hur-savasci-yeniden-mutlak-adalet

HÜR SAVAŞÇI – MUTLAK ADALET

Aradan aylar geçmişti…

Tüm aramalarım cevapsız kalıyor, ev zilini çalmalarım boşa çıkıyordu. Her arayışım veya zili çalışımda sanki her an telefona çıkacakmış veya kapı açılacakmış gibi keskin bir duyguyla doluyordum, ama nafile!

Ne vakit komşularına rast gelsem veya uğradığı caminin cemaatine sorsam, onların da nerde olduğuna dair bir malumatları yoktu. Tamam, sır gibi bir adam, her an böyle bir şeyin olabileceğini düşünmüyor da değildim ama yine de bu şekil ulaşamamak ve hiçbir haber alamamak da ağrıma gitmiyor değildi.

Her defasında kafamı hafifçe çevirip acımsı bir yüz ifadesiyle telefonu kapatıyor yada evinin önünden ayrılıyordum.

Ne olmuştu? Bir hatamız veya bir kusurumuz mu olmuştu, bizden bıkmış mıydı ve haber vermeksizin taşınmış mıydı? Yoksa düşünmek bile istemediğim şey mi? Sessiz sedasız vefat etmişti de biz mi haberini alamamıştık? Rahatsızlanıp hastaneye mi kaldırılmıştı? Bunlar gibi bir ton karışık düşünceye kapılıyor, kendisine ulaşamamanın, görüşememenin ve sohbet edememenin sıkıntısını yaşıyordum. Çünkü geçen zaman içinde epey bir hadise olmuş ve yakınımda olup da bunlar etrafında fikirlerini alabileceğim ve fikirlerimi beyan edebileceğim üç değerli insandan biriydi.

Aman Allah’ım, bu zamanda biri bulunsa şükrün bini yetmeyecekken, ben, iki de değil üç diyorum. Şükür sahibi Rabb bereketlendirsin, İslâm’ı ve Türk’ü hiçbir vakit bu insanlardan mahrum bırakmasın ve nankörlükten uzak değerlendirmeyi nasip etsin.

Yazdıklarım belki abartılı gelebilir ancak şöyle ifadelendirirsem daha iyi anlaşılabilir; evet, bir çocuk misali, en sevdiğim ve elimin altındayken huzur bulduğum eşyayı, bir yetişkin gibi yanımdayken cesaretlendiğim, kendimi güvende hissettiğim arkadaşımı, dostumu, büyüğümü bulamıyordum.

Daha ne olsun?

Ya özlediğimi nasıl anlatmalı?

Özlem denilen şey, sevdiği kadından uzak düşmek, evladı öpüp koklayamamak, anne ve babanın ellerine sarılamamak, binlerce kilometre uzağına düştüğü vatana gidememek midir?

Özlemini duyacağımız bu en kıymetli şeyler arasına fikir özlemini eklemem çok olamaz sanırım.

Ne kadar tuhaf algılansa da bu böyleydi ve bu durum işime, hatta evdeki halime bile yansıyordu.

Onunla görüşememenin acısını, farklı bir şekilde işimden çıkarıp, branşıma yönelik farklı bir çalışma temposu ve azim göstererek bastırmaya çalışırken bu şirkette göz doldurmama da yol açıyor, olmadı, daha çok müzikal beste ve yeni yorumlar üreterek bu acıyı gidermeye bakıyor, maddi ve manevî hiçbir sıkıntının derdine bile düşmüyordum.

Ve bütün bunların kendiliğinden gelişen şeyler olduğunu, pek de öyle gayret sarf etmediğimi açıkça itiraf edebilirim.

İnsan neşesini, motivasyonunu, düşünce dünyasındaki eksikliği bir kere kaybetmeye görsün; çalışkanlıkmış, koşturmacaymış, iş bitirmekmiş, başarıymış ve daha ne kadar hadise gerçekleşirse gerçekleşsin hiçbir şeyden tatmin olamıyor işte.

Bütün bu hisler yükünü sırtımdan silkeleyecek, ömrümün bu ilk uzun vadeli yazı dizisini bir kenara atılıp unutulan bir nesne misali olmaktan kurtaracak, etrafındaki kabuğu bir hamleyle paramparça edecek bir karar vermem gerekiyordu.

Evet, ne pahasına olursa olsun onsuz da devamı yazılmalıydı “Hür Savaşçı”. Hem hatırasına hürmeten, hem kendim, hem de Adımlar için.

Kendim için de diyorum; çünkü insanın kendisi hariç dünyevî ne varsa her şeyden, ama her şeyden çok kolay kaçabilir, onları bir daha aklının ucuna bile getirmeyebilirdi. Bu sebeple yüreğimde, fikrimde, hatta bütün iliklerimde yaşatmalıydım “Hür Savaşçı”yı. İmânı müstesna, her şeyini kaybetmeyi göze almış bir “Hür İnsan” kalabilmenin umudu için.

Fakat nasıl başlamalıydı tekrar? Bütün bunları apaçık yazmak doğru muydu? Hiç tereddütsüz yine “evet!”. En azından yazmanın, kelimelerle cümle kurmanın, cümlelerle bir şeyler anlatmanın kendine has bir samimiyeti olduğu gösterilmeliydi ve göstermeye çalıştım.

Halbuki uzunca anlattığım hislerimin yerine; “Efendim, MehmetçikZeytin Dalı” harekâtına başladı ki bir Ölüm Odası’nda Kumandan’ın nazik ifade eklemesiyle “Anadolu Dalı”… Hatta bir açıklamasında “Afrin kahramanlarına selâm olsun”…” diye lafa başlayarak, bu harekatın Türk Ordusu bakımından askerî ve stratejik boyutu ile ilgili düşüncelerini duymayı ve not almayı ne kadar çok isterdim.

Öte yandan, hükümet, Almanya’ya da bir zeytin dalı uzatmış ve geçmişe bir perde çekmeyi teklif ederek, ajan olduğu iddiası ile gözaltına alınan Deniz Yücel’i apar topar serbest bırakmıştı.

Demin bahsettiğim, Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun açıklaması, aslen, 28 Şubat zulmünden hâlâ zindanda esir tutulan gönüldaşlar içindi. İşte bir 28 Şubat daha es geçilmişti. Hükümetin bu mevzuda sözden ve geçiştirmeden ibaret tavrı için kim bilir ne düşünüyordu?

Ya Cüneyt Karan gönüldaşın gereksiz bir nedenle birkaç gün gözaltına alınıp sorgulanması ve kendisi ile birlikte 15 Temmuz’da şehid düşen Halil Kantarcı ağabey ile yakın zaman önce vefat eden genç gönüldaşımız Bilgehan Sayın’ın aynı dosya içerisinde olması?

Erdoğan’ın papa ziyaretinden, taze olarak Varna’da gerçekleşen Avrupa Birliği zirvesine, Rusya ve İran ile poz vermesinden, bir curcuna havasına dönüşen kamuflajlı kıyafetle sanatçılarla eğlenceye kadar olup biten hakkında ne söylerdi acaba?

İnsan ölür! Bu bir hakikat… Ölmeyenler ise şehidler. 25 Mart 2015tarihinde Amerikancı köpeklerin Adımlar’a saldırısı sonucu şehid olan Ünsal Zor abimizin vesilesiyle toplanan gönüldaşların programını, Akıncı Beyimiz Ali Osman ZOR, Adımlar Platformu Sözcüsü Cem TÜRKBİNER ve Türk Solu’ndan vatansever dava adamlarının katılımıyla Ali ÖZSOY beyin “Türk Milleti’nin Şehidi!” başlığı altında yaptıkları konuşmaları ve bu hain saldırı sonucu ülke çapında başlayan yüksek gerginliği değerlendirmesini dileyebilirdim.

Bu noktada Cem TÜRKBİNER Bey’in konuşmasında vurguladığı “HÜR İNSAN” meselesi “tekrar, yeniden” bir vesile kaynağı olduğunu belirtmek isterim. Hakikaten etkilendiğim bir konuşmaydı.

Ali Osman ZOR Bey’in her daim bütünleyici tavrı ve meseleleri daima bütüne nispetle ele alması zaten başlı başına harikûlâde!

Ve Ali ÖZSOY Beyefendinin karakter, yeni insan davası, Ünsal ağabeyin sadece Adımlar’ın değil bütün Türk Milleti’nin şehidi ve farklı kulvarlarda koşulsa bile bir ayniyet etrafında aynı hedefe dair konuşması karşısında insanın gözleri dolmuyorsa ne yapsın?

Karakter sahibi olanlar karaktersizlerin korkulu rüyasıdır! Aynı dava olmasa da aynı karakterde olmanın istikbâle dair İNSAN davası meselesine ve zaferine ışık tutacağı umuduyla Ali Özsoy şahsında Gökçe Fırat’ın yoldaşları olan tüm Türk Solu kadrosunu, gösterdikleri mis gibi Anadolu Türkü samimiyeti vesilesiyle bir İBDA eri, vatansever ve devrimci duygusuyla kalbî selamlarım ve teşekkür ederim!

En çok da “Carlos’un Mahkemesi” çerçevesinde Carlos’un Türk avukatları olarak Türkiye’den gelen Güven Yılmaz, Ahmet Arslan ve Mehmet Tığlı ve oğlu Ömer Faruk ile Metris gazisi, hocam, dostum ve sahici ibda erlerinden olarak bildiğim Mustafa Fişenkçi gönüldaşla gerçekleştirdiğimiz Paris çıkarmasını konuşmak isterdim. İki bölüm olarak Adımlar’da yayımlanan mahkeme izlenimlerim ve Fransız adaleti hakkındaki intibalarımın yanı sıra ilk defa kendisini canlı görmek nasip olan, “Yaşayan Şehid” olarak gördüğümüz Carlos’un karizması, duruşu, tavizsiz tavrı hakkındaki gözlemlerimi aktarmak.

Carlos davası!

Batı emperyalizması yetmiyormuş gibi Yahudi Siyonizm’inin de desteğini alıp utanmadan özgürlük savaşçısı pozları vermekle kalmayan ve içlerindeki ajanları göz göre göre enternasyonal yoldaş olarak yutturmaya çalışan birtakım sözde enternasyonalciler müstesna, dünya çapında her kesimden samimilerin kendi çapları ve mücadele kapsamı çerçevesinde de sahiplenmesi gereken dava!

Türkiye’den Ortadoğu’ya, Latin Amerika’dan Rusya’ya uzanan anti-emperyalist ve anti-siyonist mücadelede birlik noktası.

Bugün ortak bir mesele etrafında ciddi bir enternasyonel tepki verilecekse, ideolojik formasyona sahip olan kimselerin buna tepkisiz kalması beklenemez. Kaldı ki Carlos altyapısı sol olan Müslüman bir insan! Ve bir insana yapılan zulüm bütün Müslümanları alâkadar eder! Carlos sıradan bir mazlum değil, anti-emperyalist mücadelede remz şahsiyet keyfiyetine ermiş ve bu kimliğiyle de doğrudan, şahıs olarak hedef alınan…

Hoş, kimseden ses çıkmasa bile Fransız adalet tiyatrosunun Carlos’a kestiği cezaya Fransa halkı tepkisini veriyor, Fransa geneline yayılan grev ve protestolar ile Fransız Devleti’ni ve Yasaları kabul etmediğini haykırıyor. Hatta Carlos’a işkence yapan jandarmaya tepki olsun diye Jandarma’ya kurşun yağdırıyor.

Yani adalet tiyatroları nerede ve nasıl uygulanıyorsa uygulansın, neticede perde kapanıncaya kadar oyununu oynuyor ama “Mutlak Adalet” zaman ve mekân üstü, her ânı ve mekânı kaplayıcı bir şekilde mutlaka hükmünü kesici oluyor.

Nihan ÖZTÜRK
09.04.2018

http://www.adimlardergisi.com/hur-savasci-mutlak-adalet/

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*

*

Du kannst folgende HTML-Tags benutzen: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>