esatir-mitoloji-8-salih-mirzabeyoglu

ESATİR VE MİTOLOJİ’YE DAİR: 8 – İLYAS PEYGAMBER / SELİM GÜRSELGİL

Esatir ve Mitoloji’nin altıncı bölümüne Salih Mirzabeyoğlu, “İlyas Aleyhisselâm” başlığıyla başlıyor. Diğer parçalar: “Vehim Sırrı”, “Ebcedler”, “Tenasüh Meselesi”, “Uzak Doğu Mitosu”, “Beden-Can-Nefs-Ruh”, “Vahdet-i Vücud – Vahdet-i Şuhûd” şeklinde. Anlaşılacağı gibi diğer parçalar da İlyas Aleyhisselâm bahsinin çeşitli yönlerden analizi niteliğinde. Bir yerinden seçelim;

-“İlk seferinde İdris olarak görünen

İlyas Peygamber

babasız İsâ Peygamber gibi

bir harika

İlyâsin – İLYAS demek

İlyas’ın bazı kıraatlerde AL-İ YÂSİN okunması

Yâsin babasının ismi – yine İlyas demek

YÂSİN Allah Sevgilisi’nin bir ismi

Al-i Yâsin – ÜMMET-İ MUHAMMED

İsâ Peygamber’in cismiyle gökyüzüne çekilmesi

ve inecek olmasına nisbet – İlyas bedenine

ruhanî makamı Güneş olan İdris’in ruhu

bir ruh ayrı zamanlarda iki bedende

İdris’in BEDENİ zaten ölü hükmünde

BERZAH SIRRI – nefs ruha âit

beden yönü – yanmış bitmiş kül olmuş

cesedi sürükleyen RUH

bunun MUTLAK HAKİKATİ – PEYGAMBER!

*

İDRİS ALEYHİSSELÂMIN CESEDTEN MÜCERRET

BİR RUH OLARAK KALKMASI

idrakin cesedten bağımsız

keyfiyet oluşuna da delil

ki ikinci bedeni İlyas’da

göründü bu mânâ

öldükten sonra dünyada

başka bir cesede ilişmese de ruhların

varlığını göstermek için – bir misâl

bir ibret levhası insanlara…

*

Doğruyu Allah bilir

bizim bilmemiz gereken haddimiz

ne sorulur – ne sorulmaz – nasıl sorulur

irfan sahibi bunu bilir

sorarken de sormazken de

pay edinir meçhulden – ki

meçhul kendi

böyle bakmalı bize

kaba dır tırlara düşmek istemeyiz

hata varsa bizim!

Özetleyelim: İlyas Peygamber Balabek ülkesinde dünyaya geliyor. Güneş tanrısı Bal’e tapılan… Aslı İdris; güneş feleğinden geliyor. Ve bütün âyet ve mucizeleri ateşten… Lübnan dağının yarılmasıyla alevden bir at (al-tay) çıkıyor. İlyas Peygamber bu ata bindiğinde ondan bütün dünyevi arzular kalkıyor; müteal (transandantal) akıl, arzusuz akıl, saf ruh oluyor… Denir ki, bu; İlahî marifetin yarısıdır.

Tufan’dan önce İdris Peygamber, göğe yükseliyor, Tufan’dan sonra İlyas Peygamber olarak geri dönüyor. Ruh bir, bedenler ayrı; iki ayrı babadan aynı kişi… İsa Peygamber buna benzeyen bir başka örnek: O önce tıpkı Adem Peygamber gibi babasız hak peygamber olarak dünyaya geliyor, İdris gibi göğe yükseliyor, sonunda İlyas gibi, bir babadan yeniden doğacak…

Tabiî böylesine girift hakikatlerden daima yanlış anlamalar, sahte akıl yürütmeler, ucuz taklitler doğmuştur. Bunlardan biri de, bu hikâyeden genel geçer kurallar çıkarmaya çalışan, “tenasuh – ruh göçü“… Salih Mirzabeyoğlu‘nun bu konuda Uzak Doğu mitolojisiyle ilişki kurması muhtemelen bu sebepten… Ama bilmiyorum yine de Balabek ülkesi ve Lübnan dağı (lebanet: arzu, dilek) müteşabih midir, gerçek midir? İlyas Peygamber nerede yaşamıştır? “Hermes Trismegistus” terimi, İdris, İlyas, Hızır üçlemesinden mi doğmuştur?

Evet, düpedüz izâh edemesek de, biz müslümanlar böyle akıldışı şeylere de inanırız; o şeyleri hakikat erbabı dile getirdiği müddetçe…

17 Mart 2013

 

JOSEPH CAMPBELL

Campbell, 1904-1987 yılları arasında yaşamış, kızılderililere duyduğu ilgi ile mitolojiye merak salmış, daha sonra bu sahada yaptığı çalışmalarla çeşitli akademik ünvanlar kazanmış, Paris ve Münih’te beş yıl Ortaçağ Fransızca’sı ve Sanskritçe tahsil etmiş ve çeşitli Amerikan üniversitelerinde ders vermiş, “mukayeseli mitoloji” adında yeni bir disiplinin kurucusu, dünya çapında tanınmış bir ilim adamıdır. Mitoloji hakkında yaptığı çalışmalarının toplamına “Tanrı’nın maskeleri” adını vermiştir.

Onun “Tanrı’nın maskeleri” tâbirinden neyi kasdettiğini, Sanskritçe ‘upaji’ kelimesine dayanarak verdiği şerh yoluyla daha iyi anlarız: Gelmiş geçmiş ne kadar inanç ve mit varsa, hepsi müşterek bir kökte toplanabilir ve bunlar “Tanrı’nın maskeleri”, yani ‘upaji’leri olarak tarif edilebilir. Bu anlayış, tıpkı İslâm tasavvufu’na âşînâ birinin bu olanlara “Allah’ın tecellîleri”, yahut “Küllî ruh’un temsilcileri” olarak bakmasına benzer. Ama tabii bir mihrakı, dayanağı olmak kaydıyla…

Gelgelelim Campbell, İslâm tasavvufundan habersiz gibidir ve meramını, Hind bilgesi Ramakrişna‘nın, ‘Bütün dinlerin aslında tek bir din olduğu, bir tek dinin zamana ve kültürlere göre değişen yansımaları olduğu’ kanaatinde bulur.

22 Haziran 2011

NAACAL TABLETLERİ

Bunlar, çağrıştırdıkları Sami kökenli kavrama uygun olarak, “nakiller”dir. Kaynaklar bunlardan bazen “Vahye Dayalı Mukaddes Yazılar” veya “Nassa Bitişik Fikir Tabloları” olarak da söz eder. Demek ki, sadece “nakil yoluyla alınanlar” değil, aynı zamanda “akıl yoluyla üretilenler” de bu kapsama girer. Din; ve onun heyet-i mecmuası…

Bunlar, esasen çok eski metinlerdir. Veda’lardan, Upanişad’lardan daha eskidirler. Muvahhid (tek tanrılı) bir dinden haber verirler. Bunların ortaya çıktığı dönemlerde -bazıları çok üzülecek ama- henüz ortada ne Zerdüştvardır, ne de Sümerler; aslında hem Zerdüşt‘ten önce, hem de Sümerler’den önce gerek İran’da, gerekse Mezopotamya’da yüksek kültürler vardı. Ne tek tanrılı dinler Zerdüşt’le başladı –Zerdüşt bu anlamda çocuktur daha; üstelik tek tanrılı da değil-, ne de medeniyet Sümer’le başladı; arkeologların henüz isim veremedikleri El Ubeyd kültürü, Sümerlerin öncüleridir zaten; Sümerler bir icatçı olmaktan ziyade mirasçıdırlar.

Naacal’ler için Churchward “ilk din”e ait metinler derse de, bu sadece bir faraziyedir. Naacal’ler, “bilinen ilk din”den kalma tabletlerdir ve tevhid inancına dayanır. Sadece uhrevî hayata dönük mesajlar içermezler, aynı zamanda dünyevî hayata dönük mesajlar da içerirler. Din -bazıları çok üzülecek ama- zaten böyle bir şeydir; âhiret hayatını tanzim etmek için gelmiş bir şey değildir. “Varılacak yer”den haber veren, bu varılacak yere göre dünya hayatını tanzim etmeyi gerektiren metinlerdir. Bundan söz etmek bile ayıp ama, bu her zaman böyleydi ve yine böyledir.

Churchward bu metinlerden, onlara dair bir yanlış anlamayı da düzelterek, şöyle söz eder:

–“Kadir-i Mutlak, kendi iradesiyle herşeyi yarattı!. Bu ifadeden hareketle, herşeyin bizzat ‘Yaratan’ın paçaları’ olduğu nazariyesini geliştirdiler. Bu da tabiî olarak, ‘herşey tanrı ise, tanrı yoktur!’ mânâsına gelmektedir. Bu durumda bir odun yahut taş parçasına tapmak, putperestlik sayılmaz; çünkü o da tanrı yerine geçer. Ve vahşînin fetişine tapması da tamamen tabiîdir; çünkü bu fetiş de tanrımız sayılır. Bu kadar korkunç bir anlayışı hayal edebiliyor musunuz?

Vahye Dayalı Mukaddes Yazılar, insanın sadece Yaratıcı’nın bir parçası olduğunu açıkça dile getirir ve sık sık tekrarlar; burada kasdedilen ise, maddî vücudun içindeki “İlahî kıvılcım”dır. İnsan haricindeki tüm yaratıklar, sadece ‘yaratıcı irade’nin bir eseri veya mahsülüdür. Resim ressamın eseridir ama, sanatçının bizzat parçası değildir. Bahçevanın toprağa ektiği tohumu çimlenir, yeşerir, çiçek ve yemiş verir. Çiçekler ve yemişler bahçevanın bir parçası değil, onun çalışmasının eseridir. Bir ağaç yapraklar ve çiçekler oluşturduğunda, bu yaprak ve çiçekler ağacın bir parçasıdır. Bu şekilde, insan hariç herşey, ‘yaratıcı irade’nin bir eseridir; yoksa bizzat Yaratıcı’nın parçaları değil. Bir tek insan ağaçtaki yapraktır!.” 

Şimdi bu benzetmeyle “İlahî kıvılcım” anlaşılacak olan, ruhtur. Ruhun yaratılmamış, yani Halk Âlemine ait olmayan bir varlık sayılması, doğrudan doğruya Emr Âleminden gelmesidir. Ruh bu anlamda ezelî ve ebedîdir. Saçma sapan sorular, genellikle bunu bilmemekten doğar. Bunu bilen, zaten “ben niye şöyleyim, ben niye böyleyim?” demez. O kadarsın demek ki… Ezelde neyin istidadını edindiysen, dünyada onu yaşarsın.

Fakat bu sadece işin bir yönüdür. Diğer bir yönü de var ki, asıl dünya kavgası oradan kopuyor:

 Ezelde neyin istidadını edindiğimizi bilmiyoruz. Ruh, içine düştüğü dünyanın kalıpları ve alışkanlıkları içinde, bunları aşmaya memur o yüzden… Âlemde kendini bulmaya memur; cevherine uygun bir araz olmaya… Bütün ilimler ve sanatlar, bütün mücadele ve gayret bunun için… “Allah verdiği istidadın hesabını sorar”… Nihayet insan, sadece bir nakil değil, aynı zamanda bir akıldır da…

Bunlar hep `kendinden zuhur` bahsinin giriş bölümleri… Toplam:

a) İnsan kuldur,

b) İnsan hürdür,

c) İnsan hem kuldur, hem hürdür.

19 Şubat 2012

ODYSSEIA

Homeros’un ünlü destanı Odysseia, tıpkı Dante’nin Komedya’sı gibi, bir “öte âlem” istiaresidir. Yanlnız Cennet ve Cehennem konulu değil; Truva’da ağır bir yara alan Odysseius‘un 10 sene boyunca, “berzah âlemi“nde yaptığı gezintinin ve bunun sonunda tekrar dünya hayatına dönüşünün hikâyesidir. Batılı adamlar bu dilden anlamadıkları için, mal mal sonuçlar çıkarmaya çalışırlar. Efendim, acaba Akdeniz’in hangi adalarına gitmiş olabilir? Yoksa Atlantik’e mi açıldı? Karaipler’e de mi uğradı?

Bakın, ben yardımcı olayım, hiç olmazsa Odysseia‘da geçen isimlerin bir kısmının aydınlanmasına; araştırmacılar yarın öbür gün istifade ederler. İslâm tasavvufunda berzah âlemi – yedi kat yer:

 “Yerlere gelince, onların da birincisi “dimkâ”dır. Âd kavmini helak eden kısır rüzgârı buradan çıkmıştır. Orada “berşem” adında bir kavim yaşar ki, ona hesap ve azap belirtilmiştir.

İkinci yer olan “celde”de, birbirini yiyen “temas” kavmi yaşar ve o yerde cehennemlikler için azabın her türlüsü vardır.

Üçüncü yer olan “arka“da mızrak kuyruklu, katır büyüklüğünde, kuyrukları 360 boğumlu ve öldürücü zehir dolu akrepler vardır. Buranın sakinlerine “kâbes” halkı derler ki, toprak yer ve rutubet içerler.

Dördüncü yer olan “harba“da (Homeros “harpia” demişti!) dağlar gibi, kuyrukları da uzun hurma ağaçlarına benzer ejderhalar yaşar; onlardan birinin zehri Muhit Denizine karışacak olsa, denizdeki yaratıkların cümlesinin helak olacağı söylenmiştir. Orada ayrıca “cülhan” adında bir kavim yaşar ki, bunların ne gözü, ne ayağı olup, sadece kanatları vardır.

Beşinci yer olan “melsa”da “muhtat” kavmi yaşar. Sayıları hesapsızdır. Birbirlerini yerler. Burada kükürtten dağlar gibi taşlar vardır ki, cehenneme atılırken kafirlerin boyunlarına bağlanacaktır.

Altıncı yer olan “siccin”de, “kutata” halkı yaşar ve hep kuş şeklindedirler. (Odysseius’un karşılaştığı “sirenler” bunlardır!) elleri adam eline, kulakları öküz kulağına, ayakları koyun ayağına benzer. Tıpkı melekler gibi, yemez, içmez, evlenmez, yalnızca ibadet ederler. Cehennemliklerin amel defterleri bu topraktadır ve ruhları da kıyamete kadar bu yerde hapsedilir.

Son olarak “ucba” denilen yer vardır ki, burada kısa boylu, Habeşî renginde, (bkz. Odysseia: “yanık suratlılar“) elleri ve ayakları vahşi hayvan pençesi gibi olan “cüsum” kavmi sakindir. Ye’cüc ve Me’cüc’ün helak edeceği halk budur. Bu yedinci yerde ayrıca lanetlenmiş İblis ile taraftarları oturur; saf saf meclis kurup, dünyada insana ne kötülük ettiklerini birbirine anlatarak böbürlenirler. En çok kötülük edeni, İblis en yakınına alır. Bu yerin ortasında ayrıca karanlıktan bir perde vardır.

Odysseia‘yı karıştırıp isim isim karşılaştırmaya üşendiğim için, ilk aklıma gelen bu eşleştirmeleri yaptım. Diğerlerini, benzer ve benzemez yönleri bakımından, ilgilisi bulur zaten.

Ama durun bi saniye…

Yoksa mitoloji o kadar da uydurma ve hayal değil mi?

Yoksa onun en anlamadığımız yönü, bugün unutulmuş bulunan “dili” mi?..

28 Ocak 2012

http://www.adimlardergisi.com/esatir-ve-mitolojiye-dair-8-ilyas-peygamber/

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*

*

Du kannst folgende HTML-Tags benutzen: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>