fikri-kavramlar-ustune-denemeler-14-henri-bergson

Fikrî Kavramlar Üstüne Denemeler: 14 HENRİ BERGSON – Selim GÜRSELGİL

HENRİ BERGSON

Selim Gürselgil

.

Emil Ott

Modern Dinin Filozofu: Henri Bergson” adlı kitabıyla tanıdığımız Fransız yazar, Emil Ott. Doktor; herhalde, felsefe doktoru!

Kitabında, Bergson‘u adeta bir peygamber karşısındaymış gibi, büyülenmiş gözlerle ele alıyor. Sartre‘ın varoluşçuluğunun kolay anlaşılmasının ve ona aşırı önem verilmesinin, Bergson‘un çok önemli fikirlerini gölgede bıraktığını, bunun Fransızların bugün itiraf etmesi gereken bir hatası olduğunu söylüyor.

Yanlış yorumlamıyorsam, iyi bir katolikEmil Ott. Fransa’da ve diğer Avrupa ülkelerindeki hızlı İslâmlaşma süreci karşısında AB tarafından yapılan hristiyanlık propagandalarını, zaman zaman televizyonlardan (ARTE, TV5 başta olmak üzere) izleme imkânı buluyorum. Tahminimce Emil Ott da bu çabanın bir temsilcisi…

Burada şunu söyleyeyim: HenriBergson‘un, katolik olmaktan veya katolik olmaya çalışmaktan önce bilinmesi gereken çok önemli bir felsefesi ve buna ilişkin kavramları var ki, Emil Ott‘un “ağır” kitabında bunları bulamıyoruz.

Buradan şu neticeye varıyoruz ki, demek ki artık Bergson’un düşüncesini Fransızlar’dan veya Batılılar’dan takip etmeyeceğiz; zirâ onlar bunu şu sıralar ihtiyaçları olan Neo-Katolisizmin aksesuarı olarak algılıyor ve seviyesizleştiriyorlar. Bergson’un düşüncesini, gerçekte ait olduğu yere, İslâm Hikemiyatına taşıyacağız ve o surette kritik ve ikmal edeceğiz.

7 Eylül 2011

HenriBergson

Bergson, eskiden Türkiye’de büyük bir hayran kitlesine sahipken, bugün adı bile anılmıyor. Necip Fazıl‘ın dersine katıldığı, Hilmi Ziya Ülken, Mustafa Şekip Tunç gibi eski ünlü felsefecilerimizin hayranlıkla fikirlerini irdelediği bu filozof, Cumhuriyetin ilk dönemindeki aydınlar arasında daha bir yığın takipçisi bulunurken, bugün düşünce iklimimize hakim olan seviyesiz materyalizm sayesinde artık unutuldu.

Bergson’un felsefeye kazandırdığı dureé (süre, subjektif zaman) kavramı, eski Türk mütefekkirleri tarafından felsefenin tasavvufa kıvrılışı olarak görülmüştür. Bu kavramı edebiyatçılar da çok sevmiş, felsefe ile edebiyat arasında geçit saymışlardır. Aynı zamanda Bergson‘un – yanılmıyorsam- kayın biraderi olan ünlü MarcelProust, büyük bir etki uyandıran “Kaybedilmiş Zamanı Ararken” (= Geçmiş Zaman Peşinde) adlı eserinde bu felsefeyi uygulamıştır. Ünlü Giritli romancı Kazancakis, Bergson hayranlarından bir başkasıdır.

ÜstadNecip Fazıl, Sorbonne macerası sırasında dersine girdiğiBergson‘u, “kafasında sanki bin tane vinç vardı, fikirleri oradan alıp oraya taşıyor, oradan alıp oraya taşıyor, müthiş bir adam” diye anlatır. Salih Mirzabeyoğlu eserlerinde onun fikirlerine geniş bir yer ayırır ve kendi varlık ve zaman üzerine metafiziğinde ondan yararlanır. Bergson Batı’da materyalizme en keskin darbeleri vuran ve felsefeyi yeniden ruha götüren adam diye bilinir. Necip Fazıl onu 20. yy’ın en büyük filozofu sayar.

En önemli eserlerinden biri, “Yaratıcı Tekâmül” adını taşır. Bir bilim adamı gözüyle, bütün evrimci görüşleri inceler filozof bu eserde.Zayıf ve güçlü yönlerini ortaya kor. Mesela Darwin`’in insan organlarının oluşumunu “pek hafif değişmeler yoluyla” şeklinde açıklamasını inandırıcı bulmaz. Göz gibi kompleks bir organ, pek hafif değişmeler yoluyla nasıl ortaya çıkabilirdi? Göz’ün oluşması için, bünyede görme diye bir hedefin olması gerekirdi. Veya beyindeki görme merkezi ile, görme sinirleri ve organı aynı ânda ortaya çıkmış olmalı ki, göz oluşabilsin, görme gerçekleşebilsin… Darwin teorisi organların, canlılar alemindeki evrimi açıklayamıyor.

Yeni bir tekâmülcü görüş getirir BergsonYaratıcı Tekâmül…  “Hayat Hamlesi” (elan vital), bu görüşün en önemli kavramlarından biridir. Bu mânâda bir evrim, yatılışın yerine konulacak bir şey değil, yaratılışla beraber açığa çıkan şeydir. Yaratılış bir ân içinde olan biten bir şey değil, hayat hamlesi içinde her ân bir tekâmül sırrıdır.

Bergson‘un bu çarpıcı görüşü, ateizmin hüküm sürdüğü 20. yy dünyasında, hakkı verilmemiş bir görüş olarak kalır. Onunla hesaplaşmaya cesaret etmeksizin, onun üzerinden adımlamayı yeğler 20. yy felsefesi; özellikle II. Dünya Savaşı’ndan sonraki haliyle… 

Din ve Ahlâkın İki Kaynağı” eserinde, Türkiye’deki düşünce dünyasının hâlâ el atmaya cesaret edemediği görüşler ileri sürer Bergson. Biri ferdî ve vicdanî, diğeri sosyal ve örfe bağlı olmak üzere iki kaynak işaretler din ve ahlâk için. Freud‘un din ve ahlâkı birer hastalık (nevroz) olarak gören görüşünün yanında, önemi anlaşılmamış tespitlerdir bunlar da… Bergson, kısacası, Batı felsefesi içinde, ruhun son hamlesi, son çığlığıdır. Ondan sonra artık büyük felsefe yoktur. Küçük mantık oyunları ve dil canbazlıkları vardır.

Bergson, son büyük felsefedir.

6 Ağustos 2011

Elan Vital (Hayat Hamlesi) – I

Elan Vital,Bergson‘un bir türlü günümüz Türkçe’sine aktarılamayan bir kavramı. Bakıyorum da, yaşama coşkusu, yaşam atılımı, yaşamsal bilmem ne… İpe un serilmiş!

Yahu onları söylecek olsa adam “joie de vivre” der, çıkardı işin içinden. Allah’tan bunda bir sıkıntı yok. Nedir? “Yaşama sevinci”… Hani böyle ilköğretimlerin yanından geçerken, bir uğultu, bir kıyamet, bir coşku duyarız ya… Veya kelebek uçuşur, sıpa koşuşur, kedi miyav der, köpek hav der felan… Odur. Ama bunun konumuzla hiçbir alâkası yok.

Arkadaş, sizin söyleyemediğiniz kelime şu mu: “Hamle“. Ben onu bir hamlede söylerim be: Ham… Bu olmadı, tekrar deniycem: Hammna… Demek ki, iki hamlede söylemek gerekiyor: “Ham-le”…  Aslında çok uzak bir kelime değil. 12 Eylül öncesine kadar bırakın felsefî kitapları, günlük hayatın her köşesinde herkes bilir ve kullanırdı. Bugün de tek tük duyuyoruz:

– Rüştü’nün hamlesiiii…

Bunun yerine şunu diyebilir misin:

– Rüştü’nün atılımıııııı…

Ne atılımı lan, adam Buddha olacak yaşına gelmiş, atılım yapacak hali mi kalmış?

Veya:

– Rüştü’nün coşkusuuuu…

– Rüştü’nün enerjisiiiii…

– Rüştü’nün itilimiiiii….

Neyse uzatmayalım. Anlaşılan, benim iki hamlede söylediğim kelimeyi, siz otuz hamlede söyleyemeyeceksiniz. Niye bu kadar karıştırdınız, onu da anlamış değilim. Şurada felsefî bir kavramın anlamını konuşacağız, daha anlama sıra gelmedi, kavramın kendisiyle boğuşuyoruz sabahlara kadar. Her konuda bu böyle ama… Çabamız fikirde değil; onu nasıl mıncıklarız da kimsenin bibok anlayamayacağı bir hale getiririz. Her kafadan ayrı bir ses, her kafadan ayrı bir laf… Yaşama sevinci midir bu, yoksa intihar eğilimi mi, bilemedim.

Hayır, illâ biz bunu mıncıklayacağız, kimsenin bibok anlamayacağı bir hale getireceğiz diyorsanız, şunu da sorayım: Niye yaşam? Niye dirim değil? Ne farkı var? Aslında kafanızda hiçbir farkı olmadığını da biliyorum. Batı dillerinde az çok bu anlamlara gelen birden fazla kelime var ya, bizde de olsun, göz çıkarmaz. Oysa heriflerinki öyle değil; hepsinin farklı, tarihî süreç içinde ortaya çıkmış yerleri var.

Şu sözü kim söylemişti:

– Bir millete yapılabilecek en büyük fenalık, onun diliyle oynamaktır.

Tablo ortada! Bir felsefi kavrama gireceğiz, delinin kakasıyla oynadığı gibi, onu mıncıklamaktan başımızı kaldıramadık daha… Böyle bir saçmalık olabilir mi? Meselâ “kedi” dediğin zaman, bu malum bir şeydir; bu malumdan hareket ederek konuşursun. Ama kedi mi, köpek mi, sincap mı başladın mı, sonu gelmez. Hamlet‘te prensle mabeyinci arasında bulutun ne olduğu üzerine bir tartışma(!) vardır ya:

– Dev mi, gelincik mi, timsah mı, cenaze alayı mı?

Ne olduğu muamma! Adam o zamandan görmüş, bizim kafa karışıklığını. Böyle kısır gündemler içinde fikir mi konuşulur? “Hayat hamlesi” mi tartışılır? Hevesim kaçtı benim de. Hayat hamlesi‘nemecâl kalmadı içimde. Başka bahara artık.Zaten de dikkat ettiyseniz, yukarıda ipucunu da vermiştim: İki hamlede söyleyeceğim, kaçarı yok!

15 Aralık 2011

Elan Vital (Hayat Hamlesi) – II

Hayat hamlesi evrimin (tekâmül) inkârı demek değildir; onun, tepetaklak vaziyetten alınıp, ayakları üstüne, hakikat zeminine oturtulmasıdır. Cumhuriyet döneminin ilk büyük felsefe profesörlerinden biri olan Prof. Mustafa Şekip Tunç – ki sıkı Bergsoncudur- bu olaydan şöyle söz eder:

-“Hayatı genel olarak bu surette telakki eden Bergson, tekâmül teorilerindeki bütün hakikatleri inkâr ediyor değildir. Aksine bu teorilerin hepsinde takribî (yaklaşık) hakikatler vardır. Mesela “hayat hamlesi“nin madde ile çarpışmasını ve bu yüzden bazı şekiller kazanmasını kabul ettiği için Lamarck’çılıkla kısmen uyuşuyor demektir. Yalnız şu farkla ki tekâmülde finalite ile determinizm olmadığını iddia ve hayat hamlesinin herhalde hür ve yaratıcı olduğunda ısrar eder.

Bu telâkkiye göre tekâmül, ne dışın, ne tesadüfün, ne de determinizminmahsülü olmayıp, tamamiyle içten gelen infilakî (patlama şeklinde) hareketlerin bir eseridir. Tekâmülün determinizmle açıklanabilecek cihetleri ancak sathî ve kabuk kısımlarıyla nisbeten durgunluk devirleridir.

… Bergson‘a göre zaman, yalnız iç hayatımızın kanunu değil, bütün cihanda geçen, her ân tesiri görülen alemşümûl bir kanundur. “Oluş yahut süre, bütün kâinatta mevcud ve ondan ayrılmaz bir haldedir.” Hakikî zaman, kâinatı olduğu gibi asla bırakmaz. Çünkü o, “eşyayı kemiren, üzerinde dişlerini bırakan bir hamledir.” Tekâmül, geçmişin halde devamıdır. Dünya tekâmül ederken bütün geçmişini hatırlıyor demektir. Hayat, geçmişini daima geleceğe çevirerek kullanır. Ruh hayatı gibi organik hayat da kesiksiz, devamlı, fakat duyulmaz bir ilerleme içerisindedir. Şuurda olduğu gibi hayatın oluşlarında da tekrarlanış ve geriye dönüş yoktur. Şuurun gelecekteki halleri önceden keşfolunamadığı gibi, hayatınkiler de böyledir. Hayat durmadan yeni şekiller, yeni neviler yaratan bir hamledir. Bunun için hayatta “tekâmül, ibda’dan(création)başka bir şey değildir.

Bkz. Salih Mirzabeyoğlu, Büyük Muztaribler, 1. cilt, s.379 ve devamı

Ayrıca bkz.HenriBergson, Yaratıcı Tekamül, s. 122 ve devamı.

16 Aralık 2011

L’EvolutionCréatrice (Yaratıcı Tekâmül) – I

Fransız filozof HenriBergson‘un en önemli eserlerinden biri.Prof. Mustafa Şekip Tunç tarafından bu adla Türkçe’ye çevrilmiş ve benim bildiğim 1986’dan beri yeni baskısı yok.

Temel espri olarak, yaratılışın sürekli olduğunu ve evrimin bunun içindeki hayat hamlesiyle geliştiğini savunur. Bütün evrimci görüşleri ele alır ve eleştirir. Sayfalar boyunca (toplam 485 sayfadır) Darwin‘in teorisini eleştirir. Bir yer gelir, şöyle sorar (Şekip Hoca’nın tercümesinden);

-“Organik bir yapı, tekâmülün kendisine varmak için geçirmeğe mecbur olduğu değişiklikleri bir araya toplamasından başka bir şey değildir. Tabii rekabet ve tabii ıstıfa (selectionnaturelle) kanunları meselenin bu kısmını çözmek için bize hiçbir yardımda bulunmaz; çünkü burada ortadan kalkmış olanla uğraşmıyor, sadece hıfzedilmiş bulunana bakıyor ve görüyoruz ki, müstakil tekâmül yolları üzerinde birbirleri üzerine yığılmış tedricî tesirlerin birikmesiyle birbirlerinin aynı olan yapılar teşekkül etmiştir. Sebeplerin sayılamayacak kadar çok ve sonucun son derece karmaşık olduğu bir yerde, tesadüf bir düzende ve tesadüfî olarak vaki olan sebeplerin bir çok defalar aynı sonuca varmaları nasıl farzolunabilir?

21 Ağustos 2011

L’EvolutionCréatrice (Yaratıcı Tekâmül) – II

Hayat hamlesi başlığı altında şunları anlatıyor filozof:

Göz makinesi, son derece girift (kompleks), sayısız makinelerden terekkübediyor (oluşuyor). Böyle olduğu halde, görmek basit bir olgudur. Gözün çalışmasiyle birlikte görme de başlar, çünkü gözün fonksiyonu basittir, o kadar ki son derece girift olan bu makinenin yapılmasında tabiatın ufacık bir dalgınlığı olsaydı görmek imkânsız olurdu.

Buradan hareketle Darwinizmi ele alıyor ve tabiri caizse duvardan duvara vuruyor. Göz gibi kompleks bir yapının pek hafif değişmeler yoluyla ortaya çıkmasının imkânsız olduğunu, göz sinirleri, beyindeki görme merkezi ve bütün karmaşıklığıyla organın “bir ânda” ortaya çıkmaması halinde, yavaş yavaş değişmeler yoluyla ortaya çıkamayacağını uzun uzun izah ediyor.

Bu konularda genellikle her konuşmanın boş olduğunun farkındayım. Evrim konusu günümüzde bir bilim alanı değil, fanatizm konusudur. Ama olsun, kendim söyleyip kendim dinleyecek de olsam, kanaatimi belirtmeden duramam. Hatta bu, dış yüzden bazı politikacıların marifetlerine benzetilecek olsa bile:

– Engels, eğer “Yaratıcı Tekâmül” yayınlanıncaya kadar yaşamış olsaydı, “Tabiatın Diyalektiği”ni başka türlü yazardı!

16 Aralık 2011

 

Intuition (Sezgi)

Bergson‘un felsefeye hediye ettiği tasavvufî ve doğal olarak da insanî kavram; sezgi…Salih Mirzabeyoğlu‘nuntesbitinden girelim:

-“Ruhun ‘nasıl?’ tavrına akıl ‘niçin’lerle yaklaşır ve fikir meydana gelir.

Her zaman önce ruh bulur, sonra akıl sorar, hesaplar, ölçer, biçer, tahkik eder; ve fikir meydana gelir. İşte bu ruhun nasıl tavrı, yani ruhun bilgisi, sezgidir. O yoksa zaten hiçbir şey yoktur. Ama varsa, “aa, ne ilginç!”

Sezgide saf olan bir şey vardır. İşin içine akıl girdi mi, o saflık devam eder veya etmez. Her iki yönde de fikir meydana gelir; ama birisinde saf fikir, öbüründe bulanık fikir… Nasıl tavrı anlıktır, niçin tavrı ise uzun sürer.

Bazen öyle olur ki, kısacık bir ânın tahlili, şu yönden bu yönden nitelenişi, bir ömür sürer.

….

Bergson’un felsefeye başladığı dönemde entelletüalizm, bütün felsefe alanına hâkim vaziyetteydi. Binbir boyu vardır entellektüalizmin: Siyantizm, realizm, pozitivizm, materyalizm, ampirizmilh. Tüm bu boylarda entellektüalizm, realitenin bütünüyle akıl tarafından kavranabilir özellikte olduğunu, aklın tüm hakikati kavramaya tek başına yetkin olduğunu, zaten de kavramasına pek az bir şey kaldığını iddia ederdi.

  1. yüzyılda Batı’da ortaya çıkan tüm felsefelere bakın. MarxizmdenDarwinizme, Hegelyanizmden Pozitivizme kadar hepsini inceleyin;herbirinin ortak görüşü olarak şu temel iddianın duvarına çarparsınız:

– Ben buldum. İnsanlık tarihi uzun bir gecedir, koyu bir karanlık ve cehalettir. 19’uncu yüzyıl Avrupa’sına gelinceye kadar gerçeğin aydınlığı doğmamıştır. O aydınlık doğdu ve ben de size o aydınlığı bildirmek üzere gönderilmiş bir elçiyim. Ben biliyorum, ben buldum, benden önce yaşamış olan herkes cehaletin cehennemindeydi!

Bergson bu birsamlı görüşlerin herbirine savaş açtı. Batı’nın üstünlüğünün de, aklın zaferinin de bir kuruntudan ibaret olduğunu gösterdi. Aklın sadece hammadde üzerinde küçük bir zaferi olduğunu, asıl bilinmesi gereken bilginin akıl bilgisi değil, sezgi bilgisi olduğunu ortaya koydu. Aklın putlaştırılması ve her şeyin akıl ile bilinbileceği ve zaten de bilindiği safsatasının tümüne, sezgi felsefesi yoluyla ağır bir darbe vurdu.

Batı felsefesi bu darbeyi kabullenmek istemedi. Ağır buldu. Bu darbenin izlerini varoluşçuluk (genellikle hazcılık diye anlaşılır) gibi yollarla pansuman etmeye çalıştı. Biz büyüğüz, biz üstünüz, bizim dediğimiz doğru yolundan devam etti. Bunun da yetmediği yerde, felsefeyi tamamen kaldırıp attı:

– Felsefe nedir ki? Öyle bir saçmalık çıkarmış eski Yunan softaları. Bizim bilimlerimiz var, bizim hazlarımız var, biz felsefesiz de yaşar, üstünlüğü kimseye kaptırmayız. Romalı önderlerimiz gibi; onlar da felsefe yapmamıştı. Hiç gerek bile duymamıştı.

Buradan başlıyoruz!

12 Şubat 2012

Duree (Süre)

Süre, Bergson’un Batı felsefesine getirdiği ve böylece Batı felsefesini –idrak bakımından pek gerisinde kaldığı- İslâm tasavvufuna doğru yaklaştırdığı bir kavram.

Bergson’dan önce hiçbir filozof “zaman” kavramına bu kadar derinden girmemiş, onu şuurun doğrudan verilerine kadar götürmemiştir. Felsefe tarihinde zaman, genellikle varlık ve oluşa lüzumsuz bir eklenti gibi alınmış, onların temelinde olan mahiyeti görülmemiştir. İlk defa Hegel, eski Yunan filozofu Heraklit’in “her şey akar” tezini alarak ihmal edilmiş zaman kavramı üzerinde durmaya çalışırsa da, onun tetkikleri de sığ bir seviyede kalmış, “saat zamanı”nı aşamamış, zamanı bir nevi önceden bilinebilir hazırlayıcı, evi temizleyen bir hizmetçi, masayı hazırlayan bir garson gibi görmüştür; fakat Hegel’in felsefeye getirdiği “tekâmül” kavramı yine de bir yeniliktir.Oysa zaman, evin asıl sahibidir ve o da ruhta mündemiç olan süre’dir; önceden bilinemez ve kestirilemez daimî bir oluş ve akıştır; “yaratıcı tekâmül”dür.

Bergson, matematik zaman ile yaşanan zamanın büsbütün farklı şeyler olduğunu söyler. Miktarların ölçümünden ibaret olan bir zaman anlayışından, keyfiyetlerin, şuur hallerinin mütevali – ard arda geliş’inden oluşan daimî bir hareket anlayışına geçer. Bu hareket, “oluş halinde bulunan bir aksiyon, bir keyfiyet, bir şiddet, tek kelime ile müşahhas ve canlı bir realitedir.” Bu itibarla zaman, ruha bağlı bir keyfiyettir. Deterministlerin anladığı gibi insana hükmünü hâkim kılan bir boyunduruk değil, sonsuz bir hürriyet alanıdır. İnsanı kaderci diye eleştiren Batı felsefesi, bunların en modern ve tekâmülcü olanları bile, insanı geçmişin bir kurbanı olarak ortaya koyar. Halbuki İslâm, sonsuz bir hürriyet alanıdır.

Burada, Gençliğe Hitabe’nin o çok meşhur ilk paragrafına gelelim:

-“Bir gençlik, bir gençlik, bir gençlik… Zaman bendedir ve mekân bana emanettir şuurunda bir gençlik…

…‘Kim var?’ diye seslenilince, sağına ve soluna bakınmadan, fert fert ‘ben varım!’ cevabını verici, her ferdi ‘benim olmadığım yerde kimse yoktur!’ duygusuna sahip bir dâva ahlâkını pırıldatıcı bir gençlik…

Böylece Bergson’un “duree” kavramını, İslâm tasavvufunun “murakabe” kavramının zihnî ve yaklaşık bir tarifi gibi –kendisi değil- görebiliriz. Bu mesele, insanın eşya ve hadiseyi fethetmek üzere yaratılması ve “halife” diye adlandırılması bahsiyle ilgilidir.  

7 Ağustos 2011

Orjinal Makale: http://www.adimlardergisi.com/fikri-kavramlar-ustune-denemeler-14-henri-bergson/

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*

*

Du kannst folgende HTML-Tags benutzen: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>