ibda-nedir-ibda-c-nedir-taraf-adimlar

İBDA Nedir – İBDA/C Nedir ?

İBDA-C’nin daha iyi anlaşılması için İBDA’nın kısaca tarif ve izahını yapmak istiyoruz… Kumandanımız Salih Mirzabeyoğlu’nun “İBDA DİYALEKTİĞİ” adlı eserinden aynen aktarıyoruz:

BÜYÜK DOĞU’nun sırrı İBDA ve İBDA’nın sırrı BÜYÜK DOĞU’dur…” “İBDA, İslam’a muhatap Anlayışı temsil makamındaki BÜYÜK DOĞU’ya nisbet vasfını gösteren bir sıfattır.”

Demek oluyor ki, İslam ruhunun eşya ve hadiseler ‘ karşısında “nasıl” tavrını temsil eden Büyük Doğu gövdesine mukabil İBDA, onun taşıyıcı “niçin” kanatlarıdır, onun içindir, onun gayesidir ve gayesi odur.”

Nakışta zaptedilmiş mânâ “İBDA”, mühürü basan el ise Büyük Doğu mimarı.”

Büyük Doğu’nun hüviyeti ne? İşte İBDA’nın bâtını:

-”Büyük Doğu, İslamiyet’in emir subaylığı… Büyük Doğu, İslam içinde ne yeni bir mezhep, ne de yeni bir içtihat kapısı… Sadece “Sünnet ve Cemaat Ehli” tabirinin ifadelendirdiği mutlak ve pazarlıksız çerçeve içinde, olanca saffet ve asliyetiyle İslamiyet’e yol açma geçidi; ve çoktan beri kaybedilmiş bulunan bu saffet ve asliyeti bu yüzyıl içinde eşya ve hadiselere tatbik etmek işi… Galiba işlerin de en değerli ve pahalısı…”

Peşin fikrimiz “Büyük Doğu” demiştik.. Buraya kadar gerçekleştirdiğimiz ve esasen eserler boyu gösterdiğimiz gibi, “İslam’a muhatap anlayış” Büyük Doğu’dur. Yani “Kurtuluş Yolu” ve “topluluk hakikati” buradalar… Ve Büyük Doğu’nun “Topluluk Hakikati” de İBDA’da!.. İBDA, Büyük Doğu’nun derinliğine ve genişliğine doğru “zahiri” olduğuna göre, onun reddi- isterse halinin red demek olduğunu bilmesin- Büyük Doğu’nun reddidir. Tabii ki, Büyük Doğu’nun reddi de İBDA’nın…”

İslâm’a muhatap anlayış”, zıt kutuplar arası muvazenenin üstün nizamı… “İslâm’a muhatap anlayışın, “nasıl” ve “niçin” buudu halinde “Büyük Doğu” ve “İbda”… Bu bakış içinde de, İBDA idrakıyla Büyük Doğu’ya ve dışarıya yönelecek kişi için, İBDA hükümleri “peşin fikir” ve “bedihi hakikatler”i temsil eder.”

İBDA: ALLAH VE RESULÜ DAVASINDA “DOĞRU YOL- KURTULUŞ YOLU”NUN BİR ÂLEMİ, BİR REMZİ...”

BD-İBDA külliyatı şu an 140 cilt eserden oluşmaktadır. “İslâm’a muhatap anlayış davası”nın remz şahsiyeti Necip Fazıl Kısakürek tarafından 1940’lardan beri bu davanın kavgası verilirken, 1975 yılından beri Salih Mirzabeyoğlu GÖLGE I VE II, Akıncı Güç, Rapor ve Gönüldaş Yayınları ve son ve som hâli ile İBDA, BÜYÜK DOĞU’yu yürütmüştür… İBDA, yürüyen BÜYÜK DOĞU’dur.

Kumandanımız Salih Mirzabeyoğlu 1984 yılında İBDA ismiyle teşkilatını kurmuş ve 1986 yılında da İBDA’yı cephelere bölerek İBDA-C’yi faaliyete geçirmiştir.

İBDA-C: İBDA fikriyatını benimseyen, Kumandanımız dışında, hata ve sevabı kendine ait faaliyetlerdir.

Şunu belirtelim ki, İBDA-C; İBDA MİMARI’nın ortaya koyduğu tamamen orjinal bir modeldir. Böyle bir modelin içimizde ve dışımızda bir benzeri yok… “İbda’ya mahsus bir orjin halinde” ortaya konmuştur cephe esprisi… Böyle bir modeli gerçekleştirmek için herşeyden önce motive edici gerçek bir fikir ve adama ihtiyaç olduğunu hatırlatalım.

İBDA Mimarı Salih Mirzabeyoğlu, fikriyatındaki yeni ve benzersizliğe eş, böyle bir teşkilatlanma modeli ortaya koymuştur, İbda fikriyatını benimseyenlerin çaba ve ürünlerini dökecekleri bir kalıp ve model sunmuştur. İBDA deyince Kumandanımız Salih Mirzabeyoğlu; İBDA-C deyince, İBDA fikriyatının kavgasını veren, O’nun dışındaki faaliyetler anlaşılmalıdır.

İBDA-C’lerin özelliklerini, maddeler halinde tanıtmak istiyoruz:

1- İBDA’nın temel ölçülerinden “kendinden zuhur” hikmetinin tercümanı cepheleşmedir.

“Büyük Doğu Mimarının “kendinden zuhur” olarak hakikatini ifşa ettiği İBDA, “kendinden zuhur”un hakikatini temsil etmekte ve diyalektiği de bunun hakikatini göstermektedir.”

Bu satırları “İBDA DİYALEKTİĞİ”nden işaretledikten sonra şunu söyleyelim ki, asrın “kendinden zuhur”u İBDA, İBDA-C’lerden de “kendinden zuhur”uru ister.

Bu yüzyıl İslam diyalektiğinin ana karakteri “kendinden zuhur” hikmetidir. “Kendinden zuhur, insanın ezelde Allah bilgisinde mevcut, varlık nasibinin yokluktan görünüşe çıkmasıdır” tesbitinin altını “İBDA DİYALEKTİĞİ”den çizdikten sona yüzyılımızın “İslama muhatap anlayış”a ihtiyaç dönemi olduğunu da hatırlatalım. Demek ki, insanın varlık nasibi “kendinden zuhur” hikmetiyle insan aksiyonu olarak tezahür eder. Bu aksiyonun gayesi ve aynı zamanda aleti de İslâma muhatap anlayış davası olduğu da açıkça görülür. İBDA-C ise bu aksiyonun vasıtası, zemini, teşkilatı olmaktan başka birşey değildir.

Gerçek oluş, ferdin hakikatinde olduğuna, kendinden zuhur davası gibi oluşla birleştiğine göre, İBDA- C derken dahi ferdin zuhuru görülür; ferdin rolünün ehemmiyeti ortaya çıkar. İBDA-C mükemmel bir ferdi oluş vasıtasıdır aynı zamanda. Cepheleşme ile “topluluk hakikati”nin cemaat halinde ifadesi görülecektir. Fertte toplu “topluluk hakikati”… Cepheleşmede fert ve ferdin oluşu ön plandadır. Ferdin oluşunu esas alarak içtimai yapı oluşturulur.

Hayattaki her mevzuu, İBDA fikriyatını tatbik için “kendinden zuhur” alanıdır.

Üstadımız Necip Fazıl’ın işaretlediği “otomobil; zatıyla hareketli” davası da cephe esprisine tam denk gelir.

İBDA Mimarı Salih Mirzabeyoğlu, TARAF’ın 8. (1 Ekim 1991) sayısındaki röportajında şöyle diyor: “Evet, Üstadımdan altını çizdiğim dava… Şurada… “Her ferdiyle, mutlak sağındakini, solundakini, önündekini ve arkasındakini yakan “otomobil; zatıyla hareketli” bir teaddi, hamle ve hareket ateşi olabilecek ve değdiği her şeyi kendisine döndürebilecek”…

İBDA-C, “otomobil; zatıyla hareketli” olmayı icap ettirir. Kendinden zuhur da budur…

2-”Gerektiği yerde gerekeni yapma” ilkesi çerçevesinde cepheler oluşur ve faaliyette bulunur. “Gerektiği yerde gerekeni yapma” esprisine sahip İBDA mensubu, şartlar ve olaylara göre nasıl bir cepheleşmeye gideceğini takdir eder; bulunduğu yerde gereken tavrını ortaya koyar. Tabii bunu, İBDA fikriyatının özümlenmesinden doğacak olan “yürüyen şuur” ile gerçekleştirir; iş ve harekete döker. Merkezden emir alma ve emir beklemeye gerek olmadan, hayatta karşılaştığı meseleler karşısında, “gerektiği yerde gerekeni yapma” esprisi içinde davranır. Yani, o an ne yapması gerekiyorsa onu yapar.

Eşya ve hadiselerin her an değişen şartları içinde nasıl davranacağımızın bir şablonu olamayacağına göre cephelere düşen, İBDA’nm sistem şuuruyla, gerektiği yerde gerekeni yaparak aksiyonu ortaya koymaktır… Nerede duracak, nerede vuracak, kendi mizaç hususiyeti, yeteneği ve imkanlarına göre hangi mevzii tutacak, buradan düşmana nasıl taarruz edecek… Mükemmel bir zamanlamayı ve kıvam seviyesini gözönünde tutarak bunu yapar…

3-Cepheleşme, tabiî bir ayıklama bünyesine sahiptir.

Herkes yaptığı iş ile görüleceğine göre iş yapanla yapmayan tabiî olarak kendini gösterir. Herkes öz şahsiyetiyle meydana çıkar. İş yapmayana yer yoktur bu bünyede. Kuru caka, bol laf, iş yapanları engellemeye çalışma, hasedçi ve kıskanç tavırlar haliyle bu yapıda ayıklanır. Herkes öz şahsiyetiyle ortaya çıkar. Merkezi bir sistemde gölgede kalıp görülemeyen şahsiyetler cephe faaliyetinin sağladığı imkânla çalışkanlığı, fedakârlığı, dürüstlüğü vs. yetenekleri ile kendini gösterir. Kendi çapsızlık ve verimsizlikleri görülmesin diye iş yapanları engellemeye kalkanlar ayıklanır.

İBDA-C’lerde hastalıklı bir durum olursa bu kendiliğinden görülür ve bünye bunu ayıklar, diğer cephelere sirayet edemez. Hastalıklı durum kendi kendinden ibaret kalır ve dışlanır. “Hastalık, bir sağlık şartı” tesbiti çerçevesinde her bünyede olacak bazı rahatsızlıklar, hasis hesaplar, çizgiden çıkmalar ve benzeri durumlar, İBDA-C içerisinde kolayca ayıklanır. Yoksa, bir sürüdeki hastalıklı koyunu ayıklamazsan zararı sürüyedir. Bizde asıl bünye sağlam ve dimdik olarak yoluna devam eder. Kumandanımızın tesbitiyle: “Mensup olursan olursun, gidersen uğurlar olsun…” İBDA kervanı yolunda yürür, mensup olursan olursun; sen kaldın diye kervan yolundan kalmaz…

4-Mizaç ve benzeri hususiyetleri yakın olanların bir cephede çalışmasını temin eder. Cephe esprisi; herkesin anlaşabileceği, maddi yakınlık kurabileceği kişilerle birlikte çalışabilmesine imkan sağlar. İnsan yaratılışının gereği olan mizaç hususiyetlerine fevkalade uygun bir teşkilatlanma modelidir… Her İBDA’cı, mizaç ve benzeri hususiyetlerde yakınlık kurduğu kişilerle cephe-büro kuracak, istediği ve ilgi duyduğu faaliyet alanına sarkacaktır.

Herkesin yetenekleri ve istidatlarına göre kendini bulacağı bir yapıdır bu. Gerçek kıymetlerle görünebilme ve kendini ifadelendirme imkânı verir.

5-Cepheler arasında hiyerarşik bir alt-üst ilişkisi yoktur; her cephe bağımsız hareket eder. Cephelerin birbiriyle organik hiçbir bağı yoktur. Bu modelde klasik emir-komuta zinciri yok. İBDA’ya gönül vermiş her cephe, merkezden emir almadan İBDA ruh ve anlayışıyla hareket etmekte; bunun eşya ve hadiselere tatbiki için mücadele vermekledir. Merkeziyetçi yönetimlerdeki gibi, üstlerin toplanıp karar alması, karar bildirmesi gibi prosedürlere haliyle bu modelde gerek yoktur; her cephe anında karar alabilme ve uygulama imkânına sahiptir. Dolayısıyla, kendi başına birşey yapmayıp, memur gibi merkezden iş ve emir bekleme yerine her an değişen eşya ve hadiselere anında müdahale serbestliği sağlanmış olur.

Bu modelde kimse, “üstten emir gelse de yapsam!” diyemez. Yapılması gerekeni kendisi ve cephesi takdir eder ve derhal uygulama alanına koyar.

İBDA fikriyatı özümlendikten, bunun ruh ve anlayış melekesi kazanıldıktan sonra, “gerektiği yerde gerekeni” yapmayı İBDA cepheleri takdir ve tatbik edeceklerdir. Bu; merkezi arayıp emir alma, toplanıp kara verme vs. işlemlerine gerek duymayan, seyyaliyeti ve dinamizmi olan bir teşkilat modelidir. Adem-i merkeziyetçi görünümünde, fakat belki merkeziyetçi sistemden daha sağlıklı ve merkeze daha bağlı bir sistem…

Her büro-cephe kendi içinde, kendine mahsus bir hiyerarşi uygulayabilir, bu mevzuda ileride izahat verilecektir.

Hiyerarşiden meydana gelen sıhhatsiz bazı durumlar ortadan kalktığı için üst kademelerdeki bir veya bir kaç kişinin nefsi bazı nedenlerle hareketi tutucu ve istidatlara yolu kapayıcı tavırlarına da engel olunur. Anadolu’daki gerçek değerlere de yol açılmış olur.

Cepheler arasında alt-üst ilişkisi olmadığı ve her cephe bağımsız olduğu için bu mânâya aykırı algılanacak bir ağabey ilişkisi de yoktur. Belirli bir yaş ve belirli bir işe geldikten sonra hareketin rizikoları kendine zarar verecek diye, kendini yenileyemeyen bazı ağabeylerin hareketi tutucu oldukları bir gerçek. Cepheleşme ile ayak bağı olacak bu ve benzeri tavırlar ortadan kalkmış olur.

6-Cephelere tanınan bağımsızlık aynı zamanda yetki ve sorumluluğu da gösterir. Bağımsız hareket hakkının yüklediği yetki ve sorumluluk her cepheye aittir. Herhangi bir durumda kimse başka cepheyi suçlayamaz. “Başkaları var, bana ne!” şeytani iğvası yerine, “ben varsam davam da vardır!” anlayışı her cephede hâkim olmalıdır. Cepheleşme sorumluluğu, bunu icap ettirir. İBDA-C herkese, ama herkese sorumluluk yükler. Allah’ın halifesi misyonu gereği inanan herkese bu modelde bir iş ve vazife görme imkânı tanınır. Herkesin kendini ifadelendirebileceği güzel bir model olan İBDA-C, “başkaları yapıyor, benim bir şey yapmama gerek yok!” ve “nasıl olsa birileri yapar!” gibi kaçış tesellilerine yolu tıkar. Muhatabına, “sen ne yapıyorsun?” diye sorar ve “ben yaşıyorsam davam da yaşıyordur!” ahlâkını pırıldatmasını ister.

7-Provakasyonlara karşı koruyucudır. Her cephe bağmsız hareket ettiği ve faaliyetleri hata ve sevabıyla sadece kendine ait olduğu için, bir cephenin yaptığı kanunsuz hareketten dolayı hukuki zeminde zümrenin umumi olarak suçlanmasını önler. Çorap söküğü gibi çözüldüğünü gördüğümüz sol örgütlere benzemeyen ve bir cephenin yaptığından diğer cephenin haberi olmayan bir teşkilatlanma modelidir. Devlet destekli kontrgerillanın yapacağı provakasyonları tesirsiz hale getiricidir. Bu yüzden Kumandanımız, “provakasyonlar da bize yarıyor.” der.

Herhangi bir kanunsuz eylemde polis mecburen bir cephe üzerine gidecek; zaten her cephe bağımsız olduğu için diğer cephelere gitse de birşey bulamayacaktır. Çorap söküğü gibi çöken örgütler yanında bu modelin sağlamlığı meydanda. Bu teşkilatlanma modelimizden dolayı bize provakasyon yapanlar provakasyona gelmektedir. II. İBDA-C Panik Operasyonunu da polis provakasyonla başlatmıştı; fakat bize yaradı. Görülen o ki, provakasyonlar ve operasyonlarla İBDA-C’ler çözülmüyor; yapısından dolayı da çözülmesi mevzu bahis değil… Aksine, yangın üzerine benzinle gitmek gibi azdırıcı oluyor. Yelkenimiz daha çok rüzgârla doluyor…

8-Herkesin, yeteneği ve iş kapasitesine göre, ihtisas alanlarına yönelmesi… Hukuk, sanat, iktisadî, askerî, siyasî, idarî, ilmî… vs. hayatın her şubesi İBDA- C’lerin faaliyet alanıdır. İBDA-C’ler her sahada müesseseleşmek, ihtisaslaşmak durumundadır. ÎBDA fikriyatından aldığı ipuçlarla parça mevzulara yönelmeli, çözümler üretmeli ve yöneldiği konularda her yanlışın yerine doğrusunu gösterip aksiyonunu ortaya koymalıdır.

Diyalektiğimize göre her saha İBDA’nın fetih ve sirayet alanı olduğu için, bütün dünya irfan yemişlerini kendi çarşafımıza silkeleyebilmeliyiz. Zaten, “hikmet müminin yitik malıdır” ölçüsü bunu gerektirir.

İBDA-C’ler müesseseleşmeyi yeni bir müesseseyi çekirdekten kurarak sağlayacağı gibi, mevcut müessese, dernek, vakıf, sanat, ilim vs. çevrelerini kendi hasrı içine alarak da yapabilirler. İhtisas alanlarında emeklerini ortaya koyan Müslümanları sistem çapında dünya görüşü olan İBDA fikriyatı ile bağlantılarını göstererek devşirebilirler. Dolayısıyla Müslümanların verimleri de bir sisteme bağlanarak, bütünle ilgisiz parça mevzularda kaybolup gitmeleri önlenmiş olur. Hem İBDA’ya fayda, hem o Müslümanın emeğine fayda… “Her grup ve cemaati olduğu yerde sıçratma” esprisi burada da görülebilir.

9-Böyle bir cepheleşme modelinin sağlıklı uygulanabilmesi için sistem çapında bir dünya görüşü, eşya ve hadiselere tatbik edilecek motive edici bir fikir olması gerekir. Böylece bir fikri yapısı olmayanlar böyle bir modeli yürütemezler ve varsa cepheleri de dağılır gider. Bu kadar değişik renk ve şekildeki bağımsız cepheyi bir arada tutmak ve bunların verimlerini aynı çarşafa silkeleyebilmek için ”İBDA DİYALEKTİĞİ” gibi bir diyalektik gerek…

10-Cephelerin hatası-sevabı kendine aittir. Bağımsız hareket etme yetkisi hata ve sevabın da kendilerine ait olduğunu gösterir.

Şunu da diyebiliriz ki, hatalar cephenin kendi eksikliğidir, doğruları ise İBDA’yı yürütür. Her cephe kendi muhasebesini şu anlayışta yapar: “İyi şeyler İBDA’ya, kötü şeyler nefsimize aittir.”

Cephelerin faaliyetlerinin doğruluğu, yaptığı işin İBDA ruh ve anlayışına uygunluğu ile ölçülür. İBDA’yı yansıttıkça müsbet, uzaklaştıkça menfi olarak değerlendirilir. Bir İBDA-C mensubunun yaptığı faaliyet sadece kendini ve cephesini bağlar. Eğer yaptığı faaliyet yanlış ise bir İBDA-C’nin ortaya koyduğu yanlış bir hareket İBDA fikriyatını lekelemez. Asıl her zaman için yerli yerindedir. Böylelikle, yanlış bir hareket ortaya koyan cepheye bakıp İBDA’ya karşı olma mazereti de ortadan kalkar… Cephe, “İBDA” değil, “İBDA’dan”dır… İBDA ve İBDA C farkı, İslam ve Müslümanlar ferk ve ilişkisi gibidir.

İBDA bağlıları, kendi şahsiyet aynalarında, nisbetlerini pırıldatmak memuriyetinde ve mecburiyetindedir. Eğer bizdeki ayna lekelenmişse, nisbetimizi haliyle iyi yansıtamayız. Bu, nisbetimiz olan fikriyatta değil, aynadaki noksanlığa işarettir.

11-İBDA-C, İBDA fikriyatının kavgasını veren, Kumandanımız dışındaki, legal ve illegal cephelerdir. Birkaç kişi bir araya gelerek illegal bir faaliyetle bu kavgaya katılabilirler. “Gerektiği yerde gerekeni yapma” esprisi de böyle bir cepheleşmeye gidilmesini icap ettirir.

Birden fazla illegal cephe olabilir. Zaten illegal cepheler “silahlı propaganda” ile isimlerini duyurmaktadır. Basında bunu görmekteyiz.

İBDA-C’nin teşkilatlanma ilkesi gereği, her cephe bağımsız hareket ettiği için illegal bir cephenin faaliyetinden dolayı legal cephe-bürolar sorumlu tutulamaz. Aralarında organik bir bağ olmadığı için polis ne kadar uğraşsa bile bir şey tutturamaz.

12-Cephelerin inisiyatifindeki bazı meselelerde farklı tavırlar, İBDA için çelişki değil, rahmet olabilir. Bürolar orasındaki renk ve ton farklılıkları da böyledir; mühim olan merkezi ruh ve anlayışı yansıtabilmektir. Fakat rahmet sınırına giren ihtilafla girmeyeni iyi ayırmak gerek.

İBDA’nın temel esprileri ve genel stratejisinden farklı tavırlar söz konusu olursa; demek ki, İBDA fikriyatı yeterince kavranamamıştır veya cephe bunu uygulamamaktadır. Bu durumda İBDA’ya nisbetle doğru tavır, yanlış tavrı düzeltir… İBDA fikriyatı, hayatın her sahasında uygulanma imkânı veren ipuçlarına sahip, sağlam bir dünya görüşüdür. İBDA ruh ve anlayışı kavrandıktan sonra rahatlıkla eşya ve hadiselere sarkılır. Buna rağmen yanlış tavırda ısrar edilirse, diğer cepheler bunu düzeltme hakkına sahiptir. Hiçbir cephe İBDA’nın temel esprilerine ve genel stratejilerine ters bir tavır ortaya koyamaz.

13-Cepheler yerine göre provokatiftir. Provokatiften kastımız ihtilalci dünya görüşüne göre kitleleri yönlendirmek. Eşya ve hadiseleri kendi dünya görüşüne göre istismar edebilmektir. İBDA-C’ler olaylara karşı seyirci değil, oyuncudur; tuttuğu tarafın oyuncusu… İBDA’ya göre olayları değerlendirir ve İBDA’nın faydasına göre gerekirse provoke eder.

Olaylara hiçbir zaman seyirci kalmaz, kendi dünya görüşüne göre değerlendirir. İhtilalci harekete yol açar mecraya sokar; kullanışlı hale getirir. İslâm gayesi faydası gözeten ince siyaset izler. 
İslâm faydasına göre olayları yorumlar ve yönlendirir. Kitlelerin tepkilerini islâm faydası gözeten siyasetine göre provoke eder. “Öncü” rolünü yerine getirir; kitleleri düşman hedeflere yönlendirir.

Bu açıdan faydacı ve fırsatçıdır. Bunun oportünizmle bir ilgisi yoktur. Davası adına olaylardan yararlanır. “Eşya ve hadiseleri teshir etme” ilâhî emri de bunu gerektirir. Ulvî İslâm dâvâsı İBDA’nın faydasına göre her olay ve kişiyi değerlendirir. İhtilalci-devrimci tavırı hiçbir zaman kaybetmez. Bu tavrını değişen olaylarda refleks halinde gösterir.

14-Cepheler arasında rekabet faydalıdır. Bu nefsaniyet yarışı değil, İBDA’ya hizmet yarışıdır. “Senin cephen böyle, benim cephem böyle” gibi bir inatlaşmanın, cepheleşmenin ahlaki yapısına uymayacağı apaçıktır. “Herkes yaptığı işle görünecek” dendiğine göre lüzumsuz laf yarışlarının uygun olmadığı bellidir. Laf yapanla iş yapan bu modelde gayet açık olarak görülür.

15-Daha İBDA’yı anlamamış kişinin cepheleşmeye gidemeyeceği aşikardır. Bu şuna benzer: İslam’ın itikadi ölçülerini bilmeyen kişiye ameli ölçüler öğretilirse neye yarar? Neye inanacağını bilmeyenin ameli- ibadeti de olmaz. İBDA’yı anlamamış insanın cepheye hizmeti varsa tesadüfîdir. Bir müddet sonra sapmalar baş gösterir. Neye nisbet ettiğini doğru dürüst bilmeyen ne yaptığını veya yaptığının kime yaradığını da bilmez. “Nereden geldiğini bilmeyen, nereye gideceğini de bilmez”… Şunu da söyleyelim, bilerek yahut bilmeyerek cephemiz rolü oynayanlar ayrı bir mevzudur.

“İBDA’yı anlamak” mevzuunda şunu da belirtelim: İBDA’yı en iyi anlayan haliyle mimarıdır. O seviyede olmadığımıza göre bizim yaptığımız gücümüz nisbetinde anlamaya gayret etmektir. Demek ki İBDA-C mensupları anladığı kadarıyla faaliyet gösterir; anladığının kavgasını verir. İş içinde daha iyi anlar, anladıkça verimi artar. Bu, iç ve dış oluşta olduğu gibi birbirini teşvik edicidir.

Herkesin şuur ve anlayış seviyesine göre faaliyeti sözkonusudur. Herkes çapı ve ehliyeti kadar İBDA’yı şahsiyetinde pırıldatmakta ve sonsuza açık İBDA güzelliklerinden bir nebze yansıtmaktadır.

16-Tek kişi dahi büro-cephe olabilir; mühim olan iş yapmaktır.

17-Kişi, mutlaka cephe kurmak zorunda değildir; gücünü mevcut cepheler içinde de değerlendirebilir. “Gerektiği yerde gerekeni yapma” ilkesine göre bunu takdir eder. O an elinden ne geliyorsa, nereye takviyede bulunması icap ediyorsa onu yapar. Eğer yardım ettiği cepheye iltihak etmiyorsa, bu durumda da o kişinin cephe özelliği kaybolmaz. Takviyede bulunan bir cephe olarak vardır; veya falan cepheye bir katkısı sözkonusudur. Ortaya atılan bir cephenin bir faaliyetine herkes gücünce katkıda bulunmalıdır. Mesela: İbda ile ilgili yayınları yaymak, gönüllü olarak dağıtmak ve abone bulmak, cezaevindeki ve hastahanedeki gönüldaşlara yardım etmek, toplantı ve gösterilere katılmak vs. gibi…

18-”Gerektiği yerde gerekeni yapma” ilkesi çerçevesinde büro-cepheler ortak eylem ve faaliyette bulunabilirler. Zaten büro-cepheler kardeştir. Herbiri bağımsız hareket eden İBDA cepheleri isterlerse ortak faaliyetlerde bulunabilirler. Birbirine yakın cepheler ortak bazı hareketler yapar; birbirine takviye olur. Olmalıdır da…

“Toplu görüntü vermeme” prensibinin uygulanmasını, gerektiği yerde gerekeni yapacak cepheler takdir ederler. Toplu görüntü vermeme, toplu hareket etmeme mânâsına değildir. Cephe esprisini ortadan kaldırıp polise toplu olarak adres vermemek, demektir; mahzurlu olan budur. Yoksa cephe esprisine riayet ettikten sonra herhangi bir mahzur yoktur. Hatta bilakis gövde gösterilerinde bulunmak, bir hareket için elzemdir.

19-Aynı dünya görüşünün özümlenmesi sonucunda kazanılacak duygu ve düşünce beraberliği, hiçbir heberleşmenin elde edemeyeceği sürati ve yöntemi sağlamaktadır. Merkeziyetçi teşkilatlardan daha hızlı ve yapıcı bir model oluşturmaktadır. Teşbih edersek, telepati gibidir; İBDA-C’nin İBDA’ya nisbeti. Fakat bu durum, bildiğimiz manada haberleşme vasıtaları kullanılmayacak mânâsına gelmez. Gerekirse haberleşilecek, haber alınacak, karar alınacak, karar bildirilecektir. Haberleşme ağı da kurulacaktır.

20-Cephe esprisi aynı zamanda kişinin hürriyetini tanımasını sağlayan bir vasıtadır. Cepheleşmek, şahsiyetleri ezmeden, bilakis tekâmül ettirerek İBDA’ya bağlandıktan sonra hayatın bütün sahalarında at koşturma imkânı verir. Cepheleşmede şahsiyet, asalet ve hürriyet vardır.

21-İstanbul ve büyük şehirlerdeki cepheler Anadolu ile aynı cephe-büro içerisinde çalışabilirler. Avrupa için de aynı şeyler söz konusudur. Zaten cephe, mizaç hususiyetleri vs. yakınlıkları olan, dileyenin dilediği ile işbirliği yapması demektir. Mesela: İstanbul’daki bir cephenin Van’da, Edirne’de şubesi olabilir. Bir cephenin adamı oralara gidip cephesi adına faaliyette bulunabilir. Anadolu’daki İBDA mensubu, müstakil olarak cephe faaliyetinde bulunabileceği gibi kendine yakın gördüğü İstanbul veya başka bir şehirdeki cephe ile bağlantılı çalışabilir. Avrupa için de durum aynıdır.

22-Kumandanımız, “İş yapan kim ise, İBDA orada!” (TARAF, 8. sayı) dediğine göre İBDA’nın merkezi iş yapan şahısların oldukları yerlerdir. Bu Kars’ta olabilir, Edirne’de olabilir; fark etmez. Kim faaliyetleriyle İBDA’yı yürütüyorsa İBDA orada demektir.

Lâfta İBDA-C’yim demekle İBDA-C olunmaz; bunu iş ve eserinle göstereceksin… Cephe, inkılap mânâsını nabzında duyan insanadır. Bu mânâyı nabzında duyan, lâfından ziyade iş ve tezahürleriyle bunu gös terir; ama öyle, ama böyle… “Bir günü bir gününe eş geçen aldanmıştır” ölçüsünü İBDA-C’ye uygulayabiliriz. İBDA-C esprisi, bir günü bir gününe eş geçirmemeyi ihtar eder.

“Aksiyon şairi” Napolyon, “boş lâf bana veba illeti gibi görülür” der. Cepheler boş lâftan veba illeti gibi kaçmalıdır. Mânâsız sualin lüzumsuz cevaplarıyla uğraşmamalıdır.

23-Cephe içerisinde, cephenin durumuna göre bir hiyerarşi uygulanabilir. Bu, cephenin faaliyeti ve durumuna göre değişebilir. Her büro-cephenin bir başkanı olması ve kendi içerisinde alt-üst belirtebilmesine rağmen İBDA-C’nin İBDA’ya hiyerarşik olarak nisbetinde olan durum herhangi bir İBDA-C içerisinde aynen uygulanabilir. Başkanına bağlı; fakat “gerektiği yerde gerekeni yapma” ilkesi doğrultusunda büro içerisinde serbest faaliyette bulunan kişi-birimler söz konusu. Buna göre o büroya bağlı birçok değişik birimler olabilmektedir. Bunlar merkezi bir sistemle başkanına bağlı olabileceği gibi, bürosuna nisbetle serbest faaliyette de bulunabilirler. Buna başkanı karar verir.

Zaten bir cephe bir alanda faaliyet gösterebileceği gibi değişik birçok alanda da faaliyet gösterir; kendi içinde birimler oluşturabilir. Dergi, yayın, eylem, mali, hukuki, gençlik, istihbarat, haberleşme vs. gibi.

Burada da aynen ÎBDA-C’lerin İBDA’ya nisbetinde olduğu gibi bir yan cephe-birimin yaptığı, hukuki açıdan asıl cepheyi bağlamaz.

Böyle bir uygulama “gerektiği yerde gerekeni yapma” esprisinin gereği olarak zaten her cephede olmasına rağmen geniş bir tatbik alanı bulup bulmaması cephenin durumuna ve başkanın insiyatifine göre de oluşur.

24-Cepheler, Kumandanımızın dışında, İBDA’nın yürüyüşüdür. Yeryüzünün her noktası fetih ve sirayet alanımızdır. İBDA’daki cepheleşme, Allah’ın halifesi misyonunu herkese her alanda uygulama imkânı verir. Bu modelde herkese meydan açıktır; kendini gösterme iş ve fırsatı vardır. Yani, buna er meydanı derler, yiğit olan çıkar.

Kumandanımız Salih Mirzabeyoğlu’nun “İBDA fikriyatını ve İBDA-C’yi en güzel tarif kalıbına sığdırmış” notunu verdiği bir milletvekili TARAF dergisinin 13. Sayısında (1 Mart 1992) yayınlanan röportajında mealen şöyle diyordu: “İBDA, Büyük Doğu’nun mücadeleye ve şartlara tatbiki yönünden ele alınmış yorumu. Allah ve Resulü davası için çalışan her kesimin içinde kendine yer ye fikir bulacağı bir anlayış!”

İBDA-C, Allah’ın halifesi misyonunu gerçekleştirmeye talip güzel bir modelden başka bir şey değildir.

25-İBDA ve İBDA-C farkını yayın faaliyetlerinde şöyle gösterebiliriz: İBDA mimarının bizzat yürüttüğü faaliyet İBDA olup, dışındaki faaliyetler değişik renk ve tonlarıyla İBDA-C’lerdir. İBDA; Gölge I ve II. dönem, Akıncı Güç, Raporlar, Gönüldaş, İBDA külliyatı, konferans ve röportajları, vs.dir.

İBDA-C ise; Tavır, Öfke, Karar, Elif, Genç Adam, Ak-Doğuş, Taraf ve Ak-Zuhur…

26-Kumandanımızın, teşkilat ve kadro özelliğimizin ruhunu belirten şu sözlerini verelim: “Biz, su gibi bir keyfiyetin malikiyiz; buhar oluruz, buz oluruz… Fikirse fikir, kavgaysa kavga; her şartta geçerli bir hassaya sahibiz…” (Taraf, 8. sayı)

Kumandanımız, I. İBDA-C Panik Operasyonu’nu “İBDA fikriyatının muhteşem bir hurucu” olarak değerlendiriyordu.

İBDA’nın bünyesindeki sağlamlıktan dolayı, II ve III. İBDA-C Panik Operasyonları da yangın üzerine benzinle gitmek gibi bir netice verdi. Bu operasyonlarda birçok faydalar devşirildi. İBDA’nın öyle bir keyfiyeti var ki, her şartta geçerli olduğunu göstermiştir. Su gibi bir keyfiyetin maliklerini nc kadar örtmeye çalışırlarsa çalışsınlar, yine başka yerden çıkar; keyfiyetini yaşatır.

27-Toplumun her kesimi cepheleşmeye dâhildir. İBDA-C’ler aynı davada, değişik renk ve tondaki görüntülerdir. Cepheler, birbirine aykırılık belirtmeyip, bir resimde kompozisyonu tamamlayan değişik renk ve tonlar gibidir… Öğrenci, öğretmen, gençlik, işçi, memur, esnaf, kadınlar, işadamı, ilim ve sanat adamları, milletvekili… vs. İBDA ceplerinden birer cephe olabilirler.

28-”İş içinde eğitim” İBDA-C’nin önemli uygulamasıdır.

Kumandanımızın, TARAF’ın 8. sayısındaki röportajından: “İhtilal-inkılapçı bir dünya görüşü için teşkilat, ihtilal vasıtası olduğuna göre, ilk önce “ideolojiyi yayacak, sürdürecek ve hakim kılacak kadronun yetiştirilmesi”, onun için temel gayedir. Mensuplarını iş içinde eğitmek ve hareket adamlarını hareket içinde bulmak… Kısaca; iktidarı ele alacak kadroyu yetiştirmek…”

İhtilalci bir hareket, adamlarını iş içinde eğitmek durumunda. Bu açıdan sık sık talimler yapmak faydalıdır. Mesela; önemsiz şeylerden içeri girerek elemanlara siyasi şube ve cezaevi tecrübesi kazandırmak gibi… Dış oluşun iç oluşa etkisini düşünürsek “iş içinde eğitim” faktörünün ehemmiyeti meydana çıkar.

Hareketin, hiç bilinmeyen hareket adamlarını ortaya çıkardığını da belirtelim. En iyi şekilde adam tanıma, lafa değil, iş ve harekete bakarak sağlanır.

29-İBDA’nın diyalektik pençesini gösteren, “dışımızdakilere bile cephemiz rolü oynatmak” esprisini İBDA-C’ler uygular. İBDA yeni bir dil yoğurmuş, diyalektiğiyle herşeyi kendi hasrı içine alabilmiş ve dolayısıyla İslam dışı çevrelerin eylemlerini bile kendi kâr hanesinde eritmenin tılsımına ermiştir. Dostlarımız bizi doğrusundan, düşmanlarımız tersinden gösterendir. Yani, dostlarını askeri, düşmanlarını hizmetçisi kılmıştır. İBDA diyalektiğimizin hasrına alamayacağı hiç bir şey yok… İBDA’nın “her türlü meseleyi İslam’a göre ifadelendirebilir bir dil kurması” cephelere de her türlü meseleye sarkma ve olayları istismar vazifesini yükler.

Her hadise ve eşyayı istismar zekâsı ve bunun aksiyonu, herkesi ve herşeyi hedefe doğru kullanmayı icap ettirir. Herşey hedefe doğru bir vasıtadır…

İBDA’nın, dışındakilerin bile yaptıklarını kendine yarayışlı kılma bünyesi, aksiyon sanatımızın nerelere kadar ulaşabileceğinin misalidir.

30-İBDA-C’nin faaliyeti İBDA değildir; fakat İBDA’yı temsil etme göreviyle de karşı karşıyadır. İBDA-C’nin faaliyeti İBDA’ya malolduğu an ona karşı gelmek İBDA’ya karşı gelmekle özdeşleşir; taraf olmak ise İBDA’ya taraf olmayla özdeşleşir.

İBDA-C’nin hareketi İBDA’dan olduğu için İBDA sayılır. Şöyle ki, ” o değil, O’ndan, bu yüzdendir ki o!” hikmetini burada mevzumuza misal verebiliriz. Yani, ondan olduğu için o; yoksa tek başına o değil… Tabiî ki nisbetinin ondan olduğunu göstermek zorunda; bunu içten bir oluş ve yanışla ortaya koymak durumunda, Yani, ondan olduğunu “hareketten tüten mana” şeklinde göstermeli…

Kişi bazen kendini, içinde bulunduğu parça mevzu içinde kaybeder ve aslı unutup uğraştığı mevzuyu asıl gibi görür, Yani, parçayı asıl zanneder. Aslında bu bir yanılma halidir; kendini kaptırıp parçayı bütün zannetme gibi bir durumdur. Bu hal tasavvuftaki cezbe- manevi sekir (sarhoşluk) haline teşbih edilebilir. Devamlı İBDA’yı yaşayan, fikri ve zikri İBDA’dan olan kendini İBDA ile özdeş görme tehlikesinden de korunması gerekir. İBDA-C bağlıları kendilerini asıl gibi görmemeye dikkat etmeli, yaptıklarımızın asla malolması bizi asıl makamında olduğumuz hatasına düşürmemeli…

31-Fikir hareketi olan İBDA-C’lerin faaliyetleri de aksiyon ifadesine denk gelir. Üstadımızdan aksiyon tarifi: “Aksiyon, sade iş ve fikir değil, üstün işe hakedilmiş, üstün fikir demektir. Büyük fikir ve onun büyük iş haline inkılabı; aksiyon budur.”

İBDA fikriyatını özümlemiş, “kendinden zuhur” diyalektiğine sahip militanlarımız, aksiyonu sanat halinde kendinde gösterenlerdir. İBDA’nın, Kumandanımız dışında, O’nun yürüyen hali olan İBDA-C’ler aksiyon gösterebilmeleri için her an kendilerini yenilemeleri gerekir. Öyle ki, hareket olmayan yere hemen örümceğin ağını örmesi gibi, aksiyonu olmayan pörsümeye, kokuşmaya başlar. Dedikodu, kısır çekişmeler, nefsaniyet yarışı vs. başlar.

İBDA-C, safını belirlemeyi, dost ve düşman kutuplarını işaretlemeyi gerektirir. Hadiselere karşı elbette seyirci değil, oyuncuyuz. Tuttuğumuz tarafın aktif oyuncusuyuz…”İBDA, hadiselerin kendisini takip ettiği bir ruh ve keyfiyet mihrakıdır” tesbiti İBDA- C’lere hadiselerin önünden gitmeyi işaretler; peşinden takılıp gitmeyi değil… İslâmcı camiadaki eylemleri dikkatli gözle izleyenler hadiselerin önünden giden İBDA keyfiyetini görürler. Hadiselerin arkasından koyun gibi gelenler ise sadece sürüyü görürler…

İBDA-C, tarafını belirlemeyi ve karşı tarafı göstermeyi icap ettirir. Yani, “Taraf olmayan bertaraf olur”.

32-Dergimiz İBDA-C TARAF’ın sahibi Kâzım Albayrak’ın 20. sayımızda yayınlanan “DİL VE MANA TOPLAYICILIĞI” yazısını mevzuumuzla alakalı olarak aynen veriyoruz:

“Her şeyden önce kelâm vardı” ölçüsü ve dil olmadan hiçbir şeyin olamayacağı, yeni dünya görüşünün yeni bir dil kuracağı gibi birçok hikmetten dolayı dil mevzuu İBDA Fikriyatında önemli bir yer tutar. “Dil” , “teorik dil” “mânâ dili”, “teknik dil”, “sentez dili” gibi mefhumlar İBDA Mimarının üzerinde durduğu mevzulardır.

Yüce Resul’ün diğer peygamberlerden ayırıcı özelliği olan “kelâm ve mânâ toplayıcılığı”  O’nun varislerinde de bu sorumluluğu işaretler. İBDA, dil ve mânâ toplayıcılığı özelliğini de taşır.

Dil ve mânâ toplayıcılığı çevresinde “Topluluk Hakikati”nin ortak dili de ortaya konulmalıdır. 21. Yüzyılın eşiğinde çağımızın kurtuluş reçetesini sunacak böyle bir dil oluşturuldu mu? Böyle bir dilin ehemmiyeti ve kavranmasındaki zorluklar nelerdir? Bu soruların sağlıklı cevaplarını vermek zorundayız. Her ilim ve dünya görüşünün kendi dilini oluşturduğu, önce işaret sistemlerini kurduğu, kendi teorik dil alanını kurduktan sonra anlaşılır ve anlatılır hale geldiğini hatırlatalım.

21. yüzyıl eşiğinde İslâm’a muhatap anlayışı yenilemek iddiasında BD İBDA sistemi de kendi dilini kurmuş ve bu dil etrafında “kelâm ve mânâ toplayıcılığını” göstermiştir. Bu bize, yeni bir sistemin diline aşinalığı ve işaret sistemlerini tanımayı emreder.

“Ruhtan çıkan her şeyin menbaı İslâm’dadır” hakikatı bize her sahaya el atmayı işaretler. Bu açıdan bakarsak her mevzuu, tutacağımız şemsiyenin altında kalacaktır. Mesela; opera, bale dahî… Yani, her şeye aslıyla izah getirilecektir. Dil ve mânâ toplayıcılığına sahip bir diyalektik bunu yapacaktır… “Dil; ruhi roman, ruhun romanı” tarifini de burada hatırlıyoruz. Çağımızda; “sentez dili” oluşturan, menfisiyle ve müsbetiyle dışımızdakileri bile kendi bünyesine inkılâp ettirici bir diyalektikten bahsediyoruz.

İBDA Mimarı öyle bir diyalektik kurmuştur ki, el attığı her şeye pençesini geçirmiştir. Bu diyalektik sayesinde, dostlarını askeri, düşmanlarını hizmetçisi kılmıştır. “Bilerek ya da bilmeyerek cephemiz rolü oynayanlar” buna misâldir. Her kişi ve cemaati olduğu yerde sıçratma anlayış ve siyasetimiz de bunun gereğidir.

Kumandanımız, Batı tefekkürüne karşı İslâmî direniş ve taarruz noktalarını yakalayıp, beş asırdır harabe olan arsaya billur saray dikerken, içimizdeki aval aval bakışların ne kıymeti var! Kâinatı fethedecek bir dile sahip dünya görüşü, “Kâinat Plânı” demek olan “dil”i de kuşanmalıydı. Öyle de oldu. Fikir ve sanat meselelerini İBDA pençesini geçiren bu diyalektikle “Tilki Günlüğü” eserindeki “Tablo”larda görüldüğü gibi kurbağadan eşeğe kadar her şeyi kendi dilinin içine alır… “Mânâ dili” sahibi İBDA Mimarı şöyle der: “Bu mânâ çerçevesinde de benim için malzeme, bir çalgı aletindeki koyun bağırsağından farklı değildir: çıkardığım seslere kıymet biçiniz!”

Bu dil zıt kutuplar arasındaki muvazeneden nizam yakalamak, zıtlıklar arasındaki ilişkiyi devşirebilmektir. Kurduğu dil ve mânâ müşterekliği sistemi sayesinde irtibatsız ve alakasız gibi görünen mevzuları tek mihraka bağlamıştır. Şunu söyleyelim ki İBDA, her şeyi ama her şeyi kendi diline dökebilecek bir diyalektik sahibidir. İBDA bir fikir ve kültür havuzudur… Her şeyi kendi açısından verimli kılabilme bünyesine sahiptir.

Dil ve mânâ toplayıcılığı dili de yaşatmaktadır. “Dil mesele konuşarak yaşar” tesbiti çerçevesinde Türkçeyi de ancak mânâ dili konuşanların yaşatacakları bir gerçek. Dil, bir candır. Onu ancak hayatın nabzını tutan, fert ve toplum meselelerine parmak basan bir tefekkür yaşatabilir. Böyle bir fikir, hem dile hizmet eder, hem de dilini doğurur. Kelimelerin aslı-kökü ne olursa olsun onu kendi mânâ kalıbına dökebiliyorsan, o kelime senindir. Yoksa ne kadar bu kelimenin aslı Türkçedir desen bile mânâ diline hâkim olamıyorsan o kelime senin olmaktan çıkar veya ruhsuz ceset gibi kalır.

Kumandanımızın mesele konuşarak dili yaşattığı, yeni bir dünya görüşü açısından da dil kurucusu olduğunu belirtelim. Eserlerini Türkçe vermesinden dolayı da bu lisana hayatiyet ve zenginlik kazandırdığını apaçık bir gerçek.

“İslâm Tasavvufu ve Batı Tefekkürü aranda kanatlarını açan İBDA mihrakı” diyalektiklerin çelmesini aşıcı bir diyalektikle “üstdil-üstmânâ”ya ulaşandır.

Bütün, parçaların toplamından fazla bir şeydir” tesbitini biliyoruz. İBDA Mimarı da, herkesin bildiği parçalardan, onların toplamından apayrı bir şey olan bütün meydana getiriyordu. Bu, diyalektiğinin, dil ve mânâ toplayıcılığının özelliğidir. Herkesin bildiği bazı hakikatleri, orijinal bir tertip ve tasnifle birbiriyle alaka ve iştirak noktalarını işaretleyerek bütün-sistem kurabilmek… Yani, “sentez dili” oluşturma… Unsur üstü terkibi gösterme… Burada şöyle bir durum anlaşılmamalıdır: “Un var, şeker var, bunların terkibiyle helva yapılıyor”… Burada olay farklı: Bir kere unsurları bulan, seçen, onları belli bir sıra ve tertibe dizen, nisbetlerini ayarlayan bir bünye söz konusudur. Bu, bir dünya görüşü, bir dil ve mânâ ortaklığının eseridir. Yoksa rastgele unsurları toplayıp unsurüstü terkip edilemez. Olsa olsa çorba olur. İBDA dışındakilerin düştükleri durum buna misalidir… Unsur üstü terkip; yemekte lezzet, yazıdaki uslüp gibidir.

Öyle bir dil ve mânâ toplayıcılığı, öyle bir diyalektik ki ruh ve ruhçuluğun hüccetini maddeci görüş sahiplerinin sözlerine dahi tasdik ettirebilmektedir. Maddenin ruh kadar meçhul olduğundan bahisle, tasavvuftaki vücut bahsinin zevken idrake dönük yönünü, bizzat maddenin üstüne giderek delillendirebilmiştir. Maddeyi de “zevken idrak” içinde görebilmek… Madde tahakkümü… Beş asırdır Batı karşısında madde tahakkümünü kaybettiğimiz gerçeği karşısında böyle bir diyalektik bizim kurtuluş reçetemiz olmaz mı?

İBDA diyalektiği ateş gibidir, su gibidir. Önüne çıkanı kendine tahvil eder, sirayet eder, ezer geçer… Muazzam bir diyalektik, Büyük Doğu’yu bile hasrı içine almasına ne demeli?

İBDA Mimarı, dil bahsinde “dil-düşünce-kültür” ilişkisini ele alırken Büyük Doğu Mimarının nesrinin de şiir dili olduğunu ifade eder. Biz de şunu söyleyebiliriz ki; bu “yüzyıl diyalektiği” şiir idrakidir, şiir dilidir.

İBDA diyalektiğinin dil ve mânâ toplayıcılığı, ona nispetle hareket eden fikir, sanat ve aksiyon adamlarına da böyle bir toplayıcılık vazifesi yükler. Böylece verimler boşa gitmez ve bir havuzda toplanır. Nispetsiz hareket eden fikir ve sanat adamlarının bir işe yaramayan, daha doğrusu yarayamayan ürünlerini buna misal gösterebiliriz. İBDA, bu ürünleri de yarayışlı kılma bünyesine sahiptir. Yeter ki onun dili anlaşılsın… Bu yüzden İBDA, dışındakilerin verimlerine dahi cephe rolü oynatabilme durumundadır. Yani, diyalektiğimiz dışında hiç bir şey kalmaz. Hakikat de bu değil mi? İslâm’ın hasrı dışında âlemde bir varlık ve oluş var mı ki? Bu tespiti söyleyen İBDA, aynı zamanda bunun doğrulayıcısı da olmuştur.

İBDA’nın diyalektik pençesini, teşkilatlanma modeli olan İBDA-C’lerde görüyoruz. Yani, İBDA-C’lerin sağladığı geniş faaliyet ve oluş imkânı İBDA diyalektiğidir. Şöyle de diyebiliriz; İBDA diyalektiği, kendini dökeceği kalıp olarak İBDA-C’yi doğurmuştur. İBDA-C’ler İBDA diyalektiği ve aksiyonunun döküleceği güzel bir kalıptır. Burada, muhteva ve kalıp arasındaki güzel bir uyumdan bahsedebiliriz.

33-İBDA-C’yim diyen bunun ahlaki vasıflarını da şahsında pırıldatmalıdır. “Bilmek itikadın aynı değildir.” tesbitini hatırlarsak, İBDA külliyatını bilmenin İBDA’cı olmakla aynı manaya gelmediğini anlamış oluruz.

İBDA’cılık başta bir iman davasıdır; inanan ve bunun ahlaki vasıflarını taşıyan insana hitap eder. Ahlakı vasıflardan en önemli dördü şunlardır: İhlâs, aşk, fedakârlık ve merhamet… İhlâs olmadan dava bağlılığı olmaz. İhlâs sahibi bir İBDA’cı velev ki külliyattan sadece bir kelime bilsin, ihlâsı noksan kişiden mukayese kabul etmez şekilde üstündür. İhlâssız kişi isterse İBDA kütüphanesini ezberlemiş olsun, “kitap yüklü merkep”ten başka birşey olamaz… Zaten İbda Fikriyatı ihlâs, samimiyet ve aşk üzerine kurulmuştur; her satırında bu vasıflar tüter.

İBDA, Salih Mirzabeyoğlu’nun, Allah ve Resûlüne imanının; ve Büyük Doğu’ya aşkının tezahüründen başka birşey değildir.

Bu son madde, mühimliği açısından en başa gelse yeridir.

Büyük İslâm diyalektiğini kurmanın reçetesi eline Üstad tarafından tutuşturulan İBDA Mimarı “yüzyıl diyalektiği”ni kurar. Fikir çağı-İBDA Çağı olmak gereken bu çağda ipekten örgü diyalektiğini gözler önüne serer. Öyle ki, karşı olanların bile karşı olurken, İBDA’yı tersinden gösterdiği bir diyalektik… Yeter ki biz bunu anlayalım ve ona nisbetle verimlerimizi değerlendirelim. Bunun aksiyonunu ifa edelim.

İBDA-C’lerin özellik ve güzellikleri sadece bu maddelerden ibaret değildir. İlave olunabileceği gibi, bazı maddeler birleştirilebilir de. Biz, İBDA-C TARAF olarak, Kumandanımızın dışında İBDA’nın yürüyen hali olan İBDA-C’yi gücümüz nisbetinde izah etmeye çalıştık.

iktibas: Taraf Dergisi 1 Mart 1993 tarihli 25. Sayısının eki

 

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*

*

Du kannst folgende HTML-Tags benutzen: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>