hazreti-ali-ilim-kapisi-necip-fazil-kisakurek

Hz. Ali / İlim Beldesinin Kapısı – Necip Fazıl Kısakürek

ARSLAN YAVRUSU

Arslan yavrusu büyüyor. Annesi ve babasının gözbebeği… Hiçbir çocukta görülmemiş bir hâli var… Üç beş yaşındaki çocuk vücuduna sinmiş öyle bir vakar edası ki, dikkat edenleri hayrete sürükleyebilir. En ağır başlı insan mizacında bile böyle bir hâl, yirmi yaşından evvel heykelleşemez. Anne ve baba çevresinden hiç dışarıya çıkmıyor ve çocuk hafifliklerinden hiçbirine istidat belirtmiyor. Ne oyunlar, ne oyuncaklarla ilgili… Böylelerine, uzaktan, yabancı ve kaygılı gözlerle bakıyor. Doğar doğmaz bastığı çığlıklara ve gösterdiği gırtlak kuvvetine göre artık sesi hiç çıkmıyor denilse yeri. Uykusu kuşlarınki kadar hafif ve az… Gecenin başında uykuya dalıp güneş doğmadan uyanmak alışkanlığında… Her türlü haşarılık ve haylazlık ona uzak… Büyüklerinin her sözünü tutuyor ve her teklifi kabul ediyor. Sütten kesilmesi bile sessiz sedasız, hiç sızlanmadan…

Bütün bu halllere bakıp söyleşiyorlar:

-Bu çocuk, akıl, ahlâk, kuvvet ve cesarette bir tane olacak!..

Harlı ateş elâ gözlerinden tutun, içi ve dışıyla, haşmetli bir vekâra bürülü tam bir arslan yavrusu…

Onu, Kâinatın Efendisine bağışlamışlardır. Allah’ın ezelde bağışladığını… Birbirlerinden ayrıldıkları yok… Mini mini Ali’nin en yakın arkadaşı, kendisinden 30 yaş büyük yeğeni. Âlemlerin Tacı… En küçük yaştan başlayarak, eli O’nun elinde, köşe bucak dolaşıyor. Pek fazla konuşmasalar bile daima yanyanalar… Nispetsiz iki yaş ve idrâk arasında, sükûtun her yaş ve idrâke mahsus ahengiyle sarmaşdolaş, birbirlerine her şeyi söylüyor ve birbirlerini dinliyorlar. Ali’nin ismet ve saffet yatağı elâ gözleri, yanındaki ulvî yeğeninin sessiz ve düşünceli tavırlarına mıhlı… Hep O’nu süzmekte, O’nu hecelemekte Ali… Bütün insanlığın geleceğini kurtuluşa yöneltmek üzere gelmekte olan «Gâye-İnsan ve Ufuk-Peygamber»in geleceğinden pırıltılar mı süzüyor yoksa?..

Kabe ziyaretçileriyle ilgilenmek ve onları ağırlamak işi, soyluluğu bakımından, fevkalâde cömert bir insan olan Ebu Tâlib’in bütün servetini kemirmiş, tüketmişti. O, gerçek Arabın sadece izzet ve şeref ideâline uygun olarak dalga dalga insanın halkalandiğı Mukaddes Ev uğrundaki alâkayı, kendisi bir kazanç vesilesi diye kullanmak yerine bir fedakârlık sebebi haline getirmişti. Nihayet imkânları tükenmiş, o da bu işi, ailenin en zengin ferdi, kardeşi Abbas’a yüklemişti.

Cömertliğin destanlık misallerini verecek olan büyük Ali’nin (o anda küçük) babası, eski genişliğini kaybedip, sofrasında kalabalık ellere yetişemez hâle gelince, buna bir de müthiş kıtlık ve umumi sıkıntıdan kendisine düşen pay bindi. Soylu Abdülmuttalib oğlunun sofrasındaki eller, uzanacak bir şey bulamaz oldu.

Ebu Tâlib, yine soyluluğu icabı, kimseye bir şey söylemiyor, fakat başta Allah’ın Sevgilisi, çokları bu hâli biliyor.

Ali 7-8 yaşlarında var, yok… Kâinatın Fahri, dünyalık bakımından durumu en elverişli amcası Abbas’ın kapısında:

-Biliyorsun ki, kardeşin Ebu Tâlib, sofrasında pek çok elin toplandığı kalabalık bir aileye sahip… Kıtlık yüzünden sıkıntısı büsbütün taşkın… Seninle ona gidelim de çocuklarından birer tanesini evimize alalım… Ebu Tâlib’i biraz ferahlatmış oluruz.

Abbas; ve Alemlerin Serverliği makamına birkaç yılı kalmış olan Sonsuzluk müjdecisi, kolkola Ebu Tâlib’e gidiyorlar. Rica, tereddüt, ısrar, kabul…

Kâinatın efendisine düşen, Allahın, çocukluğundan beri «yüzünü keremlendirdiği» Hazret-i Ali’dir.

İnsan, cahili olduğu şeyin düşmanıdır.

ONUN DİZLERİ DİBİNDE

Ali şimdi, o günedek ruhunu ve zamanını paylaştığı yeğeninin, maddesini ve mekânını da paylaşmak durumunda…

Peygamber zevcesi büyük ve temiz Hatice ona annelik ediyor; ve o, artık iç âleminde sonsuz seferleri başlamış ve murakabe devresi açılmış bulunan Allah Resulünün dünya ile alâkalandığı her ân, uğraştığı tek – tük insanlardan başlıcası oluyor.

Çocuk Ali’nin ruh elmas’ı üzerindeki ilk ve ince çizgiler, Allah Resulünün eliyle işte bu çığırda çizildi.

Dipsiz gök, çöl tepsisi üstünde bir uçtan doğup öbür uçtan batan ve hergün «yeni bir şey var mı?» diye soran güneşler, hayat ismini verdikleri şu baş döndürücü gidiş geliş, Ölüm dedikleri o dondurucu keyfiyet, İbrahim Peygamberden kalma tevhid bestesinin tek – tük dudaklarda hatıraları yaşayan unutulmuş nağmeleri, Kabe’yi dolduran mankafa putlara karşı insanoğlunun duyduğu zaaf… Ve bilindiği, sesi ve heceleri dillerde yaşadığı halde sonsuz mânası kaybedilmiş tuğra isim: Allah…

Onuncu yaşına doğru ilerleyen ve Haberciler Habercisinin dizleri dibinden ayrılmayan Ali’nin o günlerde bir ahenk halinde kelimesiz meseleleri bunlardır.

Sözün yerini bilmeyerek konuşmakla itibarını kaybetme!..

MÜTHİŞ AN

Allah’ın Resulü kırk, Ali ise on yaşında.

Müthiş gün!..

Hira dağında devam eden murakabelerin birinde vahy ufkunun açıldığı, mavera perdesinin yırtıldığı, Sultan Meleğin görüldüğü ve Allahın fermanını bildirdiği gün:

«Oku! Rabbinin ismiyle başlayarak oku! O Rabbinin ismiyle ki, insanı uyuşmuş kandan yarattı. Kalem vasıtasıyla insanlara ilim veren, bilmediği şeyleri öğreten ve yaratmak yalnız kendisine mahsus olan kerem sahibi Rabbinin ismiyle oku!»

«Çöle inen Nur»dan:

«Kaad-i Beyzavî Hazretlerinin tefsirine göre, insanı büyük marifete çağıran, Allahın vücudundan ve sonsuz kudretinden haber veren, keremini bildiren ve kuluna ilim yolunda bu keremden pay almasını ihtar eden âyetler, nazil oluşlarındaki heybetten başka, mânalariyle de o kadar haşyet vericiydi ki, Melek kaybolur olmaz, Allahın Resulü, muazzam bir dehşete düştüler.

Mağaradan çıktılar, Hira dağından indiler, uçan bir kuşun gölgesi gibi mesafeleri aşarak Mekke’ye girdiler. Büyük ve temiz Hatice’nin kapısını vurdular.

Meleğin kucakladığı Mukaddes İnsan, ıstıraplı haline karşı kendisine açılan sadık kollara anlamadan mırıldandı:

-Beni örtün, beni örtün!

Sadık zevce, izinde bütün bir esrar cereyanını sürükleyen Allah Sevgilisini, olup bitenlerden habersiz, hiçbir şey sormak ve anlamak cesaretini göstermeden, şefkat ve itina ile yatağına yatırdı ve üstüne kalın örtüler çekerek yalnız bıraktı.

Dakikalarca İlâhî haşyete bağlı mukaddes râşenin ihtizazlarını kaydeden yatak ve nihayet bu yatakta kavuşulan rahatlık ve sükûnet…»

Bütün bunlar Ali’nin gözleri önünde cereyan ediyor. Fakat kendisine hiçbir şeyden bahseden yok… Kimbilir o gece küçücük başı yastıkta ve elâ gözleri tavanda uzun zaman uykusuz neler düşündü?

Aralanmışken kapanan kapının, berzah ve kesinti devresinden sonra, birdenbire açılışı ve bir daha kapanmamacasına yol gösterişi:

«Ey örtülere bürülü Nebi! Kalk, etrafını uyandır, korkut!»

Emir duyuruldu. İlk iman eden, Hazret-i Hatice… İkinci iman eden, olgun erkekler arasında yine ilk, Hazret-i Ebu Bekr.

Üçüncü iman eden, kendi çocukluk sıfatına göre yine ilk, Hazret-i Ali.

Dördüncüsü de, köleler arasında ilk, Harise oğlu Zeyd… İşte dört tane birinci ve aralarında bir çocuk…

Herşey Allah’a karşı yoklukta; Herşey Allah ile varlıkta.

İMAN

Hepsinin de imanı, kalplerine bir yıldırım düşmüşcesine, tepeden inme bir bedahet duygusuyla oldu. Yalnız Ali’nin-ki biraz değişik ve her şeyi anlamak, kurcalamak isteyen bir çocuk ruhunun masum merakıyla süslü…

Ona, yaşına bakarak, henüz bir teklifte bulunan olmuyor. O, etrafını saran gizli edalar ve havasını dalgalandıran esrarlı soluklardan öyle bir heyecana düşmüştür ki, mutlaka görmesi, bilmesi, anlaması lâzımdır.

Etrafını kolluyor ve nihayet levhaların en dokunaklısına çatıveriyor: Allah’ın Resulü, arkalarında İlklerin ilki Hazret-i Hatice, namaz kılmaktalar.

Seslere, şekillere ve hareketlere hayran, namaz bitince soruyor:

-Bu nedir?

Cevap veriyorlar:

-Bu ibadettir: Allah’a ibadet… Allah’ın, Peygamberi vasıtasıyla bildirdiği gerçek dinin ibadeti… Allaha kulluk, ona tapmanın şekli… Ve teklif:

-Seni, ortağı ve benzeri olmayan Allaha ibadete ve putları inkâra davet ederim!

Hayret ve haşyetle açılmış çocuk gözleri ve kıpırdayan dudakları:

-Bugüne kadar ne gördüğüm, ne de işittiğim bir şey bu… Ne diyebilirim? Babam Ebu Tâlib’e işi açmadan ve kendisinden öğüt almadan hiçbir cevap veremem!

Verdiğin sözden dönme! Ahdine hiyânet etme! Düşmanın bile olsa aldanma!

ATEŞ BÖCEKLERİ

Allahın Resulü, İlahî memuriyetlerini henüz cemiyet meydanına çıkarmak mevkiinde değiller… Bu yüzden, pek yakınları olmasına rağmen işin Ebu Tâlib’e açılmasını istemiyorlar. Ali’ye gayet tatlı ve ciğere işleyici bir sesle diyorlar ki:

-Madem ki hemen iman etmiyorsun, hiç olmazsa duyduğunu ve gördüğünü kimseye açma! Kim olursa olsun, hiçbir şey söyleme!

Ali, çocukken bile asalet ve kahramanlığın şuuruna sahip yaradılışta, hemen cevap veriyor:

-Söz veriyorum! Hiç kimseye bu mevzuda tek bir lâf etmeyeceğim!

Allah Resulünün dudaklarında, bir musiki ahengi kadar güzel dişlerini ışıldatan bir gülümseme ve teşekkür edası…

Ali yatağında… O gece sabaha kadar uyumuyor. Karanlıkta çakan şimşekler arasında yakalamaya çalıştığı şekiller… Işıklar bir sönüp bir yanıyor; her şey, bîr görünüp bir kayboluyor. Nihayet şimşeklerin şimşeği, seziş dediğimiz o akıl üstü yol gösterici, o alev, o kıvılcım, o nur, gönlünü tutuşturuveriyor.

Âlemde güvenilecek tek idrâk vasıtası varsa budur: Akıl ve hesap değil, seziş ve eriş…

Yatağından fırlıyor. Pencereler, şafağın ilk ışıklariyle birer mavilik çerçevesi.

Allah Resulü de kalkmışlardır.

Yanlarına koşuyor ve haykırıyor:

-İnandım! İman ettim! Sen Hak Peygambersin ve getirdiğin din haktır!

Ali, küçük çocuk, âlemleri kurtarmaya gelenlerin arkasındaki safta.

O ne saf, o!..

Bir çocuk, iki erkek, bir kadın… Ve gök dolusu melek kalabalığı…

Günler geçiyor.

Allahın dini, bir zaman sonra nura boğacağı küfür karanlığı çerçevesinde, ateş böceklerine benzeyen birkaç kişilik gidiş gelişlerle pırıltılı izler çiziyor. Fakat henüz bir parlama görülmüyor. Ateş böcekleri deliklerde ve koğuklarda, ancak kendi cinslerinden, hazır ve emin yaradılışlara kıvılcım sıçratabiliyorlar.

Gizli davet çığırı bu…

Hazret-i Hatice’den sonra, ikinci, üçüncü ve dördüncü kadın İnananlar. Abbas’ın zevcesi Ümm-ü Fazl, Ebu Bekr’in kızı Esma, Ömer’in kızkardeşi Hattab kızı Fâtıma…

Peygamber amcası Abbas ile Kureyş’in büyük gücü Ömer, henüz puta tapanlardan…

İslâmın «defter-i kebir»i açılmış ve canlarını kurtarmak isteyenleri, yazılmaya çağıran bu defter, bir iane listesi gibi, zorlukla isim bulmaya başlamıştır.

Sır ve bedahet idrakinin büyük başı Ebu Bekr, köşe-bucak dolaşıp, kıvılcımını geçirebileceği ateşböceklerini arıyor. işte; Affan oğlu Osman… Avvâm oğlu Zübeyr… Avf oğlu Abdurrahman… Ebi Vakkas oğlu Saad… Abdullah oğlu Talha…

Bunlar ilklerin ilklerinden ve ileride cennetle müjdelenen «10»lardan…

Çocuk Ali bu arada, ateş böceklerinin en ışıklısını vâdedici bir şevk içinde, sağa sola seğirte dursun… Babası bile oğlunun başına neler geldiğinden habersiz, sadece müthiş değişikliğin farkında; fakat yeğenine güveni büyük olduğu için sesini çıkarmamakta…

Ne oluyor?

Küfrün gözleri patlayacak gibi açılmış, birbirini arıyor ve anlamak istiyor;

Şu aşk ve heyecan içinde gidip gelen çocuktan başlayarak, insanları tek tek, hastalık gibi kuşatıcı bu hâl nedir ve bütün bunlara ne oluyor? Onlar ki, İçlerinde, Ömer’in kızkardeşi Fâtıma’nın kocası Zeyd oğlu Said, Ebi Erkam oğlu Erkam, Cerrah oğlu Ebu Ubeyde ve daha niceleri var!..

Sayıları kırka doğru… Ve bütün bunlar arasında, karanlığı çakı ucuyla kesen, en zevkli helezonları çizen, ışık nakışları ören, minicik fakat kıvılcım kuvvetinden yana biricik ateşböceği. Peygamber yeğeni Ali…

Her şeyi, ileride (senfonik) sesler çıkarmak üzere en ince ve hassas bir plâk gibi ruhuna kazıyan Ali…

Her fenalıktan uzak kalmanın yolu, dilini tutmak…

O VE ELİNDEN TUTTUĞU

Gizli davet yürümekte… Fakat pek yavaş ve dolambaçlı yollardan…

On yaşını biraz geçmiş bulunan çocuğun vecd ve aşk dolu gözlerinde üstüste yanıp sönen levhalar:

Putperest Kureyş kibirlilerinin hissiz suratları, henüz, öfkeden ziyade alay çizgilerine ve küçümseme (mimik)lerine yuva… Kureyş azametlileri arasında işi şimdilik ciddiye alan yok… Bu işe, daha fazla ilerleyebileceğini sanmadıkları bir tuhaflık gözüyle bakıyorlar.

Alâkalılar, saffet ve samimiyet sınıfından; fakir ve zaiflerden, genç ve himayesizlerden… Yeni nefese, yalnız acı çekenler, mahkûm ve körpe ruhlar tutuluyor.

Efendiler ve topluluğa hakim geçinenler, alaylı hareketlerini püskürtürken bile, tenezzül gösterdikleri edasında…

O ve elinden tutarak yürüdüğü küçük yeğeni, Kureyş azametlilerinin toplu bulundukları yerlerden geçmeye görsünler… Hemen bir takım kara kuru parmaklar kendilerine doğru uzanıyor ve homurtular yükseliyor:

-İşte bize göklerden dem vuran, Abdülmuttalip soyundan tuhaf adam! Bak, küçücük çocuğu koluna takmış, burnu havada, geçiyor!

O ve elinden tutarak yürüdüğü küçük yeğeni, vekârlı ve aldırışsız bir yol alıyorlar…

Buradan ve bu türlü başlayan yol, Ebediyet Caddesidir. O ve elinden tutarak yürüdüğü küçük yeğeni, Ebediyet Caddesinin açılış noktasındalar…

Bir gün yolları Nahle Vadisine düştü. İn-cin görünmeyen kimsesiz bir yer… O ve arkasında küçük yeğeni namaza durdular.

Uzaktan Ebu Tâlib göründü ve yeğeniyle oğlunu, kendilerinden geçmiş, Allaha tapınmanın mutlak ölçüleri içinde buldu.

Durup seyretti.

Dudaklarında tatlı çizgiler… Gördüklerinden duygulanmadığı söylenemezdi.

İş bitince sordu:

-Ne yapıyorsunuz böyle, tek başınıza bu kuytu yerde?

-Kibriya olan Zâta kulluk gösteriyoruz.

Hazret-i Ali’den dinleyelim:

-Nahle Vadisinde Allahın Resulüyle birlikte ibadet ederken babam Ebu Tâlib çıkageldî. Allah’ın Resulüne, «ne yapıyorsunuz?» diye sordu. Allah’ın Resulü de babamı İslâmiyete davet etti. Babam şu karşılığı verdi: «Bu yaptığınız işte bir kötülük olmadığı gibi, söylediklerinizde de bir kötülük yok… Ama beni kendi halime bırakın, bana karışmayın!»…

İşte böyle açıldı ve kıvamları çizerek uzamaya başladı sonsuzluk caddesi… Üstünde O ve elinden tutarak yürüdüğü küçük yeğeni… Beraberinde de, sağa sola serpilmiş, 40′dan biraz eksik ilkler kadrosu…

Hakikati söyleyene bakarak öğrenme; Hakikati öğren, söyleyeni de öğrenirsin!..

PUTA HÜCUM

Mısırlı bir Hıristiyan tarafından kaleme alınmış «İslâmın Şövalyesi» adlı bir kitapta, İslâm kaynaklarında tesadüf etmediğimiz harikulade bir tablo:

«Kabe’nin bağlıları bir gün baktılar ki, Abdullah’ın oğlu (M……), zevcesi Hatice ve yeğeni Ali ile birlikte gelip Hacer-ül Esved’in Önünde ihtiramla eğilmiş, duruyor. O zamanlar yaşı 40… O ve yanındakiler, saygıyla eğilen başlarını kaldırdıktan sonra, etrafı kuşatan putlara zerrece değer vermeksizin secdeye kapandılar ve puta tapanlara karşı, etrafı velveleye verici bir nida kopardılar: Allahtan başka İlâh yoktur! Bu nida üzerine Kabe’nin bağlıları, hayret ve dehşetle birbirlerine baktılar. Ne oluyordu? Bu ne biçim dua ve bu duadan murat neydi? Bunlar ne cesaretle Tanrının birliğinden bahsediyorlardı? Halbuki Hacer-ül Esved’in çevresinde, Baal, Hübel ve daha nice mabut vardı.

O ve yanındakiler, dualarını sessiz, sedasız bitirdikten sonra, yollarında yükselen velvelelere hiç aldırmadan, vekâr ve temkin içinde Kabe’den çıkıp gittiler.»

Şimdi biz söyleyelim:

İnsanoğluna en çok dokunan, sevmediğini sevmeye davet edilmesi değil de, sevdiğini sevmekten vazgeçmeye zorlanmasıdır. İnsana, kendi sahte kahramanından soğutulmaya çalışılması, yeni bir kahraman sevmeye zorlanmasından daha giran gelir. Hep böyle olmamış mıdır?

Ayniyle böyle oldu.

Ali imanda birinci olduğu gibi, putlara hakarette de birinci…

Şimdi İslâm’ın çile devri açılmıştır.

Oğlu daha evvel Müslüman olan, Kureyş büyüklerinden bir babayı, kâfirler, Allah’ın Resulü huzuruna gönderdiler. Güya, Allah’ın Sevgilisine şu ihtarda bulunacak:

-Kendi kendine ne yaparsan yap, neye taparsan tap; fakat bize ve mâbutlarımıza dil uzatma!

Ve, Allah Resulünün evine doğru yol alan Kureyşlilerin ardına düştü kâfirler… Onu, girdiği kapının yanıbaşında, bir köşecikte beklediler.

İçerde, Allah’ın Resulü, yakınları, bu arada Ali ve karşılarında Kureyşli put elçisi…

Elçi söze başladı:

-Sen bizim tanrılarımız üstüne uygunsuz lâflar ediyormuşsun! Onları küçümsüyor, hiçe sayıyormuşsun! Doğru mu bu lâflar?

Peygamberler peygamberi, gülümseyerek buyurdular:

-Sen kaç tanrıya tapıyorsun?

-Yedisi yerde, biri gökte olmak üzere sekiz tanrıya…

-Sıkışır, darlanır, bir felâkete uğrar, bir derde düşersen hangisine el açar, sığınırsın?

-Göktekine…

-Malın telef olursa?..

-Göktekine…

-Canın tehlikeye girerse?..

-Göktekine…

-Demek sadece birine, bir olana sığınıyorsun! Kudreti birde, tek olanda buluyorsun! O sana, yine sence, tek başına, biricik ve eşsiz kudretiyle imdat ediyor. Ya sen ona ibadet ederken başkalarını nasıl olup da ortak koşuyorsun? O böyle bir şeye razı olur mu sanıyorsun? Sence, yine sence, hakikat nerede öyleyse?..

Sarsılan ve kendi düşünce ve duygu mantığı içinde kıskıvrak yakalanan müşrik… Acıklı bir perişanlık içinde bakıp duruyor.

Allahın Resulü, son fetih zıpkınını attılar:

-İslâmiyete gel de gerçek BİR’i bul, bu saçmalıklardan kurtul! Haydi teslim ol!..

Kureyşli infilâk etti:

«Şehadet ederim ki, Allahtan başka İlâh yoktur ve (M…….) onun Resulü…»

Tüyler ürpertici bir manzara:

Müslümanlar safındaki oğlu, İslama giren babasının üzerine atılıp, hiçkıra hıçkıra, onun ellerinden ve ayaklarından Öpüyor.

Ölümsüzlük Müjdecisinin de gözlerinde birkaç damla yaş…

Biraz sonra, arkasında sahabîler, hürmetle uğurlanan birkaç dakika evvelki put elçisi ve şimdiki tevhit bayraktarı karşısında, kâfirler, küçük dillerini yuttular.

Ve haykırıştılar:

-O’nu görmekle, bir kerecik görmekle sâbii oldu!

Sâbii. Bu kelime, Kureyş putperestlerinin, yabancı dinler ve kendilerince kâfirler hakkında kullandığı sıfat…

Hale bakın! Herkes kendi hakikatine, nefsinin kendisine gerçek gibi gösterdiği şeye nasıl esir!.. Ve putperestler, nasıl kendilerinden başka herkesi, hakikatte kendi oldukları gibi görmeye mahkûm!..

İleride hikmet ve hakikat sultanı, ismi gibi yüce çocuk, bütün bu olanları, dudaklarında namütenahi ince zarif bir tebessümle seyrediyor.

Çok kimse, sanki varisleri kavga etsinler diye mal toplamaya çalışır.

HİCRETE KADAR

Erkek güzelliğinin en çarpıcı çizgileri içinde 30’luk bir genç… Dalgın ve simsiyah gözleri yere eğik, vakarlı adımlarla, daracık Mekke sokaklarında ilerliyor. Öbürlerine göre biraz daha halli bir evin önünde durdu ve kapıyı çaldı. Aralanan kapından bir çocuk çığlığı gelmekte içeriden… Gülümseyerek aralanan kapıdan içeri girdi.

Asiller çevresi Kureyş Oymağı’nın ulularından Ebu Talib’in evidir bu. Öteden beri kutlu bildikleri, fakat henüz gerçek manasından uzak bulundukları Kabe’nin kureyş adına idare ve muhafaza temsilciliğini yıllarca elinde tutan Ebu Talib. İbrahim peygamberden bütün zaman ve mekanın peygamberine kadar babadan oğula Kureyş’in nur kolundan Haşim’in torunu ve Abdulmuttalib’in çocuğu Ebu Talib…

Babasız Hak Resül İsa Peygamberin doğumuyla başladığı sanılan zaman hesabının 599.yılı…13 recep cuma

Mekke’den Hicretine 23 yıl bulunan güzeller güzeli mukaddes genç amcası Ebu Talib’i bir oğlan çocuğa baba olduğunu haber almış ve doğru onun evine koşmuştur.

Ebu Talib’in zevcesi, yine Haşim soyundan Esed kızı Fatıma bir rüya görmüştü: evi nurla taşmış… Etraftaki dağlar Kabe‘ye doğru secdede… Eline 4 kılıç veriyorlar… Bunlardan biri gökyüzüne çıkıyor; biri suya biri toprağa düşüyor ve biri de aslan oluyor ve heybetinden bütün yaratıklar ürküp kaçmaya başlıyor. Fatıma rüyada korkuyla ellerini uzatıyor, birden bire karşısında Allah’ın Sevgilisini buluyor ve onun ellerine yapışıyor…

Yengesi, rüyadan 4 ay sonra yeğenine şöyle demişti: Gebeyim oğlum! Dua et de çocuğum erkek olsun.

Evet o dönem de hiç bir anne çocuğunun kız olmasını istemiyordu, çünkü biliyordu ki ciğer paresi diri diri toprağa gömülecek. Bunun için yeğeninden dua istiyordu. O da şu cevabı veriyordu: “Doğacak erkek çocuğu bana bağışlaman şartıyla dua ederim!”

Evet demişti yenge, erkek olsunda sana bağışlayayım!

Evet Ebu Talib’in bir erkek çocuğu dünyaya geldi. 10 yıl sonra gök ve yeryüzünün bütün manalarını, yüzeye pırlanta taşlar oturtur gibi insan ruhuna kazıyacak olan Kainatın Efendisi sordu:

-Yavruya ne isim koydunuz?

-Zevcem dedi, Ebu Talib: Babasının ismi olan Esed’i -aslan- uygun gördü, ama ben Ali -yüce- adını tercih ettim .

-Güzel isim…İkinciside Haydar -aslan- olsun…

Fatıma rüyasında aslan gördüğü için bu teklif çok beğenildi.

Hiç bir çocukta görülmemiş bir hali var. Mesela gecenin başında uykuya dalıp güneş doğmadan uyanmak alışkanlığıydı… Her türlü haşarılık, haylazlık ondan uzak… Bütün bu hallerine bakıp söyleşiyorlar.

-Bu çocuk, akıl, ahlak, kuvvet ve cesarette bir tane olacak!…

Ali 7 -8 yaşlarında var yok. Ebu Talib’in evinde müthiş bir kıtlık ve umumi bir sıkıntı. Bu durumun farkında olan kainatın efendisi amcası Abbas’a gider. Ebu Talib’in durumunu anlatır. Çocuklarından birer tane alıp bakmasını ister. Bu yolla Ebu Talib biraz rahatlayacaktır. Ebu Talib’in evine gidiyorlar. Ebu Talib ısrarcı bir şekilde kendilerine iletiyorlar…

Kainatın Efendisi’ne düşen Allah’ın, çocukluğundan beri “Yüzümü kerimleştirdiği” Hz. Ali’dir.

Çocuk Ali’nin ruh elması üzerindeki ilk ve ince çizgiler, Allah Resulünün eliyle işte bu çığırda çizildi.

Allah Resulü kırk, Ali ise on yaşında. Efendimiz ilk vahiy geldi. Allah Resulü, muazzam bir dehşete düştüler. Mağaradan çıktılar Hira dağından indiler, uçan bir kuşun gölgesi gibi mesafeleri aşarak Mekke’ye girdiler, büyük ve temiz Hatice’nin kapısını vurdular

-Beni örtün, beni örtün!..

Bütün bunlar Ali’nin gözleri önünde cereyan ediyor. Fakat kendisine hiçbir şeyden bahseden yok.

Evet vahiy gelmeğe devam ediyor.

“-Ey örtülere bürülü Nebi!Kalk etrafını uyandır!”

Emir duyuruldu. Efendimiz en yakınlarını dine davet etti. İlk iman eden olgun erkekler arasında Hz. Ebubekir, üçüncü iman eden, kendi çocukluk sınıfına göre yine ilk, Hz. Ali, dördüncüsü de, köleler arasında ilk, Harise oğlu Zeyd…İşte dört tane birinci ve aralarında bir çocuk.

Gizli davet çığırı bu. İslam’ın “defter-i kebir’i” açılmış ve canlarını kurtarmak isteyenleri, yazılmaya çağıran bu defter, bir iane listesi gibi, zorlukla isim bulmaya başlamıştır.

Hz. Ali Yakınlarına Allah Resulü’nde aldığı emirleri iletiyor. Onlara İslam’ı anlatıyor. Müslüman olmalarını istiyordu. Onlar için elinden gelen her şeyi yapmaya hazırdı.

Zaman ilerlemişti. Hicret zamanı gelmiş çatmıştı. Allah Resulü’ne hicret emri gelmişti. Şimdi hicret zamanıydı. Hicret arkadaşı Hz. Ebubekir olacaktı.

Mekkeli müşrikler alemlerin Efendisini öldürme kararını almışlardı. Her kabileden birer kişi seçmişlerdi bu iş için. Allah Resulü’nün evinin önünde beklemeye başladılar. Karanlıkta birisi geldi ve bunların niçin beklediğini sordu;

-Siz ayakta uyuyun, O çıkıp gitti.

Hep beraber içeri daldılar. Allah Resulü’nün yatağında bir vücut…Ellerinde kılıç ve kamalar örtüyü çekiverdiler: HZ. ALİ…

Suikastçılar şok olmuşlardı. Ok gibi kapı istikametinde karanlığa saplandılar. Allah Resulü’nü arıyorlardı.

Mekke’de tek başına kalan HZ. Ali her zaman öncüsü olduğu ve olacağı İslam davasının bu defa aynı ehemmiyetli artçısı vazifesinin başındadır.

Bütün sıkıştırmalara rağmen Haşim ve Abdülmuttalib kolunun en soylu halkalarından Ali’ye daha fazla bir şey yapamadılar.

Hz. Ali Allah Resulü’nde ki emanetleri sahiplerine teslim ederken ilk serinin sonuncu muhaciri olarak Mekke’den çıkmaya hazırlanmakta …Hz. Ali 23 yaşında Mekke’den Medine’ye hicret etti. HZ. Ali’yi diğer muhacirler gibi Medine’li müslümanlardan biri misafir etti. Ve artık göklerden yere inen nur Medine üzerinde karar kıldı. Peygamber Efendimiz ‘in de Medine’ye gelmeleri Medine’ye ayrı bir hava kattı.

O, Peygamber’in yatağında ölüm tehlikesine karşı kendisini onun yerine koymak gibi belki her sahabiye mahsus fakat yalnız kendisinde tecelli eden bir sadakatlik ve fedakarlık misali olmakla kalmıyor, tek başına her tanesi ateşten bir akrep taban ısıran kızgın kumlar üzerinde 400 km’yi aşıp Allah’ın Sevgilisi’ne erişmek borcunuda yükleniyor.

Bir insan bağrında ne türlü bir aşk iman volkanı fokurdamalı ki bunları yapabilsin ve ateşi, buzlu şerbet diye içebilsin.

“Sen benim yeryüzünde ve cennette kardeşimsin.” Sözleri Allah Resulü’nden iltifat olarak duydu. bu sözlerin sevinciyle yaşadı.

BEDR

İslam’ın en büyük gazası olan Bedr’e “Yevm-ül Furkan” adı verilir. Zira Kur ‘an-ı Kerim’in yüceldiği ve küfrün alçaldığı gün o gündür.

Bedr, Mekke tarafında bir köy ve orada bir kuyu …

Bundan evvel HZ. Ali’nin sancaktarlığı altındaki peygamber kafilesi oraya kadar uzanmış fakat düşmana tesadüf etmediği için geri dönmüştü.

Bedir’de küfrün safında 100 at, 700 deve ve 1000’den fazla insan…Evet; 3 at 70 deve 300 insana karşı, bütün bunlar… Ortalama bire beş denilebilir. Artık savaş zamanıydı. Kafirler kendileriyle savaşacak kendi kanlarından kendi canlarından insan istediler. Peygamber Efendimiz’de Velid’e karşı Ebu Ubeyde bin Harise, Hz: Hamza, Utbeye, Hz. Ali’de Şeybe’ye karşı savaşması için görevlendirdi…Kılıçlar parladı. Ali’nin kılıcı Hasmının silahını mum gibi büken ve eriten bir yıldırım inişiyle her şeyi bitirdi. Şeybe bir darbede diklemesine ikiye biçilen bir odun halinde yere yuvarlandı. Hamza’da Utbe’ye aynı akıbeti biçmekte geç kalmadı.

Evet 3 atı ve 70 devesiyle 300 müslüman, 100 at ve 700 devesiyle 1000 kafiri bir tırpana bin, sırgan kolaylığıyla biçti. Göklerin takva askerleriyle toprağın iman askerleri yanyana…Müslümanların kılıcı uzaktan kendilerine döner dönmez devrilen kelleler. Allah Resulü’nü yerden alıp saçtığı bir avuç kumdan, kendisine zerre değmemiş kafir yoktur.

Ayet Meali:

“-Onu sen atmadın; Allah attı.” Bedir müslümanlarının lehine sonuçlandı.

Bedir ganimetlerinden Hz. Ali’ye 1 kılıç,1 kalkan ve 1 deve düştü.

Bir gün Hz. Ali bir kafirin tepesine kaldırınca, kıskıvrak bağlamış olmaktan kuduran kafir, onun nur yuvası yüzüne tükürüyordu. Bu olay üzerine Hz. Ali derhal kılıcını yere indirerek, haykırdı:

-Ben seni Allah rızası için öldürecektim!Sen yüzüme tükürdün ve nefsimi incittin!Şimdi seni öldürürsem nefsime pay vermiş olurum. Bırakıyorum seni…

İZDİVAÇ

Hz. Ali 23 yaşında Allah Resulü’nün kızı HZ. Fatıma-tül-Zehra-ül-Betül ile izdivaç etmişlerdir.

Gazve dönüşü…Zilhicce ayının 10’u…İlk kurban bayramı…Bayram kılınmış kurbanlar kesilmiş ve artık bayram müesseseleşmiştir. İşte Ali ile Fatıma’nın düğün ayları…

Hz. Ali ile Fatıma arasında ki zifaf aleminin, en ince manalarından biri de şudur ki kapkara insanlığı sabun yerine güneşle yıkamaya memur bulunan nur nesli, ilahi müjde gereğince işte o an yoğrulmaya başlanmıştır.

İlahi hikmet, nurun Allah Resulü’nden doğrudan doğruya erkek oğul vasıtasıyla intikaline manidir. Böyle olsaydı onlarında nebi olmaları gerekirdi. Allah Resulü’nden sonra nebi ve resul yoktur.

Hasan ve Hüseyin…Nur neslinin iki zirve noktası, baba alakasıyla başlangıç noktaları…Artık bağlantı, hep babadan oğula geçe geçe gidecektir. Hz. Ali ve Fatıma’dan 3. Erkek çocuk Muhsin, yaşamayacak, kızları Ümmü Gülsüm ve Zeynep de, nur mirasını, kendilerinden ilerisi olmayan örnekleri kalacaktır.

İlahi vaad ve müjde gereğince nur nesli, Hasan ve Hüseyin’den o türlü dallanıp budaklanacaktır ki, koca İslam zemini üzerindeki en ileri mana kahramanları yetişecek ve hemen her devirde Allah’ın Kemal gayesinin başbuğları bunlardan çıkacaktır. Buhara’dan Endülüs’e kadar milyonlarca seyyid milyonlarca şerif…Ve aynı kandan nice veli…

Hz Ali Uhud Savaşı, Beni Nadr, Hayber Kalesi’nin fethi kısacası bütün savaşlarda bulunmuştur…

Bedr Ehli’nin “Aşere-i Mübeşşere” cennetle müjdelenmiş 10 sahabiden birini seçecekleri muhakkak onlardan hayatta bulunanlarsa, Ali, Zübeyr, Talha, Saad ve Said olduğuna ve son iki dünyadan el etek çekmiş bulunduğuna göre namzetler kendi kendilerine meydanda: Ali, Talha Ve Zübeyr…Ali’nin üstünlüğü ise bir bakıştan belli .Ve müslümanlar yavaş yavaş gelip Hz. Ali’ye Biat ettiler. Hz. Ali Halife…

Hz. Ali’nin Hz. Muaviye ile arasındaki nispete gelince sahabilik derecesinde ondan çok yüksek ve davasında haklı…Fakat burada bir incelik var:

Mutlak surette haklı olan Hz. Ali’ye mukabil Hz. Muaviye haksız değil.

Tezat gibi görünen bu sırrın inceliğini ancak sır idrakine malik bir vicdan sahibi anlar. İçindeki su yarıya kadar dolu bir bardağa bakınca iyimser “Yarıya dolu”,kötümser”yarıya boş” der, aynı incelik.

MALUM DAVADA; HZ. ALİ’NİN MUTLAKA HAKLI, HZ. MUAVİYE’DE HAKSIZ DEĞİLDİR!!!…….

Hadis meali: “-Ya Ali seni seven ancak mü’mindir, sevmeyen münafık..”

“-Ali’ye nazar etmek ibadettir.”

“-Ali’ye muhabbet bana muhabbettir; bana muhabbet ise Allah’a sevgi…Ali’ye düşmanlık, bana, bana düşmanlık da Allah’a adavet..”
Necip Fazıl Kısakürek
Eser: Hz. Ali / İlim Beldesinin Kapısı

 

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*

*

Du kannst folgende HTML-Tags benutzen: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>