ibdacilar-ve-fetullahcilar

İBDACILAR VE FETULLAHÇILAR – Gökhan Yamangül

Türkiye’de İslâmî gruplar arasında bir eleştiri geleneği olmadığı için perde arkasında herkes herkesin aleyhinde konuşur ama kimse çıkıp diğer grup veya cemaatin kendince yanlış bulduğu tutum ve davranışlarına dair tek kelime edemezdi. Türkiye’de “İslâmî” etiketine dâhil tarikat ve cemaatlerin ortak noktası yüz yüze geldiklerinde muhabbet gösterileri, kendileriyle baş başa kaldıklarında “fırka-î naciye biziz; onlar fırka-î nâriye, ateş fırkası” iddiasıyla kendi dışındakilere cehennem bileti kesmekten ibaret dedikodulardı. 1980’li yılların sonundan, “Özallı zamanlar”dan bahsediyorum.

Ciddi ve sistemli bir tenkid geleneğinin boşluğunu “dedikodu” ve “çamur atma” alışkanlığı doldurur. Kıyı ve köşelerde birbirlerini çekiştirir, “bunlar namaz kılarken ayaklarını çok açıyor”, “onlar dua ederken ellerini birleştiriyor” gibi fasit bir daire etrafında fırtına koparır; ama kimse kimseye “öyleyse arkalarından konuşmak yerine niçin onları kurtuluş fırkasına(!) davet etmiyoruz” diye sormaz, soramazdı. Bu “fitne” olurdu. “Kol kırılıp yen içinde kalmalıydı.” Dışa karşı, “biz aynı halının desenleriyiz, sadece usulümüz, meşrebimiz farklı; kimimiz ayran seviyor, kimimiz şerbet” mesajı verilmeli, “fitneden kaçınılmalıydı.

Oysa hiç kimse birbirini sevmez, herkes birbirini sever görünürdü. Bu “maskeli balo” hepsinin işine geliyordu; çünkü hepsinin karın ağrısı bir, donu aynı yerden delikti. Birisi diğerini açıktan tartışırsa, onların da kendisini açıktan tartışacağını bilir ve bu kimse için iyi olmazdı. Mürit veya talebe, şeyhi yahut hoca efendisi aleyhinde başkalarının ağzından çıkmış tek kelime bile duymamalıydı ki, hocasının manevi gücüne, temas ettiği herkesi tesir altına alan “makamına” ve “ulviyetine” daha bir şevkle inansın.  Kısacası, hiçbirisi “tartışılır” olmak istemiyor; bir tiyatrodur sürüp gidiyordu.

Bu panayır en çok Fetullah Gülen’in işine yaramış, onun semirmesini sağlamıştı. Çünkü nereden çıktığı belli değildi. Oysa diğerleri iyisiyle kötüsüyle bir gelenekten geliyordu. Bu vaiz ise kendisini Said Nursi’ye bağlı gösteriyor, ancak “Bediüzzaman”ın etrafında bulunan kimse onu tanımıyor, kabul etmiyor, yazdıklarını da  “tahrifat” olarak değerlendiriyordu. Ama bu mesele de tutarlı ve sistemli bir eleştiri geleneğinin olmadığı her ortam gibi dar bir çerçevede, ev içi dedikodularla geçiştiriliyor, bahsettiğimiz sebeplerle ilmî bir yazılı neşriyattan sakınılıyordu.

Bu hengâmede İbdacı dergiler çıktı. Bunlar itikatta şaşmaz bir Ehl-i Sünnet bağlısıydı. Peşin kabulü gerektiren imanın temel esaslarından ve Ehl-i Sünnet akaidinden kıl kadar tavize yanaşmadıkları gibi, o dönem ayrık otu gibi yayılan Şia akımına ve bu akımın kendisine yol bulmak için beslediği mezhepsizlik modasına fikirde ve fiilde en sert karşı koyuşu sergiliyorlardı.

İbdacı dergilerin bu açıktan sert eleştirileri sadece Ehl-i Sünnet dışı akımlara yönelik değildi. Akaitte ne kadar gelenekten şaşmıyor ve zerre pazarlığa yanaşmıyorlarsa, aksiyonda da bir o kadar “yeni” ve “farklıydılar.” Ne “kol” tanıyor, ne “yen” dinliyor, tahkiki mümkün bütün insan ve toplum meselelerinde sahte ve yol kesici gördükleri kim varsa kum torbasına çeviriyorlardı. Onların rüyasını gördüğü İhtilâl-İnkîlap davasında “küfre ve küfür düzenine prim verici” gördükleri kim varsa, ne “hazret”, ne “şeyh”, ne “hocfendi” ünvanına bakmadan çullanıyor, “Hakk’ın hatırı dostun hatırından üstündür” diyorlardı. Bütün ezberleri bozmuş, siyasette ehven-i şer anlayışını delik deşik etmişlerdi. “Rejimle göbek bağı” olan bütün tarikat ve cemaatler onların eleştirilerinden payını aldı.

İbdacıların siyaseti dengeler içinde “güvenli” bir yer aramak değil, bizzat mevcut dengeleri bozmak ekseninde şekilleniyordu. Çünkü mevcut dengeler İslâm’a kendi düzenlerini rahatsız etmeyecek pasif bir rol biçmiş ve o daire içinde kaldıkları müddetçe faaliyetlerini görmezden gelmiş, hatta karşılıklı çıkar ilişkisine girmişti. Oysa İbdacıların bağlı olduğu fikir, iktidarı gözetleyici ve mevcuda tâbi değil, hâkîm olmayı hedefleyici bir dünya görüşüydü. Yeni Dünya Düzeni’nin merkezi Anadolu coğrafyası olmalı ve Müslümanlar dünya üzerinde yer gösterilen değil, yer gösteren; kendilerine belli haklar verilen değil, hakların sınırını tayin eden olmalıydı. İdeal buydu.

Lâkin mevcut dengeler bunun tam tersini yaşatmak üzerine kurulmuştu. Öyleyse onlara denge bozucu ve cüretkâr bir dil gerekiyordu. Hemen her mevzuda “aykırı” şeyler yazdılar, pazarlıklara çomak soktular. Dengelerin serin gölgesine post kuranların, el sıkışmak üzere olanların, pazarlığı yenice bitirenlerin “nereden çıktı bu İbdacılar?” diye hayıflandığı çok oldu.

Onların dengeleri belirleyen güce karşı bu uslanmaz ve uzlaşmaz karakteri, varlığını kurulu düzenin tebaası olmakta arayanlar tarafından “bizde böyle şeyler var mı?” diye dışlanmalarına sebep oldu. Halk kitleleri olabildiğince bu pervasız gruptan uzak tutulmalıydı ki, körler ve sağırların birbirini ağırlama düzeni huşu içinde sürüp gitsin.

İbdacılar etrafında mahallenin kavgacı, haylaz çocuğu söylemi işletilirken, aynı mahallenin mülayim, karıncaezmez, sevgi ve hoşgörü kelimelerini dilinden düşürmez, ilim ve tahsile âşık diğer çocuğu Fetullah’a ise kapılar açıldıkça açılıyordu. Girmediği ev, sızmadığı ocak kalmamıştı. Herkesin sofrasından en az bir yudum su içmişliği ve bahşiş almışlığı vardı. Mülayim çocuk Fetullah’ı mahallede tek sevmeyen ve onu her gördüğünde bayramlık ağzını açıp karizmasını delik deşik eden ise o haylazlardı.

Ağzının ayarı bozuk, kavgacı ve haylaz çocuğun karıncaezmez mülayim çocuğu sürekli tartaklaması da mahalle sakinleri tarafından aleyhine delil(!) oldu. 90’lı yıllarda İslâmî bir çevrede “ben İbdacıyım” deyip te, “Fetullah hocayla alıp veremediğiniz nedir” sorusuna muhatap olmayan tek kişi yoktur. Artık söylenenlerin doğru yanlış oluşuna bile bakılmıyor; İbdacıların yanlış yolda olduğunu anlamak(!) için Fetullah Gülen aleyhine yazdıkları yeterli kabul ediliyordu. Her defasında Fetullah’ın sapkınlıkları tek tek anlatılıyor ama sebep soranlar cevabı dinlemiyordu bile. Onlara göre her ne olursa olsun bir “hocfendi”ye “sarıklı sapık”, “Fettoş” gibi çirkin sözler edilmemeliydi. Hem İslâm’da sövmek caiz miydi; hem kavga etmek bizde var mıydı?

Türkiye’de İbdacıları bir kenara koyarsanız, Fetullahçılarla aynı sofraya oturmamış tek bir grup ve zümre bulamazsınız. İbdacıların ise Fetullahçılarla tek irtibatı, karakollarda Fetullahçı polislerden yedikleri dayak ve gördükleri işkenceler olmuştur.

Peki aralarındaki problem neydi? Niçin mahallenin kavgacı, haylaz çocukları, mülayim ve karıncaezmez çocuklara böyle giydiriyordu?

1 ) “İslâm’da Şiddet Yoktur” Söylemi:

Evet, bu çok eski bir jargondur ama tavan yapması Fetullah Gülen’le olmuştur. İbdacıların 90’lı yıllarda en fazla sinirlerini bozan ve Fetullah’tan nefret etmelerine, ona Fetoş demelerine sebep bu söylemdir. Çünkü onlar iktidarı ele geçirebilmek için “her türlü silahla mücadele” fikrini telkin eden yayınlar yapıyordu. Fetullah ise yazı ve vaazlarında “sağ tarafınıza tokat atılırsa, yanağınızın sol yanını çevirin” türünden vaazlar veriyordu. İbdacı dergiler bu ve benzeri konuşmaları “haklarını savunmaktan aciz sümsük bir Müslümanlık telkin ediliyor” şeklinde yorumluyor ve yüklendikçe yükleniyorlardı. Fetullah’ın “İslâm’da şiddet yoktur” söylemine karşı “kısasta hayat vardır” ölçüsü İbdacıların en fazla dile getirdiği bahislerden birisiydi. İktidarı ele geçirebilmek ve kendi inandıkları dünya görüşü doğrultusunda devleti yeniden şekillendirmek için gerekirse şiddete başvurmanın caiz olduğu fikri, dönemin İbdacı yayınlarına aittir. İstisnasız olarak 1990’lı yılların bütün İbdacı dergilerinde bu tartışmaya rastlayacaksınız.

2 ) “İslâm’da Siyaset Yoktur” Söylemi:

Bir üst maddeyle iç içe yanları olsa da, özelde daha geniş bir sahayı kuşatan bu söylem de kavganın sebeplerindendi. Sonuçta şiddet konusundaki ayrılık sadece Fetullahçılarla yaşanan bir şey değildi. İslâmî partilere gönül vermiş çoğu Müslüman da şiddet konusunda Fetullahçılar’a yakın duruyordu. Şiddet sonuçta siyasetin yürütüldüğü bir metottu.

Fetullah Gülen sadece bu metodu reddetmekle kalmıyor, büsbütün siyaseti reddediyordu. Söylem bu yöndeydi. “Cebrail Aleyhisselam Parti kursa ona da oy vermem” diyecek kadar ileri gitmişti. İbdacılara göre bu da Müslümanları kurulu düzene itaate davet eden ajanca bir davranıştı.

Bir taraf, devletin dinî temelleri olmadan İslâm’ın layıkıyla yaşanamayacağını ileri sürer ve laik rejime bağlı devletin meşruiyetini tanımadığını deklare ederken, diğer taraf İslâm’ı yaşamak için devlete ihtiyaç olmadığını, amelî ölçülerin yüzde doksan beşinin ferden yaşanabileceğini, kalan yüzde beşinin de teferruata dair bahisler olduğunu ve uğrunda kavga etmeye değmeyeceğini söylüyordu. Bir masumun canını yakmaktansa doksan dokuz suçluyu serbest bırakmak caizdir söylemi, mahallenin karıncaezmez çocuğunun dilinden düşmezdi. Onlar “gönüller yapmaya, dünyayı şefkat ve sevgiyle iyi etmeye” talip olmuşlardı.

Ul’ûl emr’e itaatten bahseden Fetullah ve çevresi, içinde yaşanılan ülkede rejim hangi temellere dayanıyorsa, ona tâbi olmanın Müslümanlık vazifesi olduğunu ileri sürerken, İbdacılar “Allah’a itaat etmeyene itaat edilmez” diye karşılık veriyordu.

3 ) “Dinler Arası Diyalog” Söylemi:

Bu da “İslâm’da şiddet yoktur” söyleminden büsbütün ayrılamayacak, o aksiyon metoduna dair jargonun akaid bahsine sıçramış versiyonuydu. Fetullah işi o noktaya getirdi ki, cennete gitmek için kelime-i şehadetin ikinci kısmını söylemeye dahi lüzum olmadığı, Allah’ın varlığını ve birliğini kabul etmenin yeterli olacağı iddiasına kadar vardı. Buna da en sert tepki elbette İbdacılardan geldi. Ama İbdacıların bütün itirazlarına rağmen bu dinler arası diyalog söylemi 2002 sonrasının hükümetleri eliyle bir devlet politikasına dönüştü. Havra-Kilise ve Camii’nin bir arada bulunduğu ortak ibadethane yapımlarından tutun, Müslüman bir kızın Hristiyan bir erkekle evlendirilme törenine kadar hepsi bu projenin eseriydi.

4 ) “Amerika Dost ve Müttefik” Söylemi:

Buna Saddam’ın füzeleriyle ölen İsrailli çocuklar için tüllenen gözleri de ekleyin. İbdacılar’ın geçmişte Fetullah Gülen’e “CIA ajanı” diye açıktan tavır almasının en önemli sebeplerinden birisi de Amerika ve onun peşine takılan diğer Haçlı ordularının İslâm coğrafyasının haritalarını değiştirmeye yönelik yaptığı saldırılarda Fetullah Gülen’in ABD başta olmak üzere tercihini batılı güçlerden yana kullanmasıdır.

Gelelim Bugüne:

Hani ortada bir “kandırıldım” lafı dolaşıyor ya… İlk madde söz konusu olunca asıl kandırılanın İbdacılar olduğu bile söylenebilir. 15 Temmuz gecesi şiddetin daniskasını “bizde şiddet yok” diyenler yaptı. Yani artık şu gün ve şu süreçte İbdacılarla Fetullahçılar arasında “İslâm’da şiddet var mı?”, “İslâm’da devlet aygıtını ele geçirme ve bunun için türlü yollara başvurma siyaseti var mı?” gibi tartışmaların mevzuu kalmamıştır. Fetullah’ın Müslümanları “ulûl emr’e itaate” davet ettiği günler çok geride kaldı. Parti kursa oy vermem dediği Cebrail (a.s.)’la da 12 Eylül 2010 referandumunda –lâteşbih!- aynı yere oy atarak(!) barıştı.

Kısacası, ne devleti ele geçirmenin, ne de bunun için şiddet dahil her yola başvurmanın söz konusu olduğu noktalarda 1990’lı yılların İbdacılarıyla bugünlerin Fetullahçıları arasında “teorik” olarak fazla bir çelişki kalmamıştır. Pratikte ise şiddetin kitabını zaten Fetullahçılar yazdı.

Peki hâlâ devam eden ayrılık ve aykırılık nerededir? Elbette “dinler arası diyalog” ihaneti ve “dost ve müttefik Amerika-İsrail” meselesi…

“Paralel”le mücadele eden ve geçmişte ona gösterdiği müsamahadan dolayı nedamet getiren devlet, nedense Fetullah Gülen’den peydahlanan “dinler arası diyalog” kodlu gayri meşru çocuğunu henüz evlatlıktan reddetmiş değil. Diyanet İşleri Başkanlığının bu işin sapkınlık olduğuna dair bir fetvası olmadığı gibi, devletin de bundan vazgeçtiğine dair bir yaklaşımına henüz şahit olmadık. “Haçlı seferlerinin bir medeniyetler ittifakı” olduğu yönündeki beyandan dolayı bir pişmanlık sergilendiğine şahit olan varsa beri gelsin.

Diğer esas ayrılık konusu ise Fetullah’ın İslâm coğrafyası ile batı dünyası arasındaki çatışmalarda tercihini hep batılı güçlerden yana kullanmasıdır. Fetullah “İsrail’e muhtaç” olduğunun şuuruyla hareket eder ve “müttefik ABD’nin himayesinde” çalışır. Kitlesine zerk ettiği gerekçe ise “onları karşımıza alarak bir şey yapamayız” mazeretidir. Yani Amerikan emperyalizmi ve İsrail’in varlığına karşı takınılan tavır İbdacılar ile Fetullahçıları ebediyen birbirine düşman yapmaya yeter.

“Müslüman iktidarı ele geçirmek için şiddete mi başvurur”, “devlet içinde ayrı bir devlet mi olur; devletin çalışanı devletin yasalarına bağlı kalmalıdır, paralel bir yapıya gidip devletin işleyişine zarar verilmemelidir” filan gibi gerekçelerin 1990’lı yıllardan kalma İbdacılar nezdinde zerre kadar itibarı olacağını sanmıyorum. Zaten bizatihi bu söylemler o dönem Fetullah’ın söylemleriydi.

Geriye kalan iki meseleden birisi dinler arası diyalog, diğeri ise Amerika ve İsrail karşısında takınılacak tavırdır. Öyleyse birisini diğerine tercih etmenin mevzuu tam da burasıdır. Bir şey yap, bir şey söyle ki; Fetullah ile İbdacıların arasında düşmanlık mevzuu olan “şey” senle onların arasında birlik ve dayanışma adresini oluştursun. Şimdilik tazeliğini yitiren dinler arası diyalog mevzuunu bir tarafa bırakıyorum. Farkımızı Amerika ve İsrail’e takınacağımız tavırla göstermeye başlayalım mı? İnanın ki, Fetullah’a da, onu himaye edenlere de vurulacak esas darbe bu olacaktır.

Gökhan Yamangül – 31.08.2016

Orjinal Makale: http://www.adimlardergisi.com/ibdacilar-ve-fetullahcilar/

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*

*

Du kannst folgende HTML-Tags benutzen: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>