fikri-kavramlar-ustune-denemeler-12-istikbal-islamindir

Fikrî Kavramlar Üstüne Denemeler: 12 “İSTİKBAL İSLÂMINDIR” – Selim GÜRSELGİL

Fikrî Kavramlar Üstüne Denemeler: 12

“İSTİKBAL İSLÂMINDIR”

.

.

ROGER GARAUDY

Müslüman Fransız mütefekkir Garaudy, Carlos dâvâsıyla yakından ilgili bir isimdir. Carlos’un eşi ve avukatı Madam Peyre Coutant ile yakın bir münasebet içinde davayı takip etmektedir. Carlos gibi o da sosyalist ideallerle yola çıkarak daha sonra İslamiyeti benimsemiştir. 

Garaudy Müslüman olmadan önceki sosyalist döneminde de antisiyonist ve antiemperyalistti. Siyonizmin yalanlarını ve vahşetini sergilediği çalışmalarının yanısıra, Batı medeniyetini ve emperyalizmini şiddetle yerden yere vuran satırlar kitaplar kaleme alıyordu. “Kötü”yü bütün çehresiyle görmesi, onu “iyi”ye, yani Müslümanlığa götürdü.

Baran dergisinin son sayısında Gülçin Şenel, onun Müslüman olmadan 5 yıl önce yayınladığı “Medeniyetler Diyaloğu” kitabının Türkçe tercümesini tanıtıyor. Garaudy bu kitapta Batı medeniyetinin çirkin yüzü hakkında şunları söylüyor:

-“Batılılar 100 milyonu aşkın Amerikan yerlisini öldürerek dünyada daha önce benzeri görülmemiş bir soykırım yaptı. Bunun ardından 300 yıl süren köle ticareti sırasında en az 100 milyon Afrikalıyı öldürerek bir başka akılalmaz soykırımı gerçekleştirdi. Afyon içmeyi reddeden Çinlilere savaş açtı ve koca Çin’e zorla afyon içirtip sömürdü. Şimdiki Laos, Kamboçya ve Vietnam adı verilen geniş bir kesimde Batı, sırf para kazanmak için insanlara zorla alkol içirtti ve içmeyenden de para alarak ahlâksızca sömürdü. Avrupalıların insanlığa ettiği kötülükler saymakla bitmez.

-“Köleliği, bir dünya ekonomi sistemi haline gelen Avrupa, kapitalizmi meydana getirmiş ve onu 16. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar üç asır boyunca da dayatmıştır. Bazen köle ticaretinin birkaç milyon insanın Afrika’dan Amerika’ya götürülmesiyle sınırlı (!) kaldığı söylenir. Oysa bu, gemilerle sağ salim götürülen herbir köleye karşılık ortalama 10 insanın öldüğünü unutmak demektir. Rakama vurduğumuzda -ki bu asgarî rakamdır-, alınıp götürülen 10 milyon köleye karşılık 100 milyon insan yok edilmiş demektir. Dünya hiçbir zaman böylesi bir soykırıma şahit olmamıştı.

Garaudy‘nin müslüman olmadan önceki tespitleri böyle devam ediyor. Akla Ali Şeriatî‘nin klasik marksizme eleştirisini getriyor:

-“İyi de, kapitalizm, Avrupa burjuva sınıfının Avrupa proleterlerini sömürmesinden doğmadı ki. Kapitalizm, Avrupalılar’ın Avrupalı olmayan Amerika, Afrika ve Asya kıtalarını sömürmesinden ve yağmalamasından doğdu!”

Marksist çizgiden gelen Avrupalı diğer düşünürlerin pek farkında olmadıkları mevzu bu. Onlar, Marx’ın 19. Yüzyıl şartlarını tahlilini bir şablon olarak alıp, 20. Yüzyıl Avrupa’sında pek bir manası olmayan “sınıf” meselesiyle fazlaca uğraştılar. Buradan bir yere varamayacaklarını farkettiklerinde ise çoğu artık parti kürsüleri yerine entel barlarda “varolmanın dayanılmaz hafifliği”ni idrak etmekle meşgullerdi.

Birkaç istisnadan biri olan, solculuğuyla da vicdan sahibi, iyiyi kötüden ayırma melekesine sahip biri olduğunu gösteren Garaudy‘nin, bugün antiemperyalizmin ünlü siması Gönüldaş Carlos ve onunla birlikte Büyük Doğu – İBDA hareketiyle yakın olmasının da tesadüf olmadığının farkındayız.

27 Kasım 2011

MAURICE BUKAİLLE 

Müslüman olmuş Fransız bilim adamı Maurice Bucaille,meşhur Kaptan Cousteau‘nun yakın arkadaşı… Kaptan Cousteau‘ya “iki denizin birleştiği yer” ile ilgili Kur’an âyetlerini gösteren ve bir dönem dünyada Kaptan Cousteau‘nun müslüman olduğu algısının oluşmasına yol açan ve Tilki Günlüğü’nün o çok bilinen takdim yazısının doğmasına bilmeden vesile olan kimse:

-“Dünya Çapında Bir Hadise: Kaptan Kusto Müslüman!

Bilindiği gibi, Salih Mirzabeyoğlu’nun eşsiz romanı Tilki Günlüğü böyle başlar ve şöyle devam eder:

-“Dergilerden, gazetelerden ve televizyon ve radyodan tanıdığım meşhur Kaptan Kusto… Bu adam bir devrin (Markopolo)su, Evliya Çelebisi gibi tetkikçi bir seyyahtır ve tabiat denilen yaratıklar âleminin sırlarını denizlerde arayan ve deniz içi hayatı kurcalayan ilmî bir tecessüs sahibidir.

Bu adam basit “olabilir”ler veya “olabilir” sanılan şeyler arasında öyle bir tecelliye şahit oluyor ki, 1400 yıl önce Kur’anın haber verdiği mucize önünde dize gelip müslüman oluyor.

ÜstadNecip Fazıl‘ın el yazısıyla Salih Mirzabeyoğlu‘na incelemesi için verdiği metin bu kadar. Ve bu metinden Tilki Günlüğü doğuyor. “Denizde deniz içi hayatı kurcalamak”, Tilki Günlüğü’nde “Lûgattalûgat içi hayatı kurcalamak” anlamına bürünüyor… Ve peşisıra, Tilki Günlüğü’nün, çağımızda “dünya çapında bir hadise” olan iştikak (etimoloji) ilminde açtığı çığır…

(Kamus: Lûgat. Deniz…)

Denizde deniz içi hayatı kurcalamak… Kur’an’da iki yerde buna işaret var.

Rahman Sûresi, 19 -20. âyet meali:

-“İki denizi salıvermiş, birbirine kavuşuyorlar. Fakat birbirlerine karışmağa engel bir perde var.

Furkan Sûresi, 53. âyet meali:

-“O Allah’tır ki iki denizi salıverdi. Şu tatlı, susuzluğu giderir, bu tuzlu ve acıdır. Aralarına da kudretinden bir engel ve birbirlerine karışmayı önleyici bir perde koymuştur.

İki denizin birleştiği yer: Bu kavramdan tefsir geleneği içinde anlaşılan, zâhir ilmiyle bâtın ilminin birleşmesi ve ‘ilm-i ledün‘nün doğmasıydı. Aslında çok zengin, kütüphaneler dolduracak kadar zengin mânâlardı. Çünkü yine Kur’an’da anlatılan Musa Peygamber‘in Hızır Aleyhisselam ile buluşmasına ilişkin kıssada da bu noktaya atıf olduğu görülmüştü. Ancak modern bilimin verileriyle, idrak bambaşka bir yöne gitti: Tuzlu su ve tatlı suyun milyonlarca yıldır birbirine kavuşmasına rağmen, birbirine karışmaması mucizesine…

Mevzu çok derin ve farklı yönlere açılımları var. Fakat âyetler de çok açık… Burada bilinmesi gereken şey, modern bilimin verileriyle Kur’an’ın yalanlanmadığı, ancak idrakın bilinenden farklı bir yöne kaydığıdır. Maurice Bukaille ve Kaptan Cousteau, bu idrak kaymasına -olumlu anlamda kullanıyorum- yol açmışlardır. HenriBergson’un evrim teorisi hakkında söylediklerini burada hatırlayabiliriz:

– Eğer bu teori, çelişkilerinden kurtulup ispatlanabilir bir duruma gelseydi, tesadüfü değil, tam aksine yaratılışı doğrulamış olurdu!

Genel olarak bilimin macerâsınınözeti de budur. Çelişkilerinden kurtulup ispatlanabilir bir duruma eriştiğinde, o artık safsatanın değil, tam aksine, Kur’an’ın doğrulayıcısı olacaktır. Maurice Bukaille’i bu hakikati –erken bir dönemde- farketmesinden dolayı ayrıca tebrik etmek gerekir.

16 Mayıs 2012

Michel Valsan

Müslüman olmuş bir Fransız fikir adamı da Michel Valsan… Sonradan “Muhammed” adını almışsa da, kaynakların çoğunda hâlâ Michel diye geçiyor…  Ünlü müsteşrik (oryantalist) Rene Guenon ile ortak çalışmalar, İslâm ve Şark araştırmaları yapmış. 

Müslümanlara en önemli hizmetlerinden biri, tarihin gözünde kayıp olan, Muhiddin-i Arabî‘ye ait bazı risaleleri Hindistan’daki araştırmaları sırasında keşfetmesi. Bu risaleler arasında “Fenâ Risalesi” adında Vahdet-i Vücud anlayışının inceliklerini anlatan biri ile, “Arzuların Tercümanı” adında muhteşem bir şiir var.

İnternette Türkçe sayfalarda hakkında hiçbir bilgi yok. Garip arama motorunu çeviriyorum çeviriyorum, benden başka bu isimden bahseden yok!

1 Şubat 2012

 

Louis Massignon 

Batı medeniyeti hakkında, Salih Mirzabeyoğlu’nun da altını çizdiği şu sözü söylüyor:

-“Kalabalık bir orkestramız, zengin bir paletimiz ve çeşitli kaynaklarımız var. Kurnazlık ve ustalıkla o kadar çok şeyi biliyoruz ki, belki şimdiye kadar hiç kimse bunları bilmedi. Hayır! Bir şeyimiz eksik: Değişmeyen prensibi bilmiyoruz, eşyanın ruhunu tanımıyoruz, mevzu hakkında fikrimiz dahi yok… Notlar alıyoruz, geziler tertipliyoruz… Yazık, yazık… Bilgin oluyoruz, arkeolog oluyoruz, tarihçi, doktor, işçi ve zevk insanı oluyoruz; neden yapıyoruz bütün bunları? İyi, güzel de, kalp nerede? İlham nerede? Ağacın suyu nerede? Ne yapmalı ve nereye gitmeli?

22 Mayıs 2012

Sigrid Hunke

“Avrupa’nın Üstüne Doğan İslâm Güneşi” adıyla 1970’ler de Türkçe’ye çevrilen ilginç bir kitabın sahibi Madam Hunke.

Almancam yok ama, kitabın orijinal adına baktığımda “İslâm” kelimesini göremiyorum; onun yerine “Allahs” kelimesi var… “Allah’ın Güneşi” mi diyor, ne diyor, bilemedim.

Yeni de bir tercümesini yapmışlar galiba: “Batıyı Aydınlatan Doğu Güneşi” diye. Her neyse…

Diyeceğim, uzun yıllar önce okuduğum ve yararlandığım eserlerden biridir. Avrupa medeniyetini meydana getiren unsurları inceliyor, İslâm medeniyetinden neler aldıklarını, onun üstünlüğü karşısında başlangıçta nasıl bir şaşkınlık ve hayranlık yaşadıklarını, hattâ Avrupa dillerinin oluşumunda bile Arabça’nın ne büyük etkiler yaptığını, herbirine ne kadar çok şey öğrettiğini…

Bilmek isteyenlere tavsiye ederim. Bilmek istemeyenler, ciddiye alınmayacak kimselerdir; cehaletin bineği olan kör inanç, taassup onların yoldaşı olmuştur. Onlar “süper Batı, berbat Doğu” diye bir imanı yaşarlar. Onlara tavsiye mavsiye etmiyorum; uzak dursunlar böyle şeylerden. Allah muhafaza, “dinlerinden” çıkarlar!

Kitabın temel tezi şu:

-“İslâm medeniyeti olmasaydı, Batı medeniyeti doğmazdı!

Evet ama bunu bilmek bizim için bir teselli olmasa gerek. Batı medeniyetine kızı evden kaçıp star olmuş sefil baba pozlarında bakmayacaksak, bu arabesk havayı acilen dağıtıp taze bir oluş heyecanı duymak zorundayız.

11 Aralık 2011

Avrupa’nın Müslüman Olması

Tarihî diyalektiğin kanunlarını açıklayan Karl Marx, bu tür şeyler hakkında farklı şeyler düşünmemize izin verir: Kemmiyet (nicelik) değişmeleri azar azar olur, bunlar pek hafif fark edilir veya hiç fark edilmez. Bir yerden sonra bu, keyfiyet (nitelik) değişmesine dönüşür ki, o, birdenbire olur. Kimse ne olduğunu anlayamaz. İhtilâl budur!

Türklerin müslüman olmasını düşünün… Önce azar azar, teker teker… Derken Ahmed-i Yesevî diye bir adam çıkar; “gelin” der. Bir sökün başlar. Kitleler halinde müslümanlığa gelirler.

Tabii hepsi değil yine… Arap tarihçilerinin anlattığına göre, mesela Oğuzlar ikiye bölünmüş. Yarısı İslâmiyeti seçmiş, öbür yarısı törelerine bağlılığı… Savaşa tutuşmuşlar. Müslüman olmayan Oğuzlar kuzeye sürülmüş ve sonradan Ruslar adını alacak halklarla karışmışlar. Diğerleri önce Selçukluları kurmuş, sonra Osmanlıları… Tabii Akkoyunlular, Karakoyunlular, Zengîler vesaire diye bir çok şey de var arada.

Hasılı bu işler böyle olur. Tüm insanlık hiçbir zaman müslüman olmaz. Ama Avrupa’da İslâmiyet hâkim duruma geçer mi? Geçebilir. Her şey olabilir. Eğer orada hâlâ insanî bir şeyler kalmışsa, tabiî gelişimi içinde, bu İslâm’dan başka bir ifade yolu bulamaz ki kendinde; “tabii gelişimi içinde İslâma varır.”

4 Ocak 2012

Hermann Keyserling 

Estonya asıllı Alman filozof HermanKeyserling, bir 20. Yüzyıl filozofu olmasına rağmen felsefe tarihlerine geçmeyi başaramamıştır; daha doğrusu, onun başarısızlığı olarak değil de çağdaş felsefe tarihçilerinin bir başarısızlığı olarak görelim bunu.

Felsefede Bergson’un, edebiyatta Kazancakis’in takipçisi sayılabilecek olan (kendini bu şekilde nitelendiren) Keyserling, adeta felsefe ile edebiyatın arasını birleştiren birbirinden ilginç eserler vermiştir. Bunların Türkçe’ye çevrilenleri de vardır ve demek ki Keyserling Türklerin ilgisini çekmeyi “başarmış.”

  1. yüzyılın başlarında Hindistan’a felsefi bir seyahat yapan ve oradaki üç büyük dini (Budizm, Hinduizm, İslamiyet) inceleyen, zaan zaman onları Batı anlayışıyla mukayese eden filozof, İslâmiyet hakkında uzun incelemelerinin hemen başlangıç bölümünde şunları söyler:

-“İslâm’a ilişkin gözlemlerim arttıkça, bu inancın tövbekârlara tanıdığı imtiyazlardan daha çok etkileniyorum. Görünen o ki, hiçbir şey insanlara, kendilerini “seçilmiş” addetmekten daha iyi gelmiyor. Kendine güvenen kişi, kim olursa olsun, tereddütte kalmış kişiden daha yüksekte durur. İnancını harfi harfine alan ve olduğu gibi kabul eden tipik Hristiyandaki renksizlik, halkın ürkütülmüş olmasından kaynaklanıyor. Aksiyle denemek zor değil: Orijinal Kalvenistler kendilerini müslümanlarla aynı şekilde “seçilmiş” görüyorlardı ve aralarında, Hristiyanlığın çıkardığı en üstün tiplerin bulunduğuna şüphe yok. Ama asla müslümanlar kadar  “seçkin” değillerdi ve bu yüzden de hoşgörüsüzlerdi.

Hangi İngiliz papazı “ümmetimin ihtilâfında (görüş ayrılığında) rahmet vardır” diyen Hazret-i  M…….’den daha alicenaptır? Ama onlar, sürekli belirsizlik korkusu içinde yaşayan Lütercilerden daha yüksekte, kiliseleri kendilerinden mükellefiyet duygusunu çalmış olan Katoliklerden ise belki biraz daha yüksekte duruyorlardı.

Peki nasıl olmuştur da, İslâmiyet, kavmî (etnik) azmanlıkları bertaraf ederken, Avrupalıların çokça uğradıklarının aksine, karakterini kaybetmemeyi başarmıştır? Bunu henüz bilmiyorum. Farklı tiplerin normalde açıkça seçilebildiği Hindistan’da, Hilâl ortalığı ağartınca, kavmî karakter her zaman biraz kararır; fakat onun yerini daha cihanşümûl (üniversel), ancak daha az belirgin olmayan bir karakter alır: Müslüman karakteri. Ne olduğunu sorduğum her bir Allah inançlısı, beni şöyle cevaplandırdı: “Ben bir Müslümanım!” Kavmî hamasetin yerinin daha geniş bir başka şeyle nasıl doldurulabileceğini niçin yalnızca müslümanlar kavradı; ve bu daha geniş şeyin, daha az güçlü ve daha az mânâlı bir şey olmaması gerektiğini? İslâm’ın hiçbir nisbet noktası (örneklik edecek şey) olmaksızın ve Hristiyanlık da başarısızlığa uğramışken “cihanşümûl kardeşlik” idealine ulaşması nasıl mümkün olabilmiştir?

İslâm’ın yapıcı gücü gerçekten sınırsız. Şaşmaz biçimde Hind kanından olan mümin yüzler bile, her yerde müslüman karakterini temsil eden, vicdan sahibi ve sakince üstün edayı tüttürüyor. Bu Hindliler ne sanrılanan hayalperestler, ne de bu dünyanın yabancıları. Sahip oldukları etki de, buna uygun olarak, daha gerçek. Adaleleri gergin, gözleri keskin, tavırları sanki sıçramaya hazırmış hissi veriyor, fizikleri çok daha fazla şey ifade ediyor. Hindistan’daki İslâmî unsuru belirleyici sayan İngilizler, ne kadar haklı!

Kafam sürekli, İslâm’ın tüm diğere dinlerden çok daha büyük görünen yapıcı gücünü nereden aldığı meselesiyle meşgul. Müslüman cemaatlerin aşırı eşitlikçi yapısına ilişkin görüşlerim, bana nihayet bugün, yanılmıyorsam problemi çözmek için doğru ipucunu verdi. İslâm idare ruhu, özellikle ona yönelmenin katı “kast” sisteminden kaçmak için yegâne imkânı temsil ettiği Hindistan’da cazibesini gösteriyor ve burada bu -ABD’den çok daha fazla- sahici bir eşitlik gündemi teşkil ediyor; çünkü müslümanların kardeş oldukları sadece kabulde kalmıyor, gerçekten de birbirlerine ırk, servet ve mevkilerini gözönünde bulundurulmaksızın yaklaşıyorlar.

Hindistan’a ilginç bir bakış açısı: Bitki, hayvan ve insan; budizm, hinduizm ve İslâm… Bundan yüz yıl kadar önce, yani Müslümanlığın o döküntü çağında, Doğu’yu böyle seyrediyor Keyserling… Ama sonra Batı’ya dönüyor yine ve “insandan daha üstün bir insan tipi” dercesine, İngiliz protestan tipini övüyor…

Haklı mı? `Réellepolitique` açısından evet… Protestan İngiliz tipi, “ateist yahudi” tipiyle kolkola çağa şekil vermiş, muzaffer bir tiptir. Peki bu nihaî bir zafer midir? Tabii ki hayır; gelişigüzel bir özet dışında cevabını görmedi henüz!

Şimdilik oralara bakacak değilim; Keyserling‘den perspektifalıyoruz yalnız!

29 Şubat 2012

Selim Gürselgil

Orjinal Makale: http://www.adimlardergisi.com/fikri-kavramlar-ustune-denemeler-12-istikbal-islamindir/

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*

*

Du kannst folgende HTML-Tags benutzen: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>