hur-savasci-sehidler-olmez-kumandan-mirzabeyoglu-ibda

HÜR SAVAŞÇI – “ŞEHİDLER ÖLMEZ”

“İnkılâba dayanmış saatler döne döne
Büyük Doğu Bayrağı İBDA ile en öne”

“Gitti” mi?

Ne demekti şimdi bu?

Emel ZOR Hanımefendi, nasıl olur da bu ağır yükü omuzlamış ve bunu yazabilmişti?

Hemen “neler oluyor?” diye geri yazdık…

Ardından, Esma TURAN Hanımefendi de “Gitti” diye yazmasın mı?

Akın gönüldaşla, Camiî’nin içindeki iki sütuna yaslanmış karşılıklı oturuyorduk ve kafamızı kaldırıp gözlerimiz yaşlı uzun bir lahzâ bakıştık ilk önce. Sonra kafalarımızı eğip kendi içimize kapandık. Neden sonra ben bir hışımla kalkınca, daima koruma ve kollama hissiyle dolu Akın arkamdan atıldı. Bir kaç adımdan sonra secdeye mıhlanıp çocuklar gibi hüngür hüngür ağlamaya başladım ve herşeyin zamanını belirleyen Yaradan’a sığınmaya çalıştım. O an kendimi öyle yalnız hissetmiştim ki, sırtımı sıvazlayan eli epey bir hissetmedim. Yavaş yavaş ağlamaklı sesler kulağıma doluyordu;

“Kalk gardaşım, ne olur kalk!”

Kalktım…

Gitmişti…

Her şey giderdi!

Bu dünyadan kimler gitmemişti ki…

Yıllar önce güftesini yazıp bestelediğim bir mûsikî gelmişti aklıma..

“Ana gider, baba gider.

Yar gider, can ciğer

Dediğim dostum gider.

Tutunulan dal ve ne varsa gider!..”

Sonra Akın’a dönüp, “Eyvallah, tutamadım kendimi.” dedim ve “Ne bu hâl, hiç Kumandan’a yakışıyor mu?” diye kendime çıkışarak sevgili Kumandan’ımızın sözlerini idrâk etmeye koyuldum;

“Yas tutanımız yok, Akıncıyız yok içimizde sızlayanımız!”

Öğlene çok az kalmıştı fakat gelen mesajları daha sağlıklı tâkip etmek ve biraz da temiz hava almak için kendimizi dışarıya attık. Akın, arabaya geçip oturdu ve acısını bütün yüz hatlarına yerleştirip öylece kalakaldı.

Gelen mesajlar içinde Hakan YAMAN Bey, bütün soğukkanlılığını koruyarak herkesin acısını yaşayabileceğini ama böyle bir durumda yazılıp çizilenden haberdar olmamız gerektiğini ihtâr etmişti.

Haklıydı.

Mübarek ezân sesiyle tekrar hareketlenerek yüzümüzü, gözümüzü ve üstümüzü başımızı toparlayıp saflara karıştık.

Namazı edâ ettikten sonra Camiî’nin imamı Nâmık Hoca, akşama Sarı Hocamızın evladı Yunus ile birlikte iftar vereceğini, Sarı Hocamızın çalıştığını ve bizi mutlaka beklediğini söyledi. Biz de bu nâzik dâveti kabul edip eve doğru yola çıktık.

Yol boyunca ne bir ses çıkıyordu ağzımızdan ne bir soluk. Kafamıza silâh dayamış olsalar, tırnaklarımızı çekseler istifimizi bozmayacak ve şuncacık aldırış etmeyecek derecede hayattan kopmuş bir ruh haline bürünmüştük. İftar saatine kadar böyle sürdü. Hatta sevgili Fişenkçi ağabeyimizi bile aramamış, sormamıştık bile. Rabbimiz bizi zaten iftarda buluşturacakmış.

Camiî’ye adımımızı attığımızda O’nu görmenin rahatlığıyla akşamı kıldık ve ardından uzun uzadıya kucaklaştık.

Ve farklı bir lezzetle Kumandan’a olan bağlılığını bildiğimiz insanın söylediği bir söz ile bir kez daha içimiz burkulmuş, tekrar sessizliğe bürünmüştük;

“İki babamın da cenazesine katılamadım…”

O ara merkezimizden mesajlar ve yapılacak işlerin olduğu talimatları geliyordu. Biz de her an hazır olduğumuzu belirterek Hocamızdan izin isteyip eve geçtik.

Ali Osman ZOR Beyimizden emir;

“Gelmenize gerek yok!”

Fransa’dan gönüldaşımız E. Şeyhoğlu, sağolsun, yola çıkacağını ve bizi temsilen orada olacağını haber etmişti.

“Hayat devam ediyor”du.

Bu bir imtihandı elbette!

Belki de gerçekten orada olmamamız gerekiyordu. Diğer gönüldaşlar gibi sabırlı olamayabilirdik. Neyse, belki ilerde ve imkân dâhilinde bu konuyu daha da açabiliriz.

Evet, Kumandan bir suikaste uğramıştı.

16 Mayıs’a kadar birçok farklı cemaat dualar ile destek vermeye başlamış, Kâbe’den Mescid-i Aksâ’ya uzanan, dünya çapında bir bütünleşme enerjisi yeryüzüne dolmuş oradan da arşa yükselmekteydi!

Ve bunun ister bilincinde olsunlar veya olmasınlar, kendisini yegâne samimi imân sahibi ve sistem geliştirici bir devrimci müslüman gören vicdan sahibi insanlar bu süreçte, temiz yürekleriyle, hatta zor koşullarda dahi olsalar hakkında yazılar yazmaya başlamışlardı.

Rusya’dan İgor MOLOTOV gönüldaş yazısına şöyle başlıyordu;

“Türk Kurtuluş Hareketi’nin (İBDA) manevî lideri Salih Mirzabeyoğlu, bugün doğum gününü kutluyor.”

Şöyle bitiriyordu;

“Her halükarda Salih Mirzabeyoğlu önde gelen bir filozof ve savaşçıdır ve öyle olarak kalacak. Normalde, her zaman işlerimin nasıl gittiğini takip ederek selamını bana gönderiyordu. Ben duygusalım, bu yüzden hatırlıyorum.

Sağ olun, Kumandan!”

Demokrat Yargı Eşbaşkanı Dr. Orhan Gazi ERTEKİN şunları yazıyordu;

“Türkiye radikal İslamcılığının iman sahibi çocuğu Salih Mirzabeyoğlu…

Güçlü bir felsefi altyapısı vardı. İslamcılar da yaygın görülen o batı karşısındaki kırılganlık ve “kültürel şizofreni” onda yoktu…

Kıskanılacak bir dil hâkimiyeti vardı. Arapça biliyordu. Yoğun biçimde dil ve etimoloji çalışmıştı. Yazdığı onlarca kitabı ciddi bir derinliğe taşıyordu bu hazırlıkları… Çok üretken bir mütefekkirdi…

Düzmece bir operasyonla yakalandı. Ağır işkenceler gördü. Baskıya ve zulme karşı kahramanca direndi. Direncini kırmak ve liderlik itibarını alaşağı etmek için fiziksel ve manevi her tür saldırıyı eksik etmediler. Hepsinde de kendi varlığına ve inancına sığınarak direnmeyi tercih etti.

Bazıları onu Sivas katliamından sorumlu tuttu. Çok saçmaydı. Buna ilişkin tek bir delil ve sahiplenmesi yoktu.

Oyun, katakulle bilmezdi. Hayatı sadeydi. İslamcılığın cari devletleşme tecrübesine hep mesafeli durdu.

Mirzabeyoğlu Türkiye’de direnişi üstlenenlerden biriydi.”

Hâlâ haksız sebeple mahkûm olarak Silivri Cezaevinde bulunan Türk Solu Başkanı Gökçe Fırat, gönderdiği bir mektupta şunları söylüyordu;

“O, peygamber geleneğini devam ettiren belki de tek İslamcıydı!

Nedir peygamber geleneği derseniz…

Kabilesine dayanmadan, bir cemaate / tarikata yaslanmadan, parasal güç odakları ile uzlaşmadan, kimseye – ailesine bile aldırmadan, bildiği, inandığı yolda yürüyen adam!

Bu yolda yürüyen adam, putlara savaş açtı!

Ama asıl putlar neydi derseniz: Düzenin putlarıydı onlar.

O, Allah’ın arkasına sığınmadı; Allah için öne çıktı.

İşte o nedenle; İslamcılığın mağdur mazlum edebiyatına hiç prim vermedi.

O, aşk ile savaşı, insanın iki doğal halini birleştirmeye çalışmıştı. Elbette kimi zaman bu diyalektik denge, savaşçılığı öne çıkartmıştı. Ama. Savaşçılık hali, kirletilmemişti. Yani siyasallaştırılmamış, parasallaştırılmamıştı. Özünde hâlâ aşk vardı.

Benim gibi bir sosyalist için; değerli olan şey, onun politik fikirlerinden önce; bakış açısıydı. Yöntemiydi.

Pırıl pırıl, korkusuz diyalektik!”

Profesyonel Devrimci müslüman Carlos, Paris’te esir tutulduğu cezaevinden Kumandan Mirzabeyoğlu’na gönderdiği doğum günü mesajından:

“09 Mayıs, Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’na!

Çok sevgili gönüldaşım,

Tüm sadık takipçileriniz için doğum gününüz olan bu tebrik gününde, Emperyalizm, Siyonizm, İslam’ın hainleri ve münafıklarına karşı politik mücadeleniz ve Dünya Devrimi için acil şifa bulmanız ve en hızlı şekilde aramıza dönmeniz için samimiyetle niyaz etmekten şeref duyarım. Gelecek olan nice mutlu DOĞUM GÜNLERİ ve Devrim’de hizmetinizde olmak dileklerimle…”

Bir yandan bunlar yazılıp çizilirken, hastane önünde gönüldaşlar Kur’an okuyup dualar ediyor, Adımlar Dergisi tarafından canlı olarak yayınlanıyordu!

Ne güzel sözler dile geliyordu…

Kumandan, perde arkasına geçmeden ne güzel izler bırakmış âleme, âlemin samimi yüreklerine!

Kendi deyimiyle 68 Kuşağı’ndan olan, hiç memleketini, topraklarını terk etmemiş, ömrü boyunca vatanında yaşamış, çileli ömrünü vatanının fizikî ve ruhî derdine çare aramakla geçirmiş, Hacca gitmeyi dilemiş fakat işinin yoğunluğundan gerçekleştirememiş ne mübarek bir insan!

Bu yazının son kelimelerini yazarken, Ali Osman ZOR Bey’in 04 Haziran 2018 tarihinden yazdığı muazzam tespiti şöyle:

“İBDA, İSLÂM AHLÂKI’NIN SİSTEMLEŞTİRİLMİŞ HÂLİDİR!”

Müsadesi olursa, “evet, İslâm Ahlâkı’nı sistemleştiren, sabitleştiren, anlaştıran ve muhataplaştıran hâli” diye açmak isterim.

Bu ahlâkın cereyanıyla doğan tek tek insandan devlet idârelerine kadar dünya çapında yepyeni bir ruhun, dilin, diyalektiğin, devlet modelinin hâli, yamyam Batı emperyalizmasının insanlığa musallat edip topyekûn köleleştirme arzusu olan, eskimiş ve çürümüş sistemine karşı dünya SİSTEM’i geliştiren yegâne İNSAN HÂLİ!

Devrim devam ediyordu!

Biz istesek de istemesek de devam edecekti, ediyor!

Allah nurunu tamamlayacak değil miydi?

Öyleyse “inkılâba” dayanacaktı “saatler döne döne”. “Büyük Doğu Bayrağı İBDA ile en öne” atılacaktı! Hiç şüphemiz yoktu, hamd olsun.

Olmayacak da şüphemiz inşallah!

Aynı “ŞEHİDLER ÖLMEZ” dediğimizde buna bütün hücrelerimizle imân ettiğimiz gibi…

(Devam edecek)

Nihan ÖZTÜRK
06 Mayıs 2018

http://www.adimlardergisi.com/hur-savasci-sehidler-olmez/

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*

*

Du kannst folgende HTML-Tags benutzen: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>