guc-ve-bilgi-iliskisi-etrafinda-tufan-ersoz

“GÜÇ VE BİLGİ İLİŞKİSİ ETRAFINDA” Tufan ERSÖZ

ADIMLAR dergisi yazarlarından gönüldaşımız Tufan Ersöz’ün, 5 Haziran 2016 tarihinde ADIMLAR Fikir-Kültür-Siyaset Platformu’nun Fatih Bürosu’nda verdiği “Güç ve Bilgi İlişkisi Etrafında” başlıklı seminerin metni.

ADIMLAR Dergisi

 

 

“GÜÇ VE BİLGİ İLİŞKİSİ ETRAFINDA”

Toplantımıza iştirak ettiğiniz için öncelikle hepinize çok teşekkür ederim. Bugün “Güç ve Bilgi İlişkisi” Etrafında konuşmamı gerçekleştirmeye çalışacağım.

Güç nedir? Bilgi nedir? “Güç” ve “bilgi”ye muhatap kimdir ve bunların ilişkisi nasıl olmalıdır?

Bilginin tanımına baktığımızda genel kabul görmüş bir tanım karşımıza çıkmaktadır: Bilen ve bilinen arasındaki ilişkiden doğan her türlü ürün. Bilginin de birçok çeşidi bulunmakta ve kısaca şöyle bir göz attığımızda karşımıza gündelik bilgi, teknik bilgi, sanat bilgisi, dini bilgi, bilimsel bilgi, felsefi bilgi gibi birçok ayrım çıkmaktadır.

Bu ayrımlara girmeden bir bütün hâlinde konuşmamı sürdürmeye gayret edeceğim. Mevzunun can damarını yakaladığımız zaman, ne demek istediğimizi de anlatmış olmayı umuyoruz.

Salih Mirzabeyoğlu’ndan bir alıntı ile mevzumuza giriş yapalım. “Mücerret mânâda “ilim”, “bilme” demektir… “Bilme”nin hakikati de, feraset ve anlayış, basiret ve kavrayışta… Bunun uç noktasında da, şiir idraki var… Ve insanın bilgilenme süreciyle eşdeğer olan hürriyetin sonsuzluğunca hayret!..

Bir ilimde sadece malumattar olmakla kalınan nokta, Abdülhakim Arvasi Hazretlerinin “İlim insanın cehlini alır, ahmaklığını almaz!” buyurduğu hikmetin içine girer; ve faydasız ilimden Alllah’a sığınmak şuuru, iman ölçüsüdür!..(Bütün Fikrin Gerekliliği, Salih Mirzabeyoğlu, İBDA Yayınları, 1978, shf; 7-8)

Bu noktada dikkatimizi çeken şey nedir? Bilmenin yalnız başına bir değer olmadığı, feraset, anlayış, basiret ve son olarak kavrayışla bir değer kazanıldığı zaman insanın hakikate,  hakiki bilgiye kavuşacağını bize ihtar ediyor ve iman ölçüsü ile bağlıyor Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu bu hakikati.

Bilginin ve bilgiye ulaşmak için insanın nelere malik olması gerektiğini belirttikten sonra, niye “güç” ve “bilgi” ilişkisi etrafında bir başlıkla konuşma zorunluluğu hissettik, bununda bilinmesini isteriz.

“Güç mü, bilgi mi?” diye bir ayrım yaptığımızda, genel kabul gören anlayış nedir? Doğru olan nedir? Doğru göreceli bir kavram mıdır?

Meseleleri temellendiremediğimiz zaman yanlışa düşmemiz ve savrulmamız kaçınılmaz olmakta.

Güç’ü elinde bulunduran bir yapı düşünelim. Ne yapacağını, nasıl yapacağını, topluma refah, huzur, adalet verecek bir sistemi bilginin kaynağından bilgiyi alıp sistem çapında ortaya koyamıyorsa orada sadece topluma zulüm veren bir yapının iktidarı ortaya çıkar.

Güç’ü elinde bulunduran bu yapı iktidarı kaybetmeme pahasına halka baskıyı, zulmü ve  adaletsizliği sürdürebildiği kadar sürdürmeye çalışır.

Bu baskıya, zulme, adaletsizliğe karşı halkı aydınlatacak ve örgütleyecek olanlar ancak bilginin gerçek sahibi düşünürlerdir. “Yaşanmaya değer hayat”ı sistemleştirerek ortaya koyan ve bunun iktidara taşınması için halkı şuurlandırarak örgütleyen öncü fikir insanları.

Öncü fikir insanları ve önce fikir.

Fikrin emrinde Güç…

İktidar…

Sıralamayı bu şekilde yapabiliriz.

 

Bugün yaşananları dün ruhundan kopan çığlıklarla haykıran Nietzsche şöyle seslendiriyor Zerdüşt’le;

Ancak devletin bittiği yerde, gereksiz olmayan insan başlar. Gerekli adamın türküsü ve eşsiz ve biricik şarkısı burada başlar.

Evet kardeşlerim, onun bittiği yerde İnsanüstü’nün gökkuşağı köprüsü başlar.

 

İnsanüstüne işaret eden Nietsche, Devletin ne olması gerektiğini, nasıl bitip ne ile başlayacağını, kimin devletin sahibi olması gerektiğini vurgular kendi üslubunca.

Özde; İnsanüstünün hâkim olmadığı yerde ne devlet vardır ne de insan.

İnsanüstünün türküsüdür hakikat ve hakikate bağlı kalmak.

 

Eflatun “Ya Krallar Filozof, ya Filozoflar Kral olmalı” derken bilginin gerçek sahiplerinin insanları iyiye, doğruya, güzele ulaştırabileceğini belirtmiş. Bugün yaşanan savrulmanın ve Müslümanların apışıp kalmasının bir nevi çözümünü de Eflatun bizlere sunuyor… Böyle olmadığı zaman geçmişten günümüze kadar gelen, tarihin de şahitliğinde neler yaşandığını ve hala nelerin yaşanmaya devam ettiğini görmekteyiz..

O zaman “bilginin sahibi Filozof nedir?” sorusu karşımıza çıkıyor. Kısaca tanımını şu şekilde yapabiliriz: Bilgelik sevgisi ya da hikmet arayışı anlamına gelen felsefeyi kendine özgü anlam ve kavramlarla açıklayan araştırmacı düşünen insan. Günümüze kadar gelen düşünce tarihine baktığımızda ancak iz bırakan düşünürlerin tutarlı olan görüşleri kabul görmüş ve insanları etkilemiştir.

Eflatunun bilgi görüşünün neye dayandığını, bilgiyi nasıl anladığını kısaca özetlemeye çalışırsak, meseleleri anlamamıza dair bir yakınlığı, ünsiyeti kurabiliriz.

Eflatun, hocası Sokrates başta olmak üzere kendinden önce yaşamış birçok filozofun fikirlerinden istifade ederek felsefe sisteminin temeli olan “idea” bilgisine ulaşmıştır.

Eflatuna göre, ideal varlık âlemini meydana getiren idealar, tümel, zorunlu, değişmez, mutlak, ezeli ve ebedidir. Ruh, insan bedenine girmeden önce idealar âlemi ile tanışmış, ancak bedene girince sahip olduğu idealar bilgisini unutmuştur. Unutulan bu bilgiler “diyalektik yöntem” ile tekrar elde edilir, yani hatırlanır. Hatırlama yolu ile elde edilen ideaların bilgisi, mutlak ve kesin bilgidir. Nesneler âleminde ise idealar âleminin aksine sürekli bir değişme ve yok oluş vardır. Bu sebeple duyular aracılığı ile elde edilen nesnelerin bilgisine güvenilemez. Tahmin, inanç, çıkarım ve kavram olmak üzere dört tür bilgi varlığını kabul eden Eflatun’a göre, tahmin ve inanç nesneler âlemi, çıkarım ve kavram ise idealar âlemi ile ilgilidir.

Bilgisiz kimseye bilgi öğretilemez; ancak soru sorularak hatırlaması sağlanır. Eflatun bu görüşünü Matematik yardımı ile ispata çalışır. Menon adlı diyalogunda Sokrates, hiç eğitim almamış bir köleye geometrik şekiller çizerek onlarla ilgili sorular sorar. Sokrates, kölenin verdiği yanlış cevaplara karşı, doğru cevabın ne olduğunu söylemek yerine, cevapların yanlışlığını gösterir. Nihayet köle kendi başına doğru cevabı bulur. Bundan varılan sonuç; her hangi bir konuda bilgi sahibi olmayan insanda, o konuyla ilgili doğru sanı mevcuttur. Bu sanılar, yeni yeni uyandıklarından düşe benzer bir niteliktedirler. Ona doğru sorular sorulduğunda bilgiyi hatırlar. Hatırlanan bilgi, öğretme sebebiyle değil, sorulan sorular sebebiyle meydana gelmiştir. Dolayısıyla ortaya çıkan bilgi, kendisinde zaten var olan bilginin hatırlanmasından başka bir şey değildir. Ayrıca başkasının yardımı olmadan da hatırlama yoluyla bilgi elde edilebilir. Bir insan bir şeyi gördüğü, işittiği veya herhangi bir şekilde algıladığı zaman, o şey hakkında bilgi edinmekle kalmaz, aynı zamanda, algıladığı şeylerden gelmeyen başka bir şeyi de düşünür. Şayet bir kişiye ait olduğu daha önceden bilinen herhangi bir eşya bulunmuş olsa, o eşyanın sahibi hatırlanır. Yine, bir kişinin resmi görülse, o kişinin kendisi hatırlanır. Kişinin resmi kendisine benzediği halde eşyası kendisine benzemez. Bu da gösterir ki, hatırlama, birbirine benzeyen iki şeyden biri algılandığı zaman meydana geldiği gibi, birbirine benzemeyen iki şeyden biri algılandığında da meydana gelir…

Eflâtun’un varlık görüşü ile bilgi görüşü birbirleri ile doğrudan alakalıdır. Ona göre, nesneler âlemi ve idealar âlemi olmak üzere iki âlem vardır. Nesneler âlemini meydana getiren nesneler, zamanla değişir ve yok olabilirler. Bunların bilgisini bize duyular verir. Nesneler sürekli değiştikleri için bilgilerine de güvenilmez. Gerçek bilgi, zaman dışı ve değişmez olan ideaların bilgisidir. Her tümelin idealar âleminde bir ideası bulunduğu gibi, onların bilgisi de doğuştan zihinde vardır. Zihinde doğuştan var olan fakat unutulan bu bilgiler, diyalektik yöntemle tekrar elde edilir.

Eflatun’un bilgi kaynağı ile alakalı düşüncesi ve hakikatin peşinde iz sürmesi Müslümanların bilgiye ve hakikate karşı izleyecekleri yolun nasıl olması gerektiğinin izlerini taşımaktadır.

Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu İnsan isimli kitabında «- “İnsan” nisyan’dan gelir; unutmak. Allah’a yakın olmanın, “hatırlamak” olduğunu, Allah Kur’an’da bizzat Resûlü’nün şahsında, “O’na öğrettiklerimiz, hatırlattıklarımızdır” meâlindeki bir âyetle bildirmiştir… İnsan, “bir şeyin ortaya çıkması” demektir; insana “insan” denmesi, kemâl mertebesine yatkınlığı ve “ünsiyet” ile ilgili olmasıdır…»

Alıntı da geçen “Ona öğrettiklerimiz hatırlattıklarımızdır” ayeti…

Eflatun bu gerçeğe sürdürdüğü hikmet arayışının sonucunda bilmeden ulaşmış ve “idea” kavramı ile kendi düşünce sistemini kurmuştur. Tersinden gerçekleştirdiği ve ulaştığı hakikat ile hakikati kendisine verilen ve elinde hakikati kaybeden Müslümanın acısını hissedebiliyor musunuz? Şimdi ters düz edilen bu hakikatleri yerli yerine oturtan yaşanmaya değer hayatı sistemleştirerek sunan Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’na düşmanlık eden, TELEGRAM işkencesini sürdüren insanlık düşmanlarına karşı bizlerin durumu? Düşmanları Salih Mirzabeyoğlu’nu anladı ve yok etmek için her türlü savaşı verirken ya biz, bizler? “Müslümanlık” iddaasında bulunanlar?

Kimi kıskançlığından, kimi hasedinden, kimi korkaklığından, kimi nefsinden, kimi ahmaklığından uzak durdu. Bilgi seviciliği ve hakikat arayışının bu kadar uzağında yaşayan insanlara karşı söyleyecek sözümüz eğer samimilerse ve İslâm’ı, İnsanı anlamak istiyorlarsa bunu ancak yaşayan Necip Fazıl Salih Mirzabeyoğlu’nu anlamaktan geçmekte olduğunu bilmelidirler.

 

Güç ve bilgi ilişkisi; fikrin emrinde aksiyonun ortaya çıkması ile görülebilir.

Aksiyon fikrin yansıması. Ruhun bedeni hareket ettirmesi. Fikrin ete kemiğe bürünerek iş üretmesi. Müspet veya menfi her türlü yansıma ruhun dışa vurumundan başka bir şey değil. Bir aksiyonun güç planında dışa doğru hamlesinde az veya çok olmasından ziyade doğru olması önem kazanır. Doğru bir hamle ancak doğru hamleye hasret ruhlarda bir tesir uyandırabilir.

Doğru hamle ancak doğru bir şekilde fikri özümsemekle ortaya çıkar.

Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun Kültür Davamız isimli eserinden alıntı yaparak “bilgi” meselesinde derinleşmeye çalışalım:

 

“Bilgi”, faaliyetin ürünü ise, meydana çıkarılmış yani “keşfedilmiş” bilgidir.”

“Bilgi”, duygu faaliyeti, düşünce faaliyeti ve iradi faaliyetle kuşatılmış ve zaptedilmiş olandır. Ötesi, “imkan” ve “ihtimal” olarak kuşatılabilir ve kuşatılmazdır.”(Kültür Davamız, Salih Mirzabeyoğlu, 1982, İBDA Yayınları, Shf: 94)

 

Keşfedilmiş bilgi, keşfetme, bulma… “İnsan ne aradığını bilmezse bulduğunun da ne olduğunu bilemez.” Keşiften kazanılan bilgi aradığına nisbetle ünsiyet kurulduğunda “bilgi” olarak değer kazanır.

Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun Bütün Fikrin Gerekliliği eserinde ;

 

“Varlık”ta alakalardan sile sile derinleşildiğinde, her şey “ruh” ve “madde” kutuplarında toplanıyor. Akıl bir şeyi kuşatınca anladığına göre, aklın anlayacağı, kemmiyetler ve keyfiyetler alemiyle, yani “Halk Alemi” ile sınırlıdır. Ruh ise, Halk Aleminde cesetle birleşmesine rağmen, her türlü keyfiyetten uzak olduğu için, aklın sınırları dışındadır. Burada akla düşen pay, ruhun bilinmezliğini, bilinmezliği içinde bilmektir.

O halde ben şuurunun kaynağına inerken “akıl” ve “ruh” kutbunun son tecritinde “ruh”kalır. Ruh olmadan “madde” olmuyor ama, madde olmadan “ruh” oluyor.

“Bilginin doğuşu”nu doğrudan doğruya “ruhi çaba”ya dayandırmak aynı zamanda “Mutlak Fikrin Gerekliliği”ni bedahat halinde göstermektir. (Bütün Fikrin Gerekliliği, Salih Mirzabeyoğlu, İBDA Yayınları, 1978, shf; 139-140)

 

Bilgi ve Güç üzerine yaptığımız kısa giriş konuşmamızla bilgi ve gücün hedefinin ne olması gerektiğini de işaretlememiz gerekir.

Bilgi etrafında dışa bunu ne şekilde yansıtmalı? Araç vasıta ne olmalı?

Eflatun “Ya Krallar Filozof, ya Filozoflar Kral olmalı” derken bu hususa işaret etmiştir.

Bilginin bugün iktidara taşınmasında kullanılan araç “Siyaset”dir.

Ama her bilgi siyaseti esas almaz. Bilginin, toplumu kuşatacak ve toplumun mutluluğa ulaştırmasında sistemsel çapta bir teklifi bulunmuyorsa pek itibar göremeyeceği muhakkaktır. İtibar görse de toplumu mutluluğa ulaştıramayacağı da bir gerçek.

 

Üstad Necip Fazıl Kısakürek, İdeolocya Örgüsü eseri hakkında şu muazzam kelimeleri kullanıyor. Onu şair, romancı olarak topluma hatırlatmak isteyenlerin kafasına vura vura…

«Bu eser, benim bütün varlığım, vücut hikmetim, her şeyim… Ben, arının peteğini hendeseleştirmeye memur bulunması gibi, bu eseri örgüleştirmek için yaratıldım. Şiirlerim de, piyeslerim de, hikâyelerim de, ilim ve fikir yazılarım da sadece bu eserin belirttiği bina etrafında bir takım «müştemilât»dan başka bir şey değil…”

Müştemilat, kelime manası ek-ilave…

Bilginin neye nisbetle nasıl olması gerekliliği üzerinde hedefinin hangi vasıta ile ne olması gerekliliğini vurgulamaya çalıştık.

Hedef iktidar. Hakikatin, gerçeğin iktidarı. Başıbozuk bilgilerin derlemesi değil.

Sistem çapında en derin meseleleri lif lif acıcı, kendini her an yenileyen eşya ve hadiseleri tesir edici, olayları zapt eden kuşatan aksiyona köprü.

Tek kurtuluş yolumuz bizlere bunu gösteren Yaşayan Necip Fazıl Salih Mirzabeyoğlu’nu anlamaktır…

Bugün “Başkanlık Sistemi” tartışılırken Başyücelik Devletini konuşmamak, Büyük Doğu derken İBDA’yı görmezden gelmek, Tayyib Erdoğan derken, Salih Mirzabeyoğlu’nu perdelemeye çalışmak, bizzat gerçeği perdelemeye yönelik bir ihanettir.

Yaşayan Necip Fazıl Salih Mirzabeyoğlu’nun Anadolunu topraklarında kökleşen İbda fikriyatı, Başyücelik Devlet ideali ile Anadolu’nun Kurtarıcı Fikir’e hasret topraklarını çatlatarak filizlenmektedir. Gözümüz Başyücelik Devleti’nde..

 

Bizler ne şucu ne bucuyuz. Bizler İBDA fikriyatını anlamaya, yaşamaya ve bu fikriyatın Güç!ü elde etmesi uğrunda her türlü çileyi talib insanlarız. Doğru bilgiye doğru düşünce olmadan ulaşılamaz hakikati içinde Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun;

 

“Doğru düşünce olmadan doğru düşünce faaliyeti olamayacağı ve doğrunun değişik şuur, zihin ve anlayışa göre değişmesi temel tespiti içinde, ya hiç başvurmayacağımız, başvuracak sistemin olmaması durumuyla karşılaşıyoruz, yani hayatın akışına seyirci kalacağız; veya, insanüstü fikrin objektifinden hadiseye, eşyaya, insana bakarak ona göre yorumlayacağız ki, bu nokta tek ümidi göstericidir… Ya her idrakın aradığının mutlak içinde doğrusunu gösterici “İslam-Mutlak Fikir”, veya hiçbiri.” (Bütün Fikrin Gerekliliği, Salih Mirzabeyoğlu, İBDA Yayınları, 1978, shf; 28)

Mutlak Fikir’in neye nisbetle nereden ve nasıl ele alındığını işaretlendirmeye çalıştığımız güç ve bilgi ilişkisi etrafında konuşmamı sonlandırırken Adımlar Dergisinin adımlarını buna nisbetle atışına şahitlik etmekteyiz. Bu fırsatı verdiği için Adımlar dergisini, katılımcı gönüldaşlarımı en derin sevgi ve saygıyla selamlarım.

Allaha emanet olunuz…

Tufan ERSÖZ / 5 Haziran 2016

 

P1060078P1060088P1060096

 

Orjinal Haber: http://www.adimlardergisi.com/guc-ve-bilgi-iliskisi-etrafinda-tufan-ersoz/

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*

*

Du kannst folgende HTML-Tags benutzen: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>