elveda-dost-hakan-yaman

ELVEDA DOST – Hakan YAMAN

ELVEDA DOST

.

Onu iskeleye bitişik falezlerin hemen üstüne kurulmuş Tophane Parkı karşısı ile Ordu Evinin arasına sıkışık dar bir yoldan çıkılan kitapçılar sokağında, meşhur bir sahafta tanımıştım. İnsanın derisine yapışan tuzlu, aksi ve kızgın Antalya güneşinin pişirdiği öğle saatlerinden hemen sonraydı. Bu demlerde yaprakları hafiften kıpırdatan belli belirsiz ıslak ve rutubetli bir esinti bile ölü bir gezegenin aydınlanması gibi ürperti verir.

Bu şehir için yüzyılın en büyük icadı olan klimanın orta sınıf evlere girmesine daha vakit vardı. Öğle saatlerinde sokağa adım atmak zorunda kaldıysak, yolumuzun üstündeki bir PTT şubesine yahut bankaya girip işimiz varmış gibi serinleyene kadar kuyrukta beklemek bizim nesil için bir uyanıklık yöntemiydi. Klima yahut deniz yok ise Antalya’da bir yaz öğlesinin anlamı, pis pis terlemek ve durmaksızın yine terlemek, yapışkan bir tuz kuyusunda çırpınıp durmaktır. Antalya’yı Antalya yapan klimanın yaygınlaşması ve evlere girmesi oldu. Onu ortadan kaldırın; kafasına silah dayasanız yaz aylarında kimseyi Antalya’ya getiremezsiniz.

Hiç unutmam, Mauriach’ın bir romanının Peyami tarafından yapılmış tercümesinin peşindeydim. Fakat bahsettiğim dükkana ne zaman, hangi kitabı aramak için gitsem belki onu bulamaz ama hiç hesapta olmayan, daha evvel arayıp bir türlü ele geçiremediğim başka kitaplarla çıkardım. Elime geçenler daha önce bulamadıklarım olduğu gibi, şimdi bulamadığım da belki bir sonraki defa bulacağım idi. Hayat gibiydi bu dükkan… Ve kitaplar bizim yazgılarımız… Neyin peşinde olursan ol; karşına hangisinin ne zaman çıkacağını kestiremezsin. Aradığını bir gün bulabilir misin; hiç belli olmaz; ama ne kadar çok istiyorsan o kadar ısrarla aramalısın ki, kimisi çuvallara tıkıştırılmış, kimisi üst üste yığılmış, belki daha önce defalarca baktığın tozlu bir raftan gülümseyerek karşına çıkıversin. Hayat bize lazım olanı genellikle bir şekilde verir; ama bizim istediğimiz zamanda değil. Bazen gereğinden erken, bazen oldukça geciktirerek… Sen sana lazım olan konusunda samimiysen er veya geç onunla bir şekilde yüzleşirsin.

Bu saatlerde sıcağı esintiye dönüştürüp tükürür gibi üfleyen vantilatörün karşısında sahafın sahibi ile sohbet ediyorlardı ve elinde birkaç kitap vardı. Beni gören kitapçı ağabey hemen “hoş geldin!” diye yer göstermiş ve ona takdim etmişti. İri sayılabilecek, siyah ile kahverengi arasında gidip gelen hafif çekik gözleri vardı ve askılı, turkuaz bir tişört giymişti. Küt kesilmiş düz ve siyah saçlar omuzlarının hemen üstünde, ensesini örtecek uzunluktaydı. İri gözler konuşurken uzağa bakar gibi hafifçe kısılıyor ve biraz öteden duyulan bir inlemeyi andırır tiz sesine eşlik ediyor, ama aynı gözler karşısındakini dinlemeye başladığında siyahı tam olmamış iki iri zeytin tanesi gibi parlıyordu. Belli ki yaz boyu buradaydı ve güneş derisini birkaç defa değiştirip bronza boyamış ve zaten esmer kıvamında olduğu belli teni güneşin mühürlediği bronzla birleşince olabildiğine koyu bir renge çevirmişti onu.

Benden kaç yaş büyük olduğunu hiçbir zaman sorup öğrenemedim. Ama benim gibi henüz yirmili yılların başında olan birisi için, o dönem beş yaş bile önemlidir ve muhatabınla arana ayrı bir nesil mesafesi yerleştirir. Yaş farkı insan yaşlandıkça azalır ve gittikçe ortadan kaybolur. İlk gençlikte mesela 17 yaş ile 20 yaş arasında veya 20 ile 25 arasında çıplak gözle bir çırpıda fark edilen üç beş senelik mesafe, zamanın görünmez çekici  suratımıza çentiklerini vurdukça bir süre sonra sezilmez olur ve öyle bir dönem gelir ki, kırkında birisi 50 yaşındakinden daha büyük görünebilir veya 12 yaşındayken yanağını sıkıp seni seven 17 yaşındaki komşunun havalı kızı “abla” ile otuzundan sonra pekala özel bir yakınlaşma gerçekleşebilir. O ise konuşurken otuzun üstündeydi; siyahı tam demini almamış iki iri zeytin tanesi gözlerini açıp muhatabını dinlerken birkaç yaş daha genç görünüyordu. Kısacası, o çağda benden çok, çok ama çok büyüktü.

Bertrand Russell’dan övgüyle bahsettiğini hatırlıyorum. Aklımda kalan en önemli şey makinenin bizim insanlığımızdan götürdüğü en büyük şeyin samimiyet olduğu iddiasıydı. İddia sahibi Russell mıydı, yoksa kendisi mi? Yüze vurduğu darbelerle yaş farklarını dümdüz eden zaman ne yazık ki, hafızada sadece kalın çizgileri bırakıp detayları ayıklıyor. Hayatı bambaşka biçimlere sokan makinenin değiştiremediği tek şeyin içgüdülerimiz olduğunu, sıkıntının da tam bu sebepten patlak verdiğini ileri sürüyordu. Vantilatörün esintisi küt kesilmiş saçlarını arkaya doğru havalandırdığında konuşurken kıstığı gözlerini biraz daha yumarak, içgüdülerin yasak, kural ve nefs terbiyesiyle yönetilemeyeceğini, böyle yaparak onları sadece kılık değiştirmeye zorladığımızı, yapılması gerekenin  onların adını doğru koyup en az zararlı olacak şekilde doyurmaktan geçtiğini anlatmıştı.

Yolculuk” diyordu; “makinenin sebep olduğu monotonluğu aşmanın ve hayatı renklendirmenin tek çaresi, makineyi ortadan kaldıramayacağımıza göre uzun ve tehlikeli yolculuklara çıkmak…” Bu fikrin Bertrand Russell’a ait olduğunu o gün kendisi söylemişti. Ara sıra dağ yolculukları, makineden kaçmak, tehlikeli sulara dalmak ama büsbütün de münzevileşmemek… Seneler sonra Baudelaire’i okurken, bütün insanlığı uzak iklimlere çağıran, seyahat davet eden bu cins şaire ait ÇOKLUK BANYOSU diye bir tabire rastlamıştım.  Baudelaire‘in yalnızlığı dünyaya yeniden ve özgürce açılabilme, insanlık hallerini bulutların üstüne kurulup oradan kuş bakışı seyredebilme metodudur. Ama büsbütün kaybolmaz, bazen Paris kalabalığına karışıp, kendi ifadesiyle bir “çokluk banyosu” yaparmış.

Bu kadının anlattığı ise Baudelaire’in tersine çokluk değil, “teklik” banyosuydu. Yalnızlık ara sıra sığınılması gereken ve makinenin ezip yok ettiği samimiyeti yeniden arayacağımız geçici bir limandı. Ne zamana kadar? “Bilim insanın yaradılışını anlayacak seviyeye vardığı zamana kadar sık sık yalnız kalmaya muhtacız” demişti. Antalya’nın derimize yapışan tuzlu teri gibi makine medeniyetinin ruhumuzu boğan kir ve pasından bir nebze arınıp soluklanmak için yalnız maceraların serinletici nehirlerinde yıkanmak istiyordu.  Evet, “bilim insanın yaradılışını anlayacak seviyeye varana kadar” ya seyahatlerle kendimizi avutacak ve güya hayatımıza renk kattığımızı sanacak; yahut ikinci alternatif olarak öne sürdüğü intiharı seçecektik. Delirmek irademize sunulan bir alternatif olmasa da, bu durumun dayattığı ihtimaller arasındaydı. “Peki, dağcılık, izcilik ve türlü avuntularla makineden kaçabiliyorsun ama kendinden kaçabiliyor musun” sorusuna “delirmekten kaçıyor ve intihar fikrini öteliyorum ya” demişti.

Bunu lafın gelişi söylemediğini birkaç hafta sonra anlamıştım. Antalya’nın yürüme mesafesindeki C harfini andırır uzun plajlarından birisinde deniz ufkunda beliren eflatun akşamı seyre daldığı şezlongunda gayet tabii bir şey gibi söylemişti birkaç intihar teşebbüsü olduğunu. Bundan bahsederken kısık gözlerini, yarısı denizin son çizgisine gömülmüş akşam güneşinin loşluğu ışıldatıyordu.  Gittikçe yalnızlaşan sahilde martı sesleri akşamın gölgelerine karışırken ince dudaklarından şu mısralar dökülmüştü:

Bu yaşamda ölüm yeni değildir hiç
Ama yaşamak da ne denli yeni ki…

Adını ilk defa o gün duyduğum Yesenin adlı bir Rus şairinmiş. Şair bunları ölümünden hemen önce atardamarını açarak intihar ettiği otelin duvarına kanıyla yazmış ve ardından kendisini asmış. Bolşevik devriminin ilk yıllarıymış ve Şairin intihar haberiyle beraber gazetelerde yayınlanan, içinde duvara kanla yazılmış bu mısraların da yer aldığı “Elveda Dost, Elveda” adlı şiir Rusya’da büyük bir yankı koparıp, bir intihar salgınına yol açmış.

Bundan birkaç sene evvel Mayakovski’yi incelerken de Yesenin adına rastlayacaktım. Meğer Yesenin onun yakın arkadaşıymış ve intiharından kısa bir süre önce de beraberlermiş. Yesenin’in bu şekilde ölümü üzerine çiçeği burnunda devrimin topraklarında intiharın bir veba salgını gibi yaygınlaşması SSCB yöneticilerini tedbir almaya zorluyor ve Mayakovski başta olmak üzere şairlere Yesenin’in şiirini eleştirme ve onu unutturacak, yaşamayı kutsallaştıracak şiirler yazma görevi veriyorlar. Hatta Mayakovski şiir görüşünü bu vesileyle Yesenin eleştirisi üstüne  kuruyor. Ona cevap niteliğindeki en güçlü mısralar  Mayakovski’nin kaleminden çıkmış. Yine de duvara kanla yazılan şiir kadar etkileyici değil:

Bu yaşamda ölmek hiç de zor değil,
Yaşamayı becermek de hiç kolay değil.

Mayakovski’nin bu cevabı hakikatin bir başka yüzüdür. Ama asıl mesele ne yaşamak, ne de ölmektir. Esas davayı olmak ve erişmek olarak işaretleyen Necip Fazıl, bu iki şiirdeki parça hakikâti birleştirip, aslî kaynağına, varoluş sırrına bağlamıştır:

Yaşamak zor, ölmek zor, erişmekse zor mu zor;
Çilesiz suratlara tüküresim geliyor!

Evet, ben, bir kapalı hududu aşıyorum;
Ölen ölüyor, bense ölümü yaşıyorum!

Bunları o gün ona söylemeyi çok isterdim ama ne Mayakovski’nin cevabından haberim vardı; ne de Necip Fazıl’ın Visal şiiri aklıma geldi. 

İşin en ironik tarafı, SSCB hükümeti tarafından Yesenin’in şiirini eleştirme ve yaşamayı kutsallaştırma görevi verilen, bunu da hakkıyla yapan Mayakovski’nin, arkadaşından tam beş sene sonra bir tabancayla intihar etmesidir. 

Bir başka ironi ise intihar düşüncesini bir fikir meselesi olarak azizleştiren kızın hayranı olduğu Bertrand Russell’ın 98 yaşına kadar yaşaması ve uzun yaşamanın sırlarına dair fikirler serdetmesidir. O zamanlar bunların hepsinden habersizdim.

Mayakovski’yi incelerken dikkatimi çeken bir başka detay daha oldu. Onun da tıpkı intihar fikrini ertelemek için kendisini dağcılık, izcilik, dalgıçlık gibi türlü macera ve seyahatlere kaptırmış küt saçlı, ince dudaklı, gözleri siyah ile kahverengi arasında gidip gelen esmer kız gibi yolculuğu kutsamasıydı. “Zamanın yavaş akışı mekân değişikliği ile telafi edilmeli” diyordu Mayakovski. “Hayalde bir yüzyılı geçirirken gerçekte sadece bir gün geçmeli” diye ekliyordu.

Salih Mirzabeyoğlu, Haliç Kongre Merkezindeki konferansında “yaşama hakkı” yerine “yaşama görevini” vurguladığında ve “biz yaşama hakkını da bu yaşama görevinden alıyoruz” cümlesini söylediğinde, geçmiş senelerin üstündeki sislerin gölgesi bir anda gün ışığı düşmüş gibi aralandı ve aklıma o şiirler, sohbetler geliverdi. Ah, Mirzabeyoğlu’nun şu dizesini nasıl da fark etmemiştim bugüne kadar:

Ölmek için mi doğduk asıl olmak doğrusu

O gün konferansında “YA SONRA?” sorusuna cevap vermeyen düşünceleri hallaç pamuğu gibi dağıttı. İnsanoğlunun ürettiği bütün düşüncelerin kıymeti “YA SONRA?” sorusuna verebildiği cevap kadardır. Öldün! Ya sonra? Yaşadın! Ya sonra? Buna verecek cevabın yoksa ölsen ne, yaşasan ne, “uzak iklimlere” kaçıp saklansan ne? Necip Fazıl’ın da çeşitli vesilelerle altını çizdiği: Hiç’in izahı da bir hiç değil mi nihayetinde?

Baudelaire’in en sevdiğim mısralarından birisidir:

Onlar ölüme ağıt, sizler ölüme türkü…

Bunu ne zaman okusam, denizin ufuk çizgisine yarısı gömülmüş akşam güneşinin eflatun aydınlığında  gittikçe tenhalaşan bir sahilde gölgeler ve martı sesleri birbirine karışır ve tiz bir kadın sesinden Yesenin’in “Elveda Dost, Elveda” şiiri yankılanır. Yesenin ve Sen, evet, “sizler ölüme türkü”; ama YA SONRA? Ağıt olsanız ne fark ederdi ki?

Artık Antalya’da hemen her evin kliması var ve Türkiye’nin nüfus artış oranı en yüksek (şehir demeye dilim varmıyor) kenti oldu. Vietnam savaşından kalma minibüslerin dolmuşluk yapması yasaklandı ve büyük otobüslerde her dem klimalar alnımıza serinlik üflüyor. Derimize yapışan tuzlu, aksi ve kızgın güneşin gazabını olabildiğince az tadıyoruz artık. Değil akşam güneşinin loş aydınlığında, yıldız alacalarının göz kırpmaya başladığı demlerde bile sahiller tenhalaşmaz oldu. Buralarda çok şey değişti ama değişmeyen bir şey varsa ben hâlâ arada sırada Tanpınar okuyorum:

Kim bilir şimdi nerdesin?
Senindir yine akşamlar.
Merdivende ayak sesin,

Rıhtım taşında gölgen var.

************************************************

Hakan YAMAN – ADIMLAR Dergisi

Orjinal Makale: http://www.adimlardergisi.com/elveda-dost-hakan-yaman/

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*

*

Du kannst folgende HTML-Tags benutzen: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>