harun-yuksel-ve-samil-igde

HARUN YÜKSEL VE… – Şamil İĞDE

1990‘ın yağmurlu bir gününde ilk kez birebir görüşmüştüm Harun Yüksel ağabeyle.

Kumandan‘ın “ben Kıvam’daki kıyamı gören adamım” diyerek açılışını yaptığı, Beyoğlu’ndaki hukuk bürosunda bulunan odasının kapısını çalmış, içeri girmiştim.

Bıyıklarımızın yeni terlediği zamanlardı.

Masasının üzeri dikkatimi çekmişti girer girmez. Adliye dosyalarından çok, Üstad ve Kumandan‘ın kitaplarıyla doluydu masa. İlk o zaman sevdim Harun ağabeyi… Muhtemelen, o sırada gözlerini dinlendirdiği için loş bir ışık yanan odasına girip, kitaplarını ve yüzündeki mütevazı tebessümü görünce “işte bu ya” demiştim kendi kendime…

“Selâmun aleyküm, abi ben Şamil İğde, konuşabilir miyiz?”

Hiç bozulmayan tebessümüyle ve mütevazılığıyla:

“Aleykümselâm! Ne demek, tabi, gel otur şöyle bakalım Şamil…”

Dedim ya, henüz gencecik çocuklardık… Bir yandan her gün Kağıthane’den yürüye yürüye Sultanahmet’teki İBDA Yayınları’na, oradan Edirnekapı’ya KİP lokaline gidip, o dönem basılan dergilerin varsa işlerine yardım eder, sonra da çıkar dünyalık işlerimizi kovalardık.

Ve o dönemde bir kurnazın tezgâhına gelip dolandırılmıştık. Aslında direkt basacaktık adamın yerini ama, arkadaşın biri “elimizde çeki var, Harun abi hâlleder belki” deyince dümeni Kıvam Hukuk Bürosu‘na, Harun ağabeye doğru kırmıştık. Daha doğrusu ben habersiz, pat diye gitmiştim. Ki, zaten o zamanlar ne cep telefonu var, ne başka bir şey.

Uzatmayayım…

Harun ağabeye güya alacak verecek meselesi için akıl danışmaya gitmiştim, ama öyle olmadı.

Beni daha o yaşımda öyle bir ciddiye alıp, misafir edip, siyasî ve fikrî meselelere dair sohbet etmiştik ki, o gün, Harun ağabeyin şahsında Kumandan’a hayranlığım kat kat artmıştı.

Saatlerin nasıl geçtiğini anlamamış, akşamı etmiştim Kıvam’da.

Aynı yıl Mayıs ayında, Necip Fazıl’ı Anma Gecesi tertiplemiştik. O dönem meşhur bir mekân olan Fatih’teki Renk Düğün Salonu’nda gerçekleşecek olan organizasyonda, Ali Hışıroğlu‘nun yazdığı bir tiyatro oynanacak, şiirler okunacak, konuşmalar yapılacaktı.

Şehidimiz, can kardeşim Ünsal Zor tiyatro ekibindeydi yanlış hatırlamıyorsam. Bana da Üstad’ın “Zindandan Mehmed’e Mektup”şiirini okumak düşmüştü.

O gece Harun ağabey yine oradaydı…

Kasıntısız, kaprissiz, komplekssiz, dümdüz, bakınca güven telkin eden bir adam olarak, kalabalığa hitâben, kürsüden ilk konuşmayı o yapmıştı.

Kürsüde, heyecan ve inançla ürpererek, Üstad’a hitaben söylediği sözleri dün gibi hatırlıyorum:

“Üstadım! Hasretini çektiğin, özlediğin gençlik, işte tam burada!”

Geçtiğimiz gün, Adımlar Dergisi‘nin düzenlediği şehitlerimizi anma günü organizasyonunda ışıklar karartılıp, Harun ağabeyin son röportajı perdeye yansıtıldığında o günleri ve o sözleri hatırladım.

“Üstadım! Hasretini çektiğin, özlediğin gençlik, işte tam burada!”

Beni tanıyanlar bilirler, böyle şeyleri abartmam, abarttıysam da hissettiğimi söylerim, kim ne der diye bakmam; Harun ağabey, Ünsal’ın şahsında dava adamının karakterinden bahsederken, ikisi de, sanki bildiğimiz anlamda yine aramızdaymış gibi hissettim. Sanki ikisi de şöyle bir gitmişler, şimdi salonda bir yerde oturuyorlarmış gibi…

Bir de şu var…

Harun ağabeyi birçok arkadaş naif, kırılgan bir adam zanneder her nedense…

Oysa Harun ağabey tam aksine “subay” yani “asker tabiatlı” bir adamdı. Asker tabiatlıydı, “askerciydi” ve bir asker sadakatiyle yaşayan örnek bir adamdı… Kapısını çalıp, yüzü asık geri dönmüş bir kişi bile bilmiyorum… Hani askerlikte “baba komutan” dediklerinden…

Şunca yıl geçti, açık söylüyorum, yaşıtlarının arasından onun gibi baba, abi, samimi, sözünün eri, subay karakterli, mütevazı bir dava adamı çıktığını ben görmedim…

Kumandan’ın en yakınındaki adam olarak, dünyalık derdinde olsaydı, Kumandan’ın gücünü arkasına alıp, en yüksek(!) makamlarda en ağır pazarlıklardan birçok ‘kişisel kazanç’ elde edebilirdi. Ama bir kere bile yanaşmacı, biatçı, ucuz hesapçı çizgilerde olmadı. Oralarda adı bile geçmedi. Çok net söylüyorum, bugün bir dava güden her gencin, örnek bir şahsiyet olarak ilk tanıması gereken adamlardan biridir Harun ağabey… Ve elbette onun anlattığı Ünsal Zor…

Biliyorum, “onlarla aynı çizgide olmadı” demek bile onun hatırasını incitecek bir kıyas ve tespit ama mazur görün, bunu söylememek de benim için ayrı bir zulüm.

Özetle…

Adımlar Dergisi’nin, başta Ali Osman Zor olmak üzere tüm kadrosuna, bu organizasyon vesilesiyle bize unutmamamız gerekenleri unutturmadıkları için teşekkür ediyorum.

Ben de onlara ve Harun ağabeye ve Ünsal Zor‘a; Anadolu’dan hareket ederek Kafkasya’yı özgürleştirirken 1918’de şehit düşen Kafkas İslam Ordusu askerlerine hitâben, Kafkasyalı hemşehrilerimin yaptırdıkları şehitliğe asılı ve ay yıldızlı bayrağın üzerine yazarak Türkiye’ye yolladıkları selâmlarını armağan ediyorum. Çünkü bu selâmın manasını Türkiye’de hak eden, belki de son sahici insan ve Akıncı soyunun temsilcilerinden biri onlar…

“Kafkasyalı kardeşlerinizden!
Özgürlüğümüz için savaşan Osmanlı kardeşlerimizin anısına!
Kimseyi unutmadık, hiçbir şeyi unutmadık!”

Sevgiyle…

Şamil İĞDE

http://www.adimlardergisi.com/harun-yuksel-ve/

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*

*

Du kannst folgende HTML-Tags benutzen: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>