden gizlenen bir sır taşımaktayım. Olur da bir gün rüyamdaki dervişi bulursam o sırrın kaynağını ondan dinleyeceğim.

Peki ya taşıyamazsam bu gerçeği? Ya ağır gelirse omuzlarıma?

Ne tuhaf; ben Celaleddin, korku ya da vesvese nedir bilmem sanırdım.” (132)

16 Ekim 1244 tarihinde Şems Konya şehrine adımını atar. Üzerindeki tedirginliği, kırk kuraldan birini hatırlayarak atar:

“On Dördüncü Kural: Hakk’ın karşısına çıkardığı değişimlere direnmek yerine, teslim ol. Bırak hayat sana rağmen değil, seninle beraber aksın. “Düzenim bozulur; hayatımın altı üstüne gelir” diye endişe etme. Nereden biliyorsun hayatın altının üstünden daha iyi olmayacağını?”(134)

Şems şehre gireli 14 gün olmasına rağmen henüz can yoldaşına kavuşamamış ama bu süre zarfında düşük tabakadan birçok insanla karşılaşmıştır.

“Konya’ya vardığımdan beri tanıştığım insanları hatırladım:Dilenci Hasan, Sarhoş Süleyman ve Fahişe Çöl Gülü. Başkaları tarafından hor görülen ve ezilen bu insanlar yaygın bir dertten muzdaripti: “Ayrı bir Benlik zannı”. Cemiyetin kenarında kıyısında sıkışmışlardı. Fildişi kulelerde oturan âlimlerin görüş alanlarına girmeyen kimselerdi bunlar. Merak ediyordum, acaba Mevlâna’nın onlarla arası nasıldı? Eğer Mevlâna toplumun düşkün kesimlerini kucaklamamışsa, bu hususta ona yardım etmek, onunla düşkünler arasında köprü olmak isterim.” (196)

Şems-i Tebrizi Hazretleri tahmininde yanılmıyordu. Gerçekten de Mevlâna düşkünlere, O’nun dikkat kesildiği gibi verememişti dikkatini. Nitekim cüzamlı Dilenci Hasan şu duygular içerisindeydi:

“Mevlâna mahrumiyetten, elemden kahırdan ve evhamdan ne anlardı ki? Nüfuzlu bir adamın oğlu olarak gelmişti şu dünyaya. Ardında babası, yedi ceddi, muteber sülalesi olmuştu hep. Zengin ve müreffeh bir hayat sürmüştü, zorluk nedir bilmeden.” (142)

“Merak ettim benim yerimde Mevlâna olsaydı, ne yapar nasıl yaşardı kim bilir? Acaba hiç aklına gelir miydi kendisi gibi imtiyazlı bir kanaat önderinin bile günün birinde takılıp tökezleyebileceği, devrilip düşebileceği? Dışlanmak, horlanmak, itilmek, ötelenmek, haksız yere kem laf işitmek nedir bilir miydi? Bir gün olsun başkalarının dillerinin zehrini tatmış mıydı acaba? Bana verilen şu hayat ona verilseydi gene böyle koskoca Mevlâna olabilir miydi? Aklıma takılan her yeni soruyla beraber hasedim arttı. Sonunda Mevlâna’ya duyduğum hınç, ona beslediğim hayranlığa galip geldi.”(s,143)

Tam bu noktada özetten bağımsız olarak bir not düşmek istiyoruz: Zâhirde haklı bile olsa, Dilenci Hasan’ın ağzından aktarılan paragraflardan bariz bir “benlik” kokusu gelmektedir. Nefs öyle bir şeydir ki, düşkünlüğünü bile bir böbür vasıtası yapabiliyor. Burada tam da yeri diye düşündüğümüz, Şems’in kırk kuralından, “Otuz Birinci Kural”ı hatırlamakta fayda var. Şöyle diyor Otuz Birinci Kural:

“Hakk’a yakınlaşabilmek için kadife gibi bir kalbe sahip olmalı. Her insan şu veya bu şekilde yumuşamayı öğrenir. Kimi bir kaza geçirir, kimi ölümcül bir hastalık; kimi ayrılık acısı çeker, kimi maddi kayıp… Hepimiz kalpteki katılıkları çözmeye fırsat veren badireler atlatırız. Ama kimimiz bundaki hikmeti anlar ve yumuşar; kimimiz ise, ne yazık ki daha da sertleşerek çıkar.” (302)

Sıradan bir insanın, hatta zaman zaman tevekkülü kıyısından köşenden yaşamış-yakalamış olanların dahi, bazı anlarda bu şekilde düşünmesi mümkündür elbette. İnsan olmak demek böyle bir şey… Bata çıka yaşıyoruz hayatımızı. Hatta bazen dibe vurmak bile elzem olabiliyor. Hiç dibe vuran bir insanın oradan çıkma çabasıyla, vurmamış bir insanın hâli bir olabilir mi? Dibe vuranın, yükselmeyi başardığında, dingin yaşayana oranla mertebesi bir olur mu? Kumandan Mirzabeyoğlu’nun sıklıkla vurguladığı gibi; “Her şeyi sıçrama taşı vesilesi bilmek gerek.” Dilenci Hasan’ın yaşadıkları kolay değildir elbette. Yaşadıklarını tevekkülle karşılayıp, sıçrama taşı olarak görebilse o da bir “Şems” bir “Mevlâna”olurdu zaten.

Bununla birlikte, insan olarak yönlendirilmeye ihtiyaç halindeyiz; hele ki böylesi durumlarda. Bir el uzanmalı, düşmeden yakalamalı bizi; ya da düştüğümüzde kaldıracak bir el… İşte Şems bu eli uzatıyor Hasan’a. Ona, Baba Zaman’ın yola çıkarken verdiği üç şeyden biri olan “ayna”yı uzatıyor. Hasan şaşkın soruyor; “Cüzamlı bir dilenciye ayna mı veriyorsun?”“Evet” diyor Şems, “Aynaya bak ve içindeki güzellikleri gör.”

Dilenci Hasan’ın söyledikleri de asla yabana atılamaz elbette. Acı çekmeden, dışlanmadan, horlanmadan “olmak” yoktur. Eksiği budur Mevlâna’nın. “Dünyaya tek bir insan için geldiğini” söyleyen Şems, işte bunun için vardır. Düşkünler ile Mevlâna arasındaki köprü olma vazifesi O’na aittir ait olmasına ama aynı zamanda“varoluş” yolunda Hasan’ın saydıklarının hepsini yaşamasına “sebep” de olmalıdır. Ne diyordu kırk kuraldan On Altıncısı:

“Kusursuzdur ya Allah, O’nu sevmek kolaydır. Zor olan hatasıyla sevabıyla insanları sevmektir. Unutma ki kişi bir şeyi ancak sevdiği ölçüde bilebilir. Demek ki hakikaten kucaklamadan ötekini, Yaradan’dan ötürü Yaradan’ı sevmeden, ne lâyıkıyla bilebilir, ne lâyıkıyla sevebilirsin.” (144)

Bir yandan Mevlana ile yoksullar arasında köprü kurmaya çalışan Şems, diğer yandan onu gerektiğinde iktidar sahipleriyle de karşı karşıya getirmek istemektedir. Nitekim romanın ilerleyen bölümlerinde Şems, ney eşliğinde gerçekleşen ilk Sema ayininden sonra, bir kese altın bağışlayan Hükümdar Keyhusrev’e lâyık olduğu şekilde ve olması gerektiği gibi davranacak, para kesesini geri fırlatacaktır.  Sema ayini için toplanan ahali: Delirmiş bu adam; koskoca Hükümdara hakaret edilir mi? Bizim de başımızı belaya sokacak” der. Şems ise yapması gerekeni yapmış olmanın rahatlığıyla hiçbir pişmanlık duygusu yaşamaz. Üzüldüğü tek şey vardır; onu da kendisinden dinleyelim:

Ayin sonrası Keyhusrev’le aramızda geçenlerden dolayı pişman değilim. Bir tek Rumi’yi zora soktuğuma üzgünüm. Ama bu da gerekliydi. Mevlâna hep ayrıcalık görmüş, yönetici kesim tarafından korunup kollanmış. Şimdi, halktan sıradan insanların gayet iyi bildiği bir duyguyu ilk defa tattı: Hükmeden seçkinler karşısında yaşanılan zayıflık hissi. Mahrumiyetin, çaresizliğin, kenara itilmişliğin ne mene bir şey olduğunu anlamadan Mevlâna nasıl herkesi kucaklayan bir şair olabilir ki?” (339)

Nihayet takvimler 30 Ekim 1244’ü gösterir. Bu tarih Şems ve Rumi’nin vuslat tarihidir. Rumi, camide verdiği vaazı bitirmiş, kalabalıkların arasında atını sürmektedir. Şems bu yoğun kalabalığı yara yara Rumi’ye yaklaşmaktadır. Yanına geldiğinde önce Mevlâna’nın huysuzlaşan atının kulağına bir şeyler fısıldayarak onu sakinleştirir; sonra Mevlâna’ya döner, atından inmesini, kendisine sorusu olduğunu söyler. Mevlâna onun herkesi şaşırtan sorusuna verdiği cevapla sınavı geçmiştir. Artık iki umman kavuşmuştur. Zira –“Aralarındaki bağı daha sonraki yüzyıllarda yaşayan mutasavvıflar iki ummanın kavuşmasına benzettiler.” (38)

İki ummanın kavuşması, yani Marecel Bahreyn, Rahman suresinin 19. Ayetinde geçer ve İBDA külliyatına aşina olanlar için ayrı bir öneme sahiptir. Üstad Necip Fazıl Kısakürek, İBDA Mimarı Salih Mirzabeyoğlu’na: “Sana bir takdim yazım olacak; bütün hüviyetinle görüneceksin” der. Ardından reçeteyi söyler: “Dünya Çapında Bir Hâdise: Kaptan Kusto (Cousteau) Müslüman!” Mütefekkir Mirzabeyoğlu, bu reçete ışığında araştırmalar yaparken kendi “ben”ine dair ipuçları yakalar ve “ben kimim” sorusuna cevaplar bulurken onlarca esere de imzasını atar. (Bu süreç hâlâ devam etmektedir.)   Konumuzdan uzaklaşmamak için, merak edenlere Salih Mirzabeyoğlu’nun Tilki Günlüğü isimli altı ciltlik ruhî romanını adres göstermekle yetinelim.

Artık bundan sonra aşk dolu meşakkatli günler bekliyordur Mevlâna’yı. Tebrizî ile olan dostluğu -ev halkının bir kısmı da dâhil- kıskanılacak, yanlış anlaşılacaktır. Günlerce odadan çıkmaksızın yaptıkları “halvet sohbetleri” başta müridleri olmak üzere herkese garip gelecek ve rahatsızlık verecektir. Dışlanmış hissine kapılarak, Şems’e diş bileyecekler ve Mevlâna’yı baştan çıkardığını düşüneceklerdir.

Bunların başında Mevlâna’nın küçük oğlu Alaaddin gelmektedir. Şems, Rumi’yi sınava tabii tutmak için meyhaneden şarap almasını istemiştir. Rumi elinde şarap şişeleriyle ahalinin ortasından geçmiş, dedikodular almış başını yürümüştür. Alaaddin’in içten içe uzun zamandan beri yaşadığı kızgınlık, ilk kez bu sebeple gün yüzüne çıkmış ve babasıyla büyük bir tartışma yaşamıştır. “Babasının kendisini rezil ettiği” düşüncesi, sema ayininin ardından daha bir alevlenmiştir.

Mevlâna’nın eşi öldükten sonra evlendiği Kerra, ortalarda bir yerlerde durmaktadır. Kocasının  Şems’le, odadan hiç çıkmadan günlerce sohbet edip vakit geçirmesine içerlenir. Rumi’yi çok özlemekte ve O’nu geri istemektedir.

Babasını en iyi anlayan Rumi’nin büyük oğlu Sultan Veled’dir. Mevlâna’nın Şems ile arasındaki ilişkiye “ çirkin yakıştırma”lar yapanlara çok kızar. Babası ile Şems arasındaki manevi bağı, Hazreti Musa ile Hazreti Hızır arasındaki yoldaşlığa benzetir.

Mevlâna’nın evlatlığı Kimya’da, üvey annesi Kerra gibi, babasını görememekten muzdariptir; fakat Şems’e hayrandır. Bu hayranlık büyüdükçe aşka dönüşecektir.

Şems’i bazen bir üzüntü alır. “Hadi ben kötülenmeye, karalanmaya alışkınım. Ama Mevlâna öyle mi? Cahillerin laflarına içerlediğini görünce canım sıkılıyor. Mevlâna öyle hakkaniyetli, öyle güzel bir insan. Benim içimdeyse hem güzellik, hem çirkinlik mevcut. Ben teklifsiz, pervasız bir adamım. Dolayısıyla benim için başkalarının çirkinliğine katlanmak daha kolay. Ama Mevlâna safi nurdur. Onun gibi kıymetli bir âlim cahillerin sözlerine nasıl katlansın?” diye düşünür.(280)

***

Bütün bu hadiselere paralel olarak, bir başka zamanda Ella’nın hayatı da bir belirsizliğe doğru akmaktadır. Onu en son, her geçen dakika artan bir boşluğa gebeymiş hissi içerisinde, attığı mesaja karşılık veren Zahara’nın yazdıklarını okurken bırakmıştık. Zahara mesajda “tevekkül”ün aslından bahsediyor ve tavsiyelerde bulunuyordu. Sebebini bilmediği yalnızlık hissi içerisinde,  “…üç çocuk annesi Ella Rubinstein bir şeyin farkına vardı: Her ne kadar ayak direyip inkâr etse de, her ne kadar aleyhinde ileri geri laflar etse de, tâ derinde bir yerde nicedir aşka muhtaç, aşka hasretti.” (60)

Bu fark edişle uzun zamandır başvurmadığı Tanrı’ya şöyle dua etti: “Bana ya hakiki bir aşk ver ver ki kurtulayım bu sıkıntıdan, sıkışmışlıktan- ya da beni öyle duyarsız yap ki hayatımda aşk olmayışını umursamayayım. (…) Ya aşkı öğret bana, ya da aşkın yokluğuna üzülmemeyi.” (171)

Artık Ella ile Aziz her gün, hatta bazen günde birkaç kez mesajlaşırlar. Ella zahirde, hiçbir ortak noktası olmadığına inandığı bu adamın mesajlarından çok etkilenir. Çünkü Aziz havadan sudan mesajlar yazan bir adam değildir. O’nun mesajları derinliklerle dolu, hayata dair temel meseleleri konu alan türdendir.

Ella bu yazışmalarda saklı bir flört hâli olduğunu hissetmekte ve bu yüzden vicdan azabı duymaktadır. Fakat hep platonik kalacağına inandığı bu ilişkiyi masum bir günah olarak değerlendirmek ister. Zira hayatına yeni ve bambaşka anlamlar katan-kazandıran Aziz’den kopmak istemez.

Ella, yaşadığı ülke Amerika ve Avrupa ülkelerinin dışındaki ülkeleri tekinsiz ve tehlikeli görürken, Aziz’in, savaşın, açlığın, sefaletin, hastalığın, kargaşanın kol gezdiği, kendisinin ismini dahi duymadığı yerlerde hiç tanımadığı birilerine yardım eli uzatmasına hayret ve gıptayla bakar. O’na olan hayranlığı gün geçtikçe katlanarak artar. Aziz’e yakınlık hissettiğinden O’na sıkça kendisinden bahseder: “Ailemizin her ihtiyacından ben sorumluyum. En ufak ayrıntısına kadar her şeyi denetliyorum. Kuralcı bir anneyim. Koyduğum kuralların dışına çıkılmasından hazzetmiyorum.” (185)

Aziz, Ella’ya cevaben şunları yazar:

“Beni dindar biri saymışsın. Hâlbuki değilim. Dindar olmakla inançlı olmak aynı şey değil. Bu iki kavram arasındaki fark belki de hiç bugün olduğu kadar açılmamıştı. Modern dünyada gitgide büyüyen bir açmaz var. Dinden, devletten, toplumdan bağımsız olarak “akılcı birey”in özgürlüğünü temel alan bir sistem kurduk. Öte yandan insanlık maneviyat arayışından vazgeçmedi. Aklın ötesini bilmek istiyoruz. Bunca zaman akla dayandıktan sonra zihnimizin sınırlı olabileceğini kabullenmeye başladık.” (188)

Bu ifadeler esasen Aziz’i en iyi anlatan satırlardır ve özete bir an ara verip üstünde durmaya değer. Yazar zannımızca itikat ile amel farklılığını vurgulamak istemiş. Şeri ölçülere bağlı bir hayat tarzı ile o dine imân etmekle beraber, amel noktasında gereklerini yerine getirmek için çok da çaba harcamayan bir profilden bahsetmiş. Fakat diğer yandan aynı profili, Şems’in günümüzdeki izdüşümü olarak işaretlemesi, yukarıda altını çizdiğimiz, “bağ ve üzüm” durumuna misâldir. Yazarın bütün iyi niyet çabasına rağmen, Aziz’in şahsında çizilen tasavvufî ilgi, şeri ölçüleri derinliğine bir ruh rejimi olarak yaşamanın değil, modern hayatın kaosundan kaçan şımarık batılıların gönlünü dinlendirecek, vicdanını rahatlatacak serin bir gölgelik konumundadır. Tabii özellikle batı toplumlarında böyle bir profilin oluştuğunu, bunların önemli bir kısmının da Budizm gibi çeşitli bulanık sularda kaybolduğunu göz ardı edemeyiz. Romancı birçok örneği olan bir tiplemeyi resmetmiştir. Fakat bu tipleme, “günümüzün ihtiyaç duyduğu sufî tipi” gibi ballandırılırsa, ona itiraz etmek hakkımızdır.

***
Özete dönelim… Ella nihayet, Zahara’nın yazdığı “Aşk Şeriatı” isimli kitabı bitirir. Mevlâna hakkında bulduğu bütün kitapları alır ve yatmadan önce mutlaka Mesnevi’den birkaç sayfa okur. Fakat bundan Aziz’e bahsetmez.

Ella’nın, Aziz’in fiziksel görünümü hakkında hiçbir malumatı yoktur. Aziz için de önemli değildir Ella’nın görünüşü. Bu konuyu hiç konuşmamışlardır bile. Ama buna rağmen Ella nedendir bilinmez, Aziz’e eski bir fotoğrafını gönderir. Çok geçmeden Aziz de kendi fotoğrafını yollar Ella’ya. Fotoğraf, Aziz’in romanda tasvir ettiği Şems’e tıpatıp benzemektedir. Şems’i kendi suretinde mi tasvir etmiştir Aziz, yoksa Şems ile aralarında bir yakınlık mı vardır? Aşk Şeriatını, hikâye olmasını ötesinde, Şems’te gizlenmiş Aziz’i bulmak ümidiyle tekrar okumaya karar verir. Bu benzerlikten Aziz’e de bahseder ve “Sana tuhaf gelecek biliyorum ama sormak zorundayım, yoksa sen Şems misin?” der. Aziz’in cevabı ise şöyledir:

“Vaktiyle Baba Samed bana şöyle demişti: “Bu dünyadan bir Tebrizli Şems geçti. Hem de bir kez değil, yüzlerce kez. Her asırda yeniden gelir onlar. Ama Şems’i görecek, görüp de kıymetini bilecek Rumiler olmadıktan sonra neye yarar? Sen o yüzden Rumileri ara.” Mesajını okuyunca bu eski nasihat geldi aklıma.” (s,239)

Ella, Aziz’e, kendisi hakkında daha çok şey bilmek istediğini söyler. Aziz hayat hikâyesini anlatır. İskoçyalıdır ve ülkesinde yaşamaktan mutlu olduğu için, bütün ömrünü burada geçireceğini sanır. Tâ ki, yirmi yaşına kadar. O sene arkadaşlarıyla Avrupa’yı gezen ve tesadüfen kendi köylerine uğrayan, kendisinden sekiz yaş büyük, solcu, radikal, idealist, yeşil-anarşist bir kadınla tanışır. Ona aşık olur ve peşine takılıp Amsterdam’a gider. Evlenirler. Aziz geleceğe dair ince planlar yaparken, eşi Margot’ı trafik kazasında kaybeder. Bu olaydan sonra hayatı tamamen değişir. Kâh kulüplerde sabahlar, kâh bilmediği yerlerde, tanımadığı yataklarda uyanır. Eroin kullanmaya başlar. Sık sık intihar planları yapar. Her şeyini kaybeder;dört sene dibe vurmuş bir halde yaşar.

İyi bir fotoğrafçıdır; bu sayede bir dergide geçici olarak iş bulma imkânı yakalar. Kuzey Afrika’da Bedeviler hakkında hazırlanan yazı dizisinin görsellerini çeker. Orada İngiliz bir antropologla tanışır. Adam Aziz’e iyi ve cesur bir sanatçı olduğunu, bugüne kadar hiçbir Batılı’nın İslamiyet’in kutsal şehirlerine girip çekim yapamadığını, bunu başarırsa meşhur olabileceğini söyler. Bunu için Sufilerle tanışıp onlardan yardım alabileceğini de ekler.

İngiliz antropoloğun söyledikleri Aziz’i heyecanlandırır. Fas’ta bir Sufi tekkesi bulur. Tekkenin mürşidi, Ella’ya mailinde bahsettiği Baba Samed’dir. Baba Samed; “Sen ego’nu şımartasın diye değil, olur da çıkacağın yolu, içsel bir yolculuk olarak yaşarsın diye yardım edeceğiz” cevabını verir Aziz’e.

Aziz, sufilerin onu gizlice Mekke’ye sokmalarını beklerken can sıkıntısından tasavvuf felsefesi okumaya başlar. Bir gün Baba Samed Aziz’e, kendisine Şems-i Tebrizî adında gezgin bir dervişi hatırlattığını söyler. Aziz, Baba Samed’in, kendisine Şems’i anlattığı sırada, odada cismanî olmayan bir bedenin nefes alış verişlerini duyar ve o gece anlar ki yeri artık bu zaviyedir. Müslüman olur ve adını Aziz Zekeriya Zahara olarak değiştirir. Yıllarca orada kalır; bir gün Baba Samed kendisine gitme vaktinin geldiğini ve “anlatacak hikâyeleri” olduğunu söyler. Böylece zaviyeden ayrılır.

Bu arada Ella kocasından hiç beklenmedik şekilde, akşam yemeğine çıkma teklifi alır. David uzun zamandan beri eşindeki değişikliklerin farkındadır. Aziz mailleştiklerini de bilmektedir.Bunu Ella’ya da söyler; fakat karısını hiçbir şekilde yargılamaz. Onu ihmal etmiş olmasının neticesinde, sevgiyi başka bir yerde aradığını anlayışla karşıladığını söyler. Affetmeye hazır olduğunu belirtir. Ella’dan da kendisini affetmesini ister. Ella kocasının yediği haltlarla, kendisinin Aziz’le masum yazışmalarını bir tutmasına içten içe çok sinirlenir. Ve Aziz’e âşık olduğunu söyler. David’in cevabı:

“Kendine gel bu sen değilsin. Kendi kendini kandırıyorsun. Bir oyun oynuyorsun. Elinde şiir kitapları, kafanda hayaller… Ama artık yeter! Sen böyle… romantik biri değilsin!” şeklinde olur. Ella kızıyla yaptığı konuşmayı hatırlar ve eve dönmek istediğini söyler.

Özete ara verip, yukarıdaki tespite dair bir kenar notu daha düşmek istiyoruz: Hayatın yoğun akışı içerisinde, pek çok şeyle beraber ihmal ettiğimiz şeylerden belki de en önemlisi “aşk”… Sarah Jio, Mart Menekşeleri adlı eserinde;  “Aşk zorla tomurcuk vermesini istediğin bir sera çiçeği değildi. Aşk, yol kenarında beklenmedik şekilde açan bir çiçekti.” (325) der. Aşkı yakalamak, ya da yakaladığımız hallerde aynı şekilde muhafaza etmek maalesef pek mümkün değildir. Kumandan Mirzabeyoğlu, aşkın hep ulaşılmaza karşı duyulan bir his-istek olduğu gerçeğine dikkat çekerek;“Ayrılıkta aşk, kavuşmada sevgi vardır” diyor. Ötelerin ötesinde, o ötenin de ötesinde… olan ve “ne ki, O, sanırsın O olmayan”a duyulan iştiyak, aşk, muhabbet, suretlerde tecilli ettiğinde “kavuşmayla” yitirilen bir şey oluyor. “Tattırdığım hissin yakıcı, kavurucu güzelliğini gerçekten yaşamak istiyorsan, gölgeyi bırak bana yönel!” diyor Rab.

“Rumi diyor ki aşk dışarıda bulunan bir şey değildir. İçeriden gelir. Tek yapmamız gereken içimizdeki bizi aşktan koruyan engelleri bulup kaldırmaktır.” (310) İlk başta talep etmektir yani… Aşkız yaşamın, gayesiz yaşamak olduğunun farkına varmak; hastalığımızı teşhis etmektir. Sonra tek yapmamız gereken Mevlâna Hazretleri’nin de buyurduğu gibi; “içimizdeki bizi aşktan koruyan engelleri bulup kaldırmaktır.”

“Kavuşmada sevgi vardır” diyordu ya Mirzabeyoğlu… Sevginin yitip bittiği, artık olmadığı bir ortamda İlâhî aşka geçit var mıdır; bilemiyorum. “Hiçliği yaşamadan, hep’e yol almak” mümkün müdür? Sufilerin beşinci unsur dedikleri “boşluğu” hissetmeden, aşka olan ihtiyaç fark edilebilir mi? Bütün bunları Ella’nın hâli düşündürttü bana. Aşka, sevgiye dair her şeyin sıfırlandığı noktada, suretlerde yeniden doğar aşk. Çünkü aşka duyduğumuz ihtiyaç bilerek veya bilmeyerek, Yaradan’a duyduğumuz iştiyakın neticesidir.

***

Romana dönelim… Tarihler 1246 yılının Temmuz ayını gösterir. Yaklaşık üç yıllık bir beraberliğin ardından, Şems bir sabah sessizce çıkıp gider. Mevlâna, yıkılmıştır; Mevlâna bitkindir… Mevlâna’nın sakalları bir gecede ağarmıştır. Oğlu Sultan Veled’den “kıymetlisini” bulmasını ister. Kimya hariç, Sultan Veled de dâhil, ev ahalisi Şems’in gitmesiyle her şeyin yoluna gireceğini, eski düzenlerine kavuşacaklarını düşünürler; ama Mevlâna gitgide kendi içine gömülmekte, adeta yaşamamaktadır. Sultan Veled babasının haline çok üzülür ve uzun aramalar neticesinde, dokuz ay kadar sonra Şems’i bulur ve dönmesi konusunda O’nu ikna eder.

Kimya, babası Rumi’ye Şems ile evlenmek istediğini söyler. Böylelikle bu bağla, bir daha Mevlâna’dan uzaklaşmak fikrine de kapılmayacaktır. Ama evlenmek istemesinin asıl sebebi Şems’e aşık olmasıdır. Şems eve dönüşünden yaklaşık on ay sonra Kimya ile evlenir. Ama bu evlilikte hiçbir zaman tam anlamıyla “karı-koca” olamayacaklardır.

Rumi’nin küçük oğlu Alaaddin, aşık olduğu kızın Şems’le evlenmesiyle iyice çığırından çıkar. Şems’e olan kini katmerlendikçe katmerlenir. Kendisi gibi kin besleyenlerle birlikte O’nu öldürme plânları yapar. Bu plânlayıcıların içerisinde, Baybars adında bir zabit de vardır. Zorba, yobaz, ahlâksız bir karakterdir Baybars. Fakat söze gelince bütün dindarlara taş çıkartır. Her türlü pisliği yapmayı kendine mübah görürken, asayiş adına din havariliğine soyunur. İçki içiyor diye Sarhoş Süleyman’ın kırılmadık kemiğini bırakmaz. Ama diğer yandan, gizlice uğradığı kerhanede Çöl Gülü’nü ister her seferinde. Sarhoş Süleyman O’nun ve O’nun gibiler için çok güzel bir tespitte bulunur:“Tanrı’yı yanlarına aldıklarından o kadar eminler ki, geri kalan herkese tepeden bakıyorlar.” (166)

***

Aziz Zahara Ella’ya kendisini görmeye Boston’a geldiğini yazar. Kocası David, her şeyin farkındadır ama eşinin onunla görüşmesine sessizce rıza gösterir. Ella, Aziz’e onunla birlikte Amsterdam’a gelmek istediğini söyler. Aziz, Ella’ya kendisine orada bir gelecek vaat edemeyeceğini, çünkü deri kanseri olduğunu söyler. İki sene önce hastalığını öğrendiğinde Aziz elli iki yaşındadır ve doktorlar elli beşi göremeyebileceğini söylemişlerdir.

***

Kimya Şems’in karısı olmasına karşın Şems’e hasretinden hastalanır ve ölür. Sarhoş Süleyman meyhanede, masanın başında sızmıştır. Ayılır gibi olduğunda, yan masada birkaç kişinin Şems’i öldürme plânları yaptıklarını duyar. Başını masadan hiç kaldırmaz; onlar gidene kadar bekler. Daha sonra meyhaneci arkadaşı Hıristos’a bile bir şey söylemeden Şems’i aramaya koyulur. Bulduğunda O’na her şeyi anlatır. Şems, Sarhoş Süleyman’ın anlattıklarını, kırk altın kuralından birisiyle cevaplandırarak tevekkülle karşılar.

Gece yarısı kiralık katil duvardan atlayarak evin avlusuna girer. Katili tutan altı kişi Şems’in öldüğünden emin olmak için duvarın üstünde beklemektedirler. Şems her gece âdeti olduğu üzere, abdest almak için avluya çıkar.

Katil birkaç kez kılıcını sallar ama Şems’i öldürmeyi başaramamıştır hâlâ. Duvarın üstünde bekleyenler harekete geçer. Altı kişi bir olup Şems’i yere yatırırlar. Katil Şems’in kalbine hançeri saplar. Kuyuya atıp, düşme sesini beklerler ama gelmez. Tıpkı Şems ve Rumi’nin rüyasında gördüğü gibi olmaktadır her şey. Mevlâna seslenir:

“Şems cancağızım orada mısın?” Sonra dosdoğru kuyuya yönelir ve feryâd eder:

“Öldürdüler! Şems’i öldürdüler!”

***

Mevlana ömrü boyunca o gecenin hatıralarından kaçmaya ve Şems’in vefatından yedi sene sonra, kendi ihtiyarinde olmaksızın Mesnevi’yi yazmaya başlar.

***

Ella, Aziz’in günlerinin sayılı olduğunu da öğrenmenin etkisiyle, son anda bir karar alır ve kocasına boşanma davası açıp, onunla birlikte gider. Beraber dolu dolu bir yıl geçirir ve pek çok yeri dolaştıktan sonra nihayet Konya’ya varırlar. Aziz, öleceği mekânı seçme şansına sahip olacak kadar yaşamıştır. Hayran olduğu “iki aşığın vuslata erdiği” Konya Şehrinde, Ella’nın birkaç dakikalığına dışarı çıktığı hastane odasında gözlerini fani dünyaya kapatır. Ella vefat haberini Aziz’in dostlarına duyurur. Dünyanın dört bir tarafından gelen çok büyük bir kalabalık olur.Mevlana’nın şehrinde, bildik tabirle “yetmiş iki buçuk millet” bir araya gelmiştir.

Ella cenazeden üç gün sonra bavullarını toplar. Büyük kızı Jeannette’yi arar. Diğer çocukları annelerine küsmüşlerdir. Eve dönüp dönmeyeceğini sorar Jeannette annesine. Kocası David ise boşanma işini yokuşa sürmek için ona metelik koklatmayacağını söylemektedir. Beş parasızdır; ama buna rağmen, Amsterdam’a yerleşecek ve eve dönmeyecektir. İlk defa tek başına kalmıştır, ama buna rağmen kendisini yalnız hissetmemektedir. Gidişinin, kendileriyle bir ilgisinin olmadığını, onları çok sevdiğini ve özlediğini söyler kızına. “Beni görmeye gelir misiniz?” diye sorar ardından. Jeanette’nin cevabı: “Tabii gelirim… geliriz anne!” olur.

Ella telefonu kapatmadan önce son kez kızına kırkıncı kural’ı söyler:

 “Aşksız geçen bir ömür beyhude yaşanmıştır. Acaba ilahi aşk peşinde mi koşmalıyım, mecâzî mi, yoksa dünyevî mi, semavî ya da cismanî mi diye sorma! Ayrımlar ayrımları doğurur. AŞK’ın ise hiçbir sıfata ve tamlamaya ihtiyacı yoktur.

Başlı başına bir dünyadır aşk. Ya tam ortasındasındır, merkezinde, ya da dışındasındır, hasretinde.” (415)

Roman Kırkıncı Kuralla son bulur. Bu kuralın ikinci cümlesi, zahiren bakıldığında inaçlarımızla örtüşmüyor gibi gözükmektedir. Fakat “Ayrımlar ayrımları doğurur” cümlesiyle “aşk”ın bir bütün olduğu ve yol ayrımlarını doğru yapabildiğimiz takdirde “Mutlak Bir”e ulaşma çabasında “inan da bir odun parçasına inan” diyen velinin üslubuyla benzeştiğini görmekteyiz.

  1. GENEL DEĞERLENDİRME

Romanda geçen Şems-i Tebrizî’nin Kırk Kuralı, “Aşk” kitabının yazarı Elif Şafak’ın, Mevlâna Hazretleri ile Tebrizî Hazretlerinin “Halvet Sohbetleri” başta olmak üzere, çeşitli tasavvufî eserlerden derlenerek hazırlanmış ve kurguya dâhil edilmiştir. Roman içinde roman arasındaki iki farklı zamana gidiş ve gelişler genelde başarılıdır. “Kırk kural” çok güzel seçilmiş, esere mânevî bir güzellik katmıştır. Fakat bazen kurala uygun hikâye tertiplemek için ana akışın dışına çıkıldığı da görülmektedir. Kırk kuralın her birisini söylemek için, figüranların hayat hikâyeleriyle birlikte, his ve düşüncelerine başvurma ihtiyacı, ana kahraman Mevlâna’yı gölgede bırakmış gibidir.

Mevlana ile Şems’in buluşma anı ise, okuyucuya duygusal patlama yaşatmasını beklerken, çok sıradan ve sönük kalmıştır. Bütün kahramanların aynı üslupla konuşması, dilenci ile Mevlana’nın aynı dille düşündürülmesi, Ella ile Kerra’nın aradaki 800 seneye rağmen bazen aynı diyalektik içinde sunulmaları, eserin büyük Türk romanları arasına girmesi önündeki en büyük kusurudur. Fakat bazen insana dair öyle noktalar yakalamaktadır ki, başarılı bir roman olduğu da su götürmez. Bizce en canlı karakter her şeye rağmen Ella olmuştur. Çünkü yazar onun iç dünyasını gerçekten çok iyi çözümlemiştir. Diğer bütün karakterleri de, buna Mevlana ve Şems dahil, Ella’ya göre ve ona yol göstermek için, onun diliyle anlatmıştır.

Elif Şafak başarısını, kurgusunun orjinalliğinden ziyade, okura her iki romanda da olacaklarla ilgili merak duygusunu verebilmesine borçludur. Gerçi Mevlâna ile Tebrizî Hazretleri’nin aşk hikâyesi bir çoğumuzun malumudur. Fakat, onların hayatlarına dair tafsilatlı bilgiye sahip olmayanlar için bu merak duygusu kaçınılmazdır.

Diğer taraftan Ella ile Aziz’in arasındaki ilişkinin nereye varacağını tahmin etmek güç olmasa da asıl merak konusu olan“nasıl” ve bu “nasıl”ın nereye bağlanacağıdır… Zira “niçin” sorusuna verilecek cevap romanda gayet açık bir şekilde verilmiştir; Ella eşini ve çocuklarını “Aşk” için terk etmiştir.

Buna karşın, romanda bir annenin çocuklarını “nasıl” terk edebileceğine dair ipuçları verilmekle birlikte tam olarak net değildir. Hayatı boyunca aşkı tatmamış bir kadının, çocuklarını aşkı uğruna terk etmesi, zahiren bakıldığında tam bir erdemsizlik işaretidir. Bu açıdan bakıldığında yazarımız, topluma olumsuz bir mesaj vermekte ve yanlış bir yönlendirmede bulunmaktadır. Fakat romanda verilen Şems ve Mevlâna’nın mesajları ışığında yürüdüğümüzde, yazar çok farklı ve ezberleri bozan bir bakış açısı sunmaktadır önümüze:

“… bu hayatta her ayrım bu kadar kolay çizilmiyor. Ya sandığın kadar siyah-beyaz, iyi-kötü, açık-seçik değilse? Ya tekmil kelimelerin önemini yitirdiği bir başka bilinç boyutu varsa?” (Şems’in Kimya ile olan sohbetinden)(276)

Hayat iki kere iki eşittir dört eden kesinlikte akmaz her zaman. Siyah-beyaz netliğinde de değildir. İyi-kötü ise göreceli kavramlardır. Ezberimiz bozulmadı henüz… Çünkü soruyoruz: “Nasıl yani; ya ölçüler??? Mutlak ölçüler bize bu netliği sunmuyor mu?” Sunuyor elbette, nasıl mı? Her zâhirin bir bâtını, her bâtının da bir zâhiri olduğunu söyleyerek. “Şeriat zahire göre hüküm vermez mi?” Verir elbette ama o hükmün sonunda, mahkumun gerçek akıbetini, yalnızca bizi Yaradan bilir. Şeriatın verdiği zahiri hükümle infaz edilen Hallacı Mansur’u hatırlayın. Ya da Musa Aleyhisselam ile Hızır Aleyhisselam’ın yolculuğunu.

“Ne alakası var bütün bunların Ella’nın aşkı yüzünden çocuklarını terk etmesiyle” diyen sesinizi duyar gibiyim. Romanda Zahara’nın Ella için herhangi bir insan olmadığı, başından beri, -farkında olmaksızın- ona bir nevi “Mürşit”lik yaptığı görülmektedir. Zahara’nın web sitesinde bulunan “Can yumurtası”adlı şiiri tekrar hatırlayacak olursak görürüz ki, o kabuğu korkusuzca kırmadan, selamete uçmak mümkün değildir. Amelleri neticelerine göre kıymetlendirmek de bir usuldür ve Ella, kocasını bırakıp, kınayanın kınamasına aldırmadan Aziz’e giderken, aslında onun şahsında İslâm’a doğru yürümüştür. Eğer neticede oraya kavuşabildiyse, kimse ona çocuklarını terk etmenin hesabını soramaz. Böyle bir netice gerçekleştiğinde, şu hâdîsi hatırlamamak mümkün değil:“Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin olsun ki; sizden biriniz, ben kendisine anasından, babasından, evlâdından ve bütün insanlardan daha sevimli olmadıkça hakikî mânâda iman etmiş olamaz.” Kuş kanatlanmış ve uçmaya başlamıştır. Ama geride bıraktıklarını da asla unutmuş değildir. (Burada romanın sonunda büyük kızı ile yaptığı konuşma hatırdan çıkartılmamalıdır.)

Terk edilen açısından konuya yanaşacak olursak, belirtmek de fayda görüyoruz ki; yazarın görevi, Stendhal’ın ifadesiyle “caddeye bir ayna tutmaktır.” Kahramanların yapıp ettiklerinden mesul olmaz. Belli başlı şartları gösterir; mesela trafik kuralları şunlardır der ve kırmızı ışıkta geçen bir kahramanına kaza yaptırıp, okuyucuyu uyanık olmaya davet eder. Bunun anlamı, kırmızıda geçen herkes kaza yapsın değildir. Eğer dikkat etmezseniz, başınıza gelme ihtimali olan durumlardan birisi de budur ihtarıdır. Tıpkı David’in karısını senelerce ihmal edip, bir sabah onun kendisini terk etmesiyle karşılaşması gibi… Usta yazarlar, kahramanların sonunu seçmez; roman kahramanı kişileşir ve varacağı yere kendisi varır. Kazayı yazar yaptırmaz, o sadece belli şartlarda meydana gelen bir kazaya ayna tutar ve “DİKKAT EDİN!” der.

  1. NETİCE

Eserin “dinler arası diyalog” söyleminin en popüler günlerinde ve o sürece katkıda bulunmak amacıyla yazıldığı, hak ettiğinden fazla ilgi görmesinin ardında başlıca sebebin de bu olduğu gerçeği, elbette ki, göz ardı edilmiş değildir. Fakat romanı sadece roman olarak tahlil etmek istediğimiz için, zaten her okuyana ayan olacak bu tafsilatı en sonda söylemeyi uygun bulduk. Aşk romanı ne Türk edebiyatı adına bir devrimdir, ne de “Elif Şafak kimmiş okunacak?” diye burun kıvrılıp atılacak bir eser… Her türlü aktüel gündemin ötesinde, türlü kusurları içinde, iyi sayılabilecek okunmaya değer bir romandır diyebiliriz.

Emel ZOR – Aralık 2017

Orjinal Makale: http://www.adimlardergisi.com/elif-safakin-aski-etrafinda-bir-gezinti/

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*

*

Du kannst folgende HTML-Tags benutzen: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>