hesaplasma-necip-fazil-üstad

HESAPLAŞMA – Necip Fazıl Kısakürek

Aziz Anadolu Gençliği!..

Bakkalımızın bile para mukabilinde bize ekmek vermeyi istemez gibi tavır takındığı hengâmede, işte böyle bir mevsim açıldı. Bütün Anadolu, dâvamıza kucak açıyor…Ve ben, çoluk çocuk tasası olmayan adam -çünkü evlâtlarım sizlersiniz-her sathî münasebeti bir tarafa bırakmış, tamamiyle uykusuz, Allah’ın lûtfıyle, ayakta, bucak bucak geziyorum. Anadolu’da öyle bir ruh müşahede ediyorum ki, her an abideleşmesini istiyorum. Petrol bulguları döne dursun ve hiç bir şey çıkmaya görsün, bir mânevi petrol var ki, yıldızlara fışkırmak üzere bir fîskecik bekliyor…

Evet ben bu ruha hayranım! Gün geldi, ümitsizlikten yana ne kadar sebeb varsa hepsine malik oldum. Ve artık nefsimin tezkiyesi, nefsimin tasfiyesinden başka bir şey düşünmeyecek hale geldim.

Fakat dedim ki;

«- Hayır, ben memur olduğum işe sonuna kadar devam etmekle mükellefim!»

Ve Allah’ın nokta zerre kaybolmayan ulvî muhasebesinde ne büyük sürpriz, ne büyük bir cilvenin bizi beklediğini gözlerimle gördüm. Her zaman söylediğim şekilde, serseri kuşlar gibi ağzımızdan kayalara döktüğümüz tohumlardan ormanlar yetişmiş meğer…

Bütün Anadolu’yu gezerek geliyorum! Niçin Ankara’ya geldim ve gelmeyi istedim? Niçin kapısında mevzuunu bulamamış olarak «En büyük mürşit ilimdir!» yazılı bu binayı ve onun konferans salonunu seçtim?.. Çünkü Ankara’da iki renk var… Renklerin biri asıl Anadolu’dan bir parça olan havzanın rengi… Bu renk altda kalmıştır! Onun üstünde de bir renk var… O, idare ve rejim merkezi olmanın rengidir ki, sizi, çerçevesi içinde, ister istemez bütün Anadolu’nun buketi olarak karşıma çıkarıyor ve bir türlü karartamıyor. Sizi, işte bu hüviyetle, bu alâkayla, bu mâna ile selamlıyorum!..

Fikir yapacağız, uzun uzun… Ve fikir, sizi yormayacak, buna kaniîm. Fikre katlanacağız ve ucuz heyecan peşinde koşmayacağız!.. Çünkü hasım yalnız fikirle, ilimle ve anlayışla yenilir. Şamata ile değil…

Bahsimize geliyoruz: İnsan ve tabiat… Şu, çok ucuza kullandıkları tabiat… Sanki kendi içinde, kendi kendisiyle, kendi kendisini izah eder, kendi kendisiyle bütün keyfiyetini ifade eder gibi bir teselli kelimesi olan şu tabiat… Ve insan…

Eski Yunan hakimi (Solon) insana «bir arıza» diyor, adem’e kadar gidip orada kalıyor. Atlayamıyor.

Büyük İslâm şairi Sadi, insanı şöyle tarif ediyor:

«Yek katre-i hunest ve hezâr endişe – Bir damla kan ve sayısız kaygı…»

Fikir, endişe… Harikulade tarif… Bir radyonun lâmbası gibi bir pırıltı içinde bütün Kâinat… İnsan, bu… İnsan ve tabiat… İnsanı bir (enerji) merkezi diye alacağız. Tabiatı da onun karşısına bu enerjinin semere sahası, istihsal sahası, iş sahası olarak vazedeceğiz. İnsanın tabiat karşısındaki rolünü, varılmaz bir güzellikle Allah’ın kelâmı tayin ediyor:

Allah Kur’ân’ında diyor ki:

«Ben inşam eşya ve hâdiseleri zapt ve teshir etmesi için kendime halife olarak yarattım!..»

Eğer bu şuuru; İslâm olduğumuzu zannederek kaybettiğimiz bu şuuru, elimizde tutabilseydik, bugün bütün kâinat bizimdi. İnsan tabiat plânı karşısında tek olarak İfadesizdir! Kemmiyet bir zaruret… Her şey çoğa doğru gidiyor. Ağacın dalı gibi…

Bir ağaç ne büyük bir sembol!.. Kökü ile teke doğru keyfiyet, dallariyle de çoğa doğru kemmiyet…

İnsan, bütün mevcutlar arasında kendisini çoklukta ifade ediyor. Bu bir zaruret… İnsan çok olunca emek de çok oluyor. İnsan emeği de çeşit çeşit… Emekde de büyük bir nisbetsizlik doğuyor. Bu hilkatin, yaratılışın asli bünyesidir. Bu noktaya dikkat! Hilkatin aslî bünyesi budur! Çoklukda, hem emekde hem fertte çeşitlilik… Emekler arasında tam bir tevazün, müsavilik, denkleşme sağlanması muhal bir şey… Bir gaye, fakat muhal… Nasıl olur ki, cemiyeti yalnız on tane çöpçü onbaşısından ibaret gibi küçültsek ve basitleştirsek ve bu on kişiye birer somun ekmekden ibaret kalsa, bütün verimimiz… Ve bu on çöpçü, sabahın muayyen saatinde kalkıp muayyen saatinde yatmak suretiyle bu on ekmeği taksim etseler… Belki muhal dediğimiz iş mümkün olurdu. Halbuki bunda da mümkün olmazdı. Çünkü yokuş yukarı süpürenle, yokuş aşağı süpüren arasında bir ihtilaf olacaktı. Görüyoruz ki, tevazüne doğru gittikçe cemiyet basitleşiyor, ablaklaşıyor, hatta ahmaklaşıyor.

Ve bu tezatlar içinde cemiyet veludiyetini, doğurucu ruhunu ve kafasını da besliyor. Doğramacı elinde rendelenmiş bir tahta gibi inişsiz ve çıkışsız bir cemiyet tahakkuku mümkün bir şey olsaydı, yavanlığı, o zaman görülürdü. İniş ve çıkış… O da bir zaruret… Nasıl ki, uçurumlar olmadan dağ olmuyor…

İnsan gariptir. Bir adalet fikri etrafında gezerken, hilkatin kendine biçtiği doğruyu ihmal eder. Halbuki, hilkatin biçtiği doğru, asıldır! Hattâ tasavvuf sırrından anlayanlar bilir ki, hakikat diye bir şey, yoktur! Buna rağmen hakikatin ta kendisi vardır!

Allah neyi murat ederse hakikat odur!

«Allah var mıdır, yok mudur?» diye münakaşa edenler, derin bir mü’minin önünde gülünçtür. Çünkü, hakikat de insandaki tecellisiyle Allah’ın kuludur. Ve Allah kulunun tasdikine muhtaç değildir!..

İnsanlar ayna karşısına geçtikleri zaman suratlarının güzel veya çirkin olmasından pek o kadar üzülmezler ve içtimai adalet istemezler!.. Katlanırlar. Ama ceplerine el attıkları zaman, başka dolu cepler önünde derhal itiraza geçerler. Burada hiçbir hilkat inceliği hatıra gelmez. Cebi boş olan, dolu olan cebi gördükçe, suratın değişmesindeki imkânsızlığı onda mümkün görüyor.

Bu insanın satıhtan alınışıdır. Ablak bir cemiyette, doğramacı elinden çıkmış dümdüz bir tahta gibi, inişsiz çıkışsız bir cemiyette acaba hamle ve ruh ne nispette beslenebilir? Adalet ihtiyacı olmayan bir yerde adalet var mıdır acaba?

Istırabın olmadığı yerde rahat, hastalığın olmadığı yerde sıhhat, akıl alır iş değil… Tezatlar arasındaki sırrı bilenler bunu hemen kavrar. Nihayet, iş gayeye geliyor. Ve gaye sırrına… Gaye, ancak yaklaşılan şeydir; varılan değil… Ve bu dâva beşerin en büyük derdi… Her zerresi yanacak kadar susadığı zaman, önüne bir bardak veya sürahi su çıkarılınca onu içer içmez «bu muydu gaye?» diye bir küçük hüsran doğar adamda… Hattâ bir oruç gününün akşamı iftarın lezzeti içinde oruç tadının daha büyük olduğu hissedilir. Demek ki, gaye ancak yaklaşılandır!..

Bu bir giriştir! Başa alıyoruz davamızı; ve haysiyetli bir tahlil yapmak emelindeyiz. Çünkü Allah’ın «Rakip» ismi her şeye hâkimdir. Her ne ki, onu gaye ittihaz edersin; Allah’ın «Rakip» ismi çıkar karşına! Ve o malik olduğumuz şeyden mahrum kalırız.

Ve nihayet ıstırapsızlığın ıstırapı… En büyük ıstırap… Bu kadar lâfı cemiyetteki tevazünsüzlüğün bir zaruret olduğunu anlatmak için söylüyorum.

Ama mevcudu da asla inkâr etmiyorum. Çünkü, insanın göz plânında gördüğü açık haksızlık, tahammül edilir gibi bir şey değildir. Mutlaka onun da, gayeye yaklaşır gibi bünyeyi muhafaza etmek şartiyle, derece derece salâha doğru ihtiyacı vardır.

Şimdi emekler arası nisbetsizlik, bir nisbet vahidi getirmek zaruretiyle tecelli ediyor. İktisatda mübadele vasıtası denilen o netameli para, o belâlı para… Para meydana çıkınca da bir kıyası vâhid olarak her kıymetin üstünde tevazünler arası bir takım cambazlıklar meydana geliyor. Müthiş bir san’at olarak… Ve hemen paranın istismarcı tipi meydana çıkıyor: Yahudi!.. Tarihî rolü ile Yahudi!..

Bu tevazün zorluğunda bir de emeğin mücerret değerini tayindeki, müşkülat var… Bir şey ne eder dâvası; ezeli dâva…

İstek; talep diyoruz. Vermek ve almak, takdim etmek ve kabul ettirmek… Azlık çokluk en büyük (faktör)lerden biri… Teneke alnından az olsaydı, su kovalan altundan, paralar tenekeden olacaktı. Takdir ve anlayış galatı…

(Pikasso) bir resim yapıyor; 4-5 çizgi içinde… Bazı cemiyetlerin, bazı zümrelerinde, milyonlar ediyor bu çizgiler… Fakat burada ressam, belki aç kalıyor. Bir yanda mâden amelesi her halde benden biraz daha fazla terleyerek, bütün bîr gün ruhunun kandillerini söndürmüş olarak, fakat maddesini sonuna kadar sünger gibi sıkarak, harap ederek, şüphesiz günde ancak çok az bir şey kazanabiliyor.

Her hakikate cesaretle el atacağız.

Bir taraftan herhangi münakaşada, pey sürmekten vazgeçmesi için bir tüccar yüz bin lirayı cebine koyup dönüveriyor. Bir şarkıcı, kadın kılığına girip telli pullu şarkılar söylüyor, gecede şu kadar bin liraya…

Beynini limonun son cür’asına kadar kağıdına sıkan, hayatı da yalnız en lüks oteller gibi hapishanelerden ibaret kalan bir muharrir çok kazanmamış olmakdan teessür duymuyor. Çünkü paranın hakikî (valör)ünü, tayin etmek gerekiyor. O bu yoldan başka bir (valör) tayin etmiş bulunuyor. Mânevi kıymet… Parası olsa üste sürecek…

Görüyoruz ki, gerçek kıymet muallâktadır. Kedinin önündeki ciğer gibi para insanı ne kadar çekerse çeksin, henüz bütün yeryüzü hayatında mutlak kıymet olamamıştır. Para ve mal. Bütün dâva, o gerçek kıymeti bulmakta, aynı zamanda işin madde ölçüsündeki adaleti de tefekkül etmekte… Kefalet altına almakta…

Bir de nasip sırrı var… Kader sırrı… Evvelâ herşeyden evvel bilmek lâzım ki, iradeye en büyük mevkii veren İslâmdır!.. İslâmdaki, cüz’i irade kula ait… Allanın külli iradesine nisbetle cüz’i… Yoksa İslâmda hiç bir şey kadere havale olunarak hallolunamaz. Bu, İslâmî ölçü ile yasaktır. Bilenlerimiz azdır ki, kader bir itikat meselesidir; bir amel meselesi değil… Ve bir çok mezheplerin virajı dönemeyip yuvarlandıkları uçurum. Ama bir nasip sim var… O var…

Bir öksüz çocuk eline bir simit alır, simidi yerken, meselâ Üsküdar’ın deniz kıyısında bir susam düşer suya; o dakikada oradan geçen balık yutuverir susamı… îlahî muhasebede o susam o balığındı. Buna itikatda evet diyoruz. Yalnız o balığı bulmak vazifesiyle susamı suya atmıyoruz.

Nihayet şu girişten sonra bedahetler halinde, kısa fikirler:

Karşımıza bir bünye esası çıkıyor. Bünye esası… Şu: Ferdin verimini tahakküm etmesi ve bu emek kıyameti, kargaşalığı içinde bu tezatlı âlemi islâhla beraber o âleme tahammül etmesi… İlletse, bünyenin içinde ve onunla kaim… O da mevcut, o da ebedî bir tedavi yolu…

Dönüp bakıyoruz, bütün fikir adamlarına… Ve bu işe (Sokrat)tan başlıyoruz. (Sokrates), eski Yunan cemiyetinin putlarına inanmayan adam… Bütün garp felsefesinin üç ayaklı kutbunun baş ayağı…

Usulü getiren… Saf fikirciliği getiren… Ruhu getiren de onun talebesi… Doğrudan doğruya eşyaya tahakkümü, maddeye nüfuzu getiren ise talebesinin talebesi… Bütün Garp bu üçünden birine irca edilebilir.

Başlarında (Sokrat)… Müdafaası da yaşamak için değil, Ölmek için bir müdafaa. Ve zehir içmeye mahkum ediliyor… Sokrat’ın son sözü şimdiki iddiamızın çok güzel bir delilidir. Diyor ki: «Filan adama bir horoz borcumuz var, onu ödeyin!»… Ve ölüyor… Bir horoz borcuyla giden adam…

Ve mahkeme huzurunda şunu söylüyor hâkimlere:

«-Hakikat dâvası güden insan olarak ölüme gitmekle ben yalnız kalmayacağım!.. Bütün tarih benim gibi adamlarla dolacak!»

Sokrat’ın misâlleri hâlâ devamda… Ve bütün tarih, dâvası uğrunda ölmüş insanların üstüne nur yağan mezarlarını çerçeveliyor.

Ne kadar düşmanımız olursa olsun, hakikati güttüğümüz için düşmanımızı da ele alacağız, müspet taraflariyle… (Marks) da on parasız öldü. Ve bu işte en büyük zaafı çıkacak şimdi meydana… Isırılmış bir elma ile başında kuru ekmekten başka bir şey yoktu. Kan kusarak öldü. Ve öldüğü zaman da karısı (Das Kapital) isimli eseriyle devir değiştirme iddiasındaki adam için son derece manalı, çok hafif, gülünç, hattâ acı bir söz söyledi.

«-Kapital’i yazacağına, bana biraz kapital bıraksa daha iyiydi!..»

Şimdi (Marks)ın tezadı… Daha mevzua girmeden başa alıyoruz hükmü:

(Marks) fikir adamı olarak, menfi fikir adamı… Paraya kıymet vermiyordu ve kıymet vermemenin mizacını ifade ediyordu. Ya niçin bunu bir nev’i sınıf için kıymetlendiriyordu? Buradaki tezada daha henüz dokunulmamıştır!

Netice (idealizm)… Madde Ötesi bir telâkki ile para bağdaşamıyor, birleşemiyor. Bunun niçin birleşemediğini de (idealizmin) mutlak şekli olan dinlerde görüyoruz. Sırası gelecek, tam hakikati göreceğiz.

Dinlerden Peygamberlere geçelim!

Görüyoruz ki, Davut ve Süleyman Peygamberlerden başka bütün peygamberler parasızdır. Davut ve Süleyman Peygamberlerin de paraya ve şevkete, devlete nailiyetleri bir sır icabıdır. Onlara dünya bütün devletiyle verilmiştir. Ve onlar, o dünyanın esiri değildiler. Ayrı, büyük bir dâva!.. Diğerleri tamamiyle parasız… Hazret-i İsa’da paraya karşı istikrah çok açık belli… Ve babasız hak peygamber Hazreti İsa’nın dininin tahrifcisinden başka bir şey olmayan papaz tipi onun bu tarafını alarak sonunda sosyalizmle anlaşmaya kadar gitmiştir. Halbuki, onun gayesi büsbütün ayrı… Nitekim şu söz; «Kayzerin hakkını Kayzere, Allah’ın hakkını Allah’a veriniz!» sözü Hazreti İsa’nındır. Demek ki her hakkı yerine vermek lâzım…

Nihayet bütün kemali, zaten Kâinatın bütün kemalini izhar etmek üzere gönderilmiş, namütenahi geriye ve namütenahi ileriye doğru zaman ve mekânın sahibinde buluyoruz: Hazret-i Peygamber…

Burada bir çok menkıbe anlatacağım… Benim Fransa’da tahsilde bulunduğum zaman bir arkadaşım vardı ki, biraz Hristiyanlığa kaptırmıştı kendini… Üzerinde büyük tesirlerim olduğunu zannediyorum. Benim İstanbul’da bağlı olduğum büyük Zatı o da görmek istedi. Ve bir gün kendisini götürdüm. Gider gitmez şu suali sordu:

«- Hazret-i İsa hakkında ne buyrulur!»

O Büyük zat, zaten faydasız sualin mânâsız cevabını vermek mizacında olmayan zat, kısaca aynen şunu söyledi:

«- Babasız hak peygamber!»

Bununla doymadı bizimkinin ruhu… Hemen ilave etti.

«-Ya dedi; Peygamberimizle farkı?»

«- Büyük!»

Dediler.

«- Nedir?»

«- Hazreti İsa’da melekiyet galiptir. Ruh… O’nda ise ruhla beraber beşeriyet!»

Çünkü Melek beşere secde etmiştir. Bütün sır burada.. O beşer ki çıktığı, yükseldiği zaman, hiç bir şey onun kadar yükselemez, düştüğü zaman da hiç bir şey onun kadar alçalanı az.

Bir bayrak yarışı gibi nebilerin tevhidi getirip aslî sahiplerine teslim ettikleri Allah Resulü, para bahsinde, hem paranın gereken hakkını tutmuş hem de ondan ebediyyen uzak kalmış bir ölçü veriyor bütün beşeriyete.

Hadîslerden biri.

«- Fakrim fahrimdir.»

Der; yani «Fakr, parasızlık, fukaralık iftiharımdır.»

Bir başka hadis’de: «Az kaldı fukaralık, küfre bedel oluyordu.»

Buyurur. Bunlar arasında zıddiyet var gibi görülmesin. Bunlar tam ayniyet içerisindedir. Sonra da; «El-kâsibü Habi-bullah -Allah kazananları sever.» sırrı. Allah kazananı sever. Bütün bu zıtları birleştireceğiz.

Allah Resulünden aldığımız bu misâl bize derhal şu büyük teşhisi elde ettiriyor. Lisanımızda bir kelime var: Nefs diye… Para kadar nefsi ifade eden hiçbir madde yoktur. Bütün alçaklığiyle, bütün iştahlariyle nefsi. Onun içindir ki, Allah’ın Resulü çok uzun ve derin tefsire tâbi tutulması gereken şu harikulade hadisi buyurmuşlardır:

«- Kişinin savmına ve selâtına, yani orucuna ve namazına bakmayınız. Dinarlar ve dirhemlerle, yani para ile muamelesine bakınız!»

Papaza baktığımız zaman onu, nefsini öldürmek bahanesi altında -çünkü nefs ölmez- ruhbaniyet dediğimiz yoldan tekrar nefsine can verdiğini görüyoruz. Evlenmemek, her şeyden elini çekmek, zillete düşmek. Bu da büyük bir nefs hilesi. Bu sırrın çözümü için günler geceler lâzım. Nefs yenildikçe hak suretine dönüyor ve yine nefs olarak tecelli ediyor. Nefse hakkını verip onu tiril tiril titreyen bir köpek gibi kırbaç altında tutmak. Yol, bu… Ama gıdasını kesmek değil. Ve doğru yol «Sırat-ı Müstakim» yolu. Onun içindir ki, İslâm’daki itidal sırrı bu noktaya dayanır.

Bu kadar sözden sonra görüyoruz ki, cemiyette şahsî mülkiyet, bedahet halinde esas oluyor.

Ferdî mülkiyete, sahip olduğumuz çocuk da dahil; -çünkü komünizm bir ara onu da inkâra vardı- bu ölümlü dünyada, bizim bir milyonu beş dakikada sayabildiğimiz, sonra da faraza bir milyon sene yaşamak mümkün olsa, yaşadığımızı zannederek teselli bulduğumuz bu dünyada, zaman bir tek saniyeden ibarettir! Anlayana… Bu bir tek saniye içerinde eğer ben, onun ilerisindeki hayata sıçramayacak olsaydım, muhal farz, ilerisi olmasaydı, bu bir tek saniyeyi de reddetmek, gidip bir çöplükde intihar etmek müreccah olurdu!.. Cins kafa için mesele budur!

Şimdi; bu göz açıp kapanıncaya kadar süren hayat içerisinde, insanın, büyük ideal âlemine, gerçek âleme köprü bulur bulmaz bu âlemdeki bütün vazifeleri hususî mânalar almaya mecburdur.

Şimdi bu ölümlü dünyada keyfiyette kaybettiğimizi kemmiyette kazanmaya çalışır gibi, çocuğumuzda devama bakarken, eserimle elden ele teslim ettiğim dâvama bakarken, ferdin -isterse bütün yaptığı, bir ufak tahtayı oymakdan ibaret olsun- eserine sahip olmaması belâların en büyüğü olur. Çünkü ferdi, hem evladının kendi yüzüne benzeyen yüzü, hem de emeğinin eseriyle bundan mahrum edemezsiniz! İnsanı inkâra itmiş olursunuz. Bu hilkat sırrına zıttır. «Mal canın yongasıdır» tabiri bu hikmetten gelmektedir.

Böylece mülkiyeti kaldıran ve ferdi öz veriminden mahrum eden tek bir dinin de gelmemiş olduğunu görüyoruz. Buna rağmen bünye içinde devam eden hastalığı da gözden kaçırmıyoruz. Şu var ki, böyle mücerret fikirlerden geçerek geldiğimiz bu ince noktayı düşününceye kadar milyonlarca sene geçmiştir.

 

Necip Fazıl Kısakürek
Eser:
HESAPLAŞMA’dan kesit

 

 

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*

*

Du kannst folgende HTML-Tags benutzen: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>