fert-ve-sahsiyet-kultur-davamiz-mirzabeyoglu

FERT VE ŞAHSİYET (KÜLTÜR DAVAMIZ) – Salih Mirzabeyoğlu

İnsanın, içtimaî ilişkiler bütünü içinde bir varlık olduğunu söyler ve bununla onun genişliğine keyfiyetini belirtirken, derinliğine keyfiyetinin de içtimaî ilişkilerin şuuruna varmakla başladığını, şuurlanma keyfiyetinin ise bu ilişkiler bütününü değiştirmek anlamına geldiğini belirtmiş oluruz. Bu bakımdan, toplumdaki “fert”, hazırlop olarak aileden, okuldan, toplumdan ne aldığının şuuruna erdikçe ve nefs muhasebesine erişip kendi şuurunu “yıkma, yapma ve zenginleşme” şeklinde değiştirdikçe, ilişkiler bütününü değiştirecek “şahsiyet” olur.
Öyleyse “iç oluş”un “dış oluş” tezahürleriyle ölçülebilmesinden hareketle, “mütefekkir-düşünür” sıfatını haketmiş olan insanın, kuşatıcı mânâda “çevreyi değiştirebilmenin müessir kuvveti hâlinde şuur kıvamına varmış” ve zatıyla hareketli bir insan olduğunu anlarız; başın başında (1) numaralı örnekte tesbit ettiğimiz bu motive edici keyfiyet, çeşitli mevzular içinde ve en üstten en alta kadar her katta böyle… Her cephede bunun idrakına varmak değiştirmeye ve katılmaya yol açıyor, değiştirme ve katılmanın gerçekleştiği yerde de bizzat bu şuur daha geniş ve yeni durum ihtiyacına cevap zaruretiyle zenginleşiyor.

“Fikirsiz fikircilik” bahsinde üzerinde durduğumuz gibi, “ne aldığın” ve “nereden aldığın” değil, “nasıl” ve “niçin” aldığın, ne yapmak istediğindir mühim olan… Hayvan pisliğini kendi bünyesinde gıdaya tahvil etmiş sebze ve meyveye bakarken, onda pisliği görüyor musun, yememezlik ediyor musun?.. Onları afiyetle atıştırıyorsun da, her türlü hikmetin “müminin yitik malı” oluşundaki genel bir prensip belirten hikmeti niye anlamıyorsun? Allah Resûlü’ne inanmayan bir kâfirin, “Allah birdir” diyerek belirttiği doğruyu, o söyledi diye inkâr etmek ahmaklıktan öte bir yerde küfür belirtmiyor mu ve bu misâl kâfirin her söylediğinin yanlış olmadığını göstermiyor mu? Allah Sevgilisi’nin, topyekûn varlık ve oluştaki mânâ ve hikmetin kul plânında mutlak mâliki olması hakikatiyle “kelâm ve mânâ toplayıcılığı” vasfı?..
Evet; ne yapmak istediğindir mühim olan… Ne varsa, bu “yapmak”ta var. Hele aldığın kendi “dünya görüşü”nle ilgiliyse ve onu onun istediği biçimde alıyorsan, bu uygunluk nisbetince marifet dairesine girilir ki, bu uygunluk da onun “diyalektik ve ahlâk”ı ile arayıcı-tarayıcı olup olmadığın, onunla meseleleri çözüp çözemediğinle ortaya çıkar. Kaldı ki, değil kendi fikrin, karşı olduklarının bile hakikatini bilmek ve içtimâî münasebetlerle nisbetini anlamak, onları onların istediği biçimde kavramak şartından sonra mensup olduğun fikrin önünde hesaba çekmek, kendi fikrinin uygulanışıdır ki, “önce müşâhede ve tetkik, sonra muhakeme” şeklinde ilmî bir metod belirtir; eleştiri ve değerlendirme metodu.
Mensup olduğu inancın hikmetlerine sırtını dönen ve karşı olduğunu söylediklerinin ne dediğini anlamayan adam, İslâm’ı eşya ve hâdiselere tatbik yolunda mücadeleden bahsederken, gerçek bir ordu olma ve gerçek bir orduyla savaşma yerine, olmayan orduyla savaşından “ecir” bekleyen bir ahmaklar sürüsünün ferdi olarak keyfiyeti “hiç” olan “ecri”ni devşire dursun.

“Bilginin kaynağı” meselesinde üzerinde durulacağı gibi, şuurun kaynağı olarak son tecritte ruhun kalması, onun da “bilinse aksiyona mevzu olmaz; bilinmiyorsa, bilinmeyen aranmaz” zıtlıkları içinde ve “ruhun ruhla sezilişi” şeklinde hem bilinmesi ve hem de aranması, bunun neticesi olarak da “insanı zihnî inşa yoluyla yapmak değil, insanı problemleri içinde kavramak; onu anlamanın yolu budur” hakikatine varılması, en nihayet; zihnî tecriti ifade eden fikirlerin tamamlanmış bir inşa değil, hayatın her ân yeniliği içinde ve tekrar tekrar gözden geçirilerek yeniden ele alınabilir düğümler hâlinde olması gereği… Evet; bütün bu hususlar gözönünde tutulduğunda, “Büyük Doğu”daki ipuçlarından hareket edebilmenin ne demek olduğu ve bunu yapabilmenin nasıl bir fikir çapı istediği anlaşılır… Ve tabiî, “Bütün Fikrin Gerekliliği”nden bu yana meseleleri yeni meseleler içinde tekrar tekrar ele alış sebebimiz de.
Bir de bunun anlaşılmadığını gösteren tezahürlere bakalım… Hem “iç”e ve hem de “dış”a tatbik edilebilir bir tesbit olarak şöyle demiştik:
- “Tesir altında kalmak değildir iyi veya kötü olan. Yapılan işe değerini veren, neyin tesiri altında kaldığın ve o tesirle ne yaptığındır.”
Tesir altında görünmemek için, Büyük Doğu’dan öğrendiği bir takım notaları, yani yarım yamalak anlayıp aldıklarını, onu inkâr ederek kendini göstermek çabasıyla arı dil (!) dedikleri “uydurukça” içinde sunanlar anlamalı…
Ne hakikati temsil eden birini (Üstadı) silmeye çalışmak, ne de onun söylediğinin kabuğunda boş cümleler kurmakla bir yere varılamayacağı anlaşılmalı; ” gibi” olmak isteği ve merakı ile, bundan yol bulan kıskançlığın verimsizliğine düşülmemeli.
Bunun dışında… Karşı kamptakileri onların istediği biçimde kavramaya çalışırken, kendi inancının gereği olan bir muhakeme usulü çerçevesinde hesaba çekemeyişi ifâde tarzına kadar karşıya yamanışından belli mahkumlar, niçin bu duruma düştüklerini anlamalı.
Herkes şunu içine sindirmelidir: Bir şeyi ortaya koymak kadar, onu yaygınlaştırmak, onunla bir mevzuya sarkmak, onu davranış hâlinde kendine maletmek ve onu kafalarda billurlaştırma mânâsına tahkim etmek de “birşey” yapmaktır. Birşey yapmış olanı silmek ve onun “gibi”si olmak değil… Bunun örneklerini “Üstad” gibi olmak ve “Üstad”a karşı duyulan kıskançlıkla onun yerini almak isteği şeklinde gördük. Şimdi aynı tavır “Büyük Zuhur”umuzun mânâsı etrafındaki “mırmır”larda…
Oysa, en iyi taklit bile en kötü orijinden daha kötüdür; kaldı ki, her insan kendine has keyfiyetiyle dünyaya gelir ve insan memuriyeti olarak herkesin “misyon”u vardır. Meşhur hikmet:
- “Dünya bir tiyatrodur, kimine reisicumhur rolü düşmüştür, kimine çöpçü; ve rolünü en iyi yapan alkışlanır!”
O hâlde mesele, ruhun derinliklerinden gelecek bir İbda aşkıyla “mânâmızı” kendi öz keyfiyetimiz içinde pırıldatmaktır; değişik mevzulara sarkarak, davranış olarak, yaygınlaştırma faaliyetlerinde bulunarak vesaire… Nihayet sonun sonunda her fikir doğrularıyla “Mutlak Fikir” içinde fâni ve her davranış ve faaliyet onun için değil midir?.. Böyle hareket etmekle gerçekleşecek olan bizzat kendi varlığımız değil midir?..
Büyük Doğu şuuruyla çeşitli meselelere çözüm getirilirken, değişik meseleler arasında aynı anlayış mihrakını işaret edici bütünlük şuuru sağlanacak ve bu şuur kafalarda kutuplaşıp billurlaşacaktır. Biz bugüne kadar Büyük Doğucu bir “görüş”, “inanış” ve “ölçülendiriş”le, ideolojik ve “sistemli hareket” plânındaki meseleler üzerinde bunu gerçekleştirme gaye ve hedefiyle durduk, duracağız.
Burada bir hususu da hatırlatalım: Bütün iş ve hareket şubeleri kendi usul, esas ve kuralları etrafında hayata hâkim kılınmak istenirken, sistemin yöneldiği mevzu olarak bizzat sistemi ifade eder; bu çerçevede sistemin kendisidir.

Salih Mirzabeyoğlu

KÜLTÜR DAVAMIZ, -Temel Meseleler-
Sayfa: 40-41-42-43-44

 

 

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*

*

Du kannst folgende HTML-Tags benutzen: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>