ilke_taktik_strateji_prensip_ibda_2

İLKELER VE “TAKTİK”LER – Ali Osman ZOR

Dedi ki:
— (Parti programı ile ilgili ana prensiplerde bir anlık avantajlardan dolayı 
parti programından sapma, taviz verme ve programa ihanet olmamalıdır…
Biz, günlük olaylara programı uydurmayı değil,
günlük olayları programa göre yorumlamayı esas almışızdır;
yani program bize değil, biz programa uyacağız.)

Salih MİRZABEYOĞLU / MARİFETNÂME

“DEVRİMCİ SİYASET”İN ANA İLKESİ

Bizi, hedeften uzaklaştırıcı hiçbir “taktik”i benimsemiyoruz.

İBDA Fikir ve Aksiyon Sistemi’ne muhatab olan her anlayışın, “doğrulayıcılık uslûlü” prensibini başa alarak, hadiseler içinde İBDA Ölçüleri’ni tesbit ve şahidlik edebilmesi ve böylece İBDA’yı yürütebilmesi, bu anlayışın bir gereğidir. Bu noktada, Büyük Doğu esasına nisbetle “usûl” belirten İBDA, kendisine muhatab anlayış için de “esas”niteliğindedir.

Büyük Doğu ruhu – ahlâkının arayıcı, tarayıcı, keşfedici ve bulucusu olan İBDA aklı – diyalektiği, kendisine muhatab olan anlayış – aklın ise bağlanması gereken “selim akıl” olduğu gibi, keşfedilmesi gereken ruhu – ahlâkı da temsil eder.

İBDA’nın bulduğu ve ortaya koyduğu tüm hakikatler –ki, hakikatler Allah’ın tecellisidir-, O’nun şahidliği ve nezareti altında, O’na muhatab anlayışlar tarafından görünüşe çıkarılmalı ki, “ruh ve akıl birlikteliği” içinde İBDA yürüsün; “Cephe ilkesi” davası…

Herhangi birinin ağırlığı içinde –ruh ve akıl / ahlâk ve diyalektik- görülecek olan ise, İBDA’ya Muhatab Anlayış, yani “Fikir”dir…  İBDA’yı, İBDA Terkibî Şuur –Sistemi’ni kendi fikrimizmiş gibi cebimizde taşımak değil; O’nun şahitliği ve nezaretinde “doğrulayıcılık usûlü” prensibine bağlı olarak, kendi aksiyonumuzda O’nu göstermek; yapmamız gereken bu.

Cephe stratejisi içinde işaretlenen İBDA Siyaseti, ancak bu şekilde açığa çıkabileceği gibi, bu siyasetin ideolojiyi taşıması da bu usûlle mümkün olabilir. Bu da, İBDA’nın ortaya koyduğu ilke ve prensiplere bağlılık ve bu prensipler çerçevesinde ortaya konulmuş “stratejik plân ve hedefler”e nisbetle geliştirilecek taktiklerle mümkün. Başka bir ifâdeyle, derinliği “kendinden zuhur diyalektiği” olan cephe staratejisi, sebebi İBDA olarak O’nun taşıyıcı siyasetidir.

Bu siyasetin nasıl yürütüleceği ise, İBDA tarafından hedefleriyle birlikte ortaya konulan “stratejik plân”da gösterilmiş olup, her “taşıyıcı”nın faaliyeti bu plâna nisbetle “taktik alan”a girer. Dolayısıyla, “taktik” geliştirirken, “strateji”nin bağlı olduğu “ilke ve prensipler”e bağlılık zarureti vardır. Bu “taktik alan”da, cephe ilkesine göre her bir taşıyıcının kendi “stratejik” hedefleri zaten olmalı… Bir harekette ister “ana hedef”, isterse de “ana hedefe bağlı ara hedeflendirme” söz konusu olduğunda, “strateji”, plânlama ve sevk ve idarenin temsilcisi olarak kendini gösterir. Bizim özgür olduğumuz alan ise, bu “stratejik plân”a bağlı “taktik alan”dır.Hâliyle, stratejinin ilke, prensip ve hedeflerine aykırı “taktik”leri benimsememiz mümkün olamaz.

“Nisbet”in, “bütün işleri bir gayeye bağlayıp, her şeyde has ve hususî bir anlayış sahibi olmak” mânâsını İBDA’dan biliyoruz.  Siyasette, bütün işleri bağlayacağımız gâye ve bu gâye için mücadele ederken her şeyde has ve hususi bir anlayış sahibi olmamız gereken durum ise, iktidar ve “iktidarın ele geçirilmesi” faaliyetidir. Hedefi gözden kaçırmadan, bütün tertip ve düzenlemeleri bu hedefe nisbetle yapmak; “Devrimci siyaset”in ana ilkesi de budur.

DEVRİMCİ – TESLİMİYETÇİ ÇATIŞMASININ KÖKLERİ

“İBDA: Allah ve Resûlü davasında DOĞRU YOL – KURTULUŞ YOLU’nun bir âlemi, bir remzi!..” (Salih Mirzabeyoğu / İBDA Diyalektiği / Shf: 19)

Kurtuluş Yolu’nun tecellî edeceği suretler ve mekânlar olarak da cepheler… İBDA’nın bu mânâsından dolayı “cebhe ilkesi”nin reddi veya reddi mânâsına gelebilecek tutum ve tavırlar, ilke ve prensipleriyle birlikte İBDA siyaset anlayışının reddi mânâsına gelir ki, bu, esaslı bir “ideolojik sapma”yı ifade eder… Çünkü bir ideoloji, ortaya koyduğu siyaset anlayışıyla bütünlük kazanır. Bütünlüğü bozucu bu İdeolojik sapmanın kişiyi götüreceği yer ise, karşı olunan düzeni yürüten iktidarlarla uzlaşma ve onlara teslimiyettir. Bu tavra ise, “diyalektikten vaz geçmek” mânâsına gelen “eklemlenmeci tavır” denir.

Siyasette ilke ve prensiplerin belirlediği ana hedeften uzaklaştırıcı “ânlık faydalar”a tevessül edenler, şartların hep tevessül ettikleri ândaki gibi seyredeceğini düşünürler, ama yanılırlar. Bu durumun ”gerekeni gerektiği yerde yapma” ilkesine bağlı  “faydacı” anlayışla bir alâkası yoktur.

“Ânlık fayda” ile hareket etme alışkanlığı veya temayülü kendini gösterdiğinde, kaçınılmaz olarak “olması gereken ilke ve taktikler”le karşı karşıya gelinir. Bu “karşı karşıya gelme” durumu, aynı zamanda bir “uzaklaşma” durumunu da içerdiğinden, bağlılık iddia edilen ilke ve prensiplerden uzaklaşma da “ânlık fayda” temayülü ile kendiliğinden ortaya çıkar. “Ânlık fayda” ile hareket edenlerin bir müddet sonra “faydalandıkları taraf”ın ilke ve taktiklerini benimseyecekleri ve onlara yanaşacakları kesin.

Diğer taraftan ise, bu “ânlık fayda”, yani “ilkesiz faydacılık” tutumuna İdeoloji’nin ilke ve prensiplerinden dolayı yanaşmayan ve inandığı ilke ve taktiklere sâdık kalanların; bir aşamadan sonra İdeoloji’nin ilke ve taktiklerinden uzaklaşıp, yanaştıkları tarafın ilke ve taktiklerini benimseyenlerle karşı karşıya gelmesi, bu sürecin tabiî bir neticesidir. “İlke ve taktik”ten kasıt, İdeoloji’nin Ruhu’na ve Diyalektiği’ne nisbetle eşya ve hadise karşısında takınılan tutum ve alınan tavırdır; yani ahlâk… Ahlâkî davranışın ise, hedefe nisbetle söz konusu olabileceğini zaten biliyoruz.

Bir hareket içinde “suçlayanlar” ve “suçlananlar” ayrışması bu şekilde ortaya çıkar. Yerleşik toplum düzeni olma gâyesiyle “iktidarı ele geçirme” hedefli ihtilâlci bir hareket içinde “devrimci” – “teslimiyetçi” olarak iki eğilimin belirmesi ve bunların arasında çatışmanın ortaya çıkış süreci de, aşağı yukarı böyle gerçekleşir. Bu “çatışma” bir kere ortaya çıktıktan sonra, artık uzlaşmanın sağlanması pek mümkün olmaz.  Tâ ki, birinden biri, bağlı olduğu ilke ve prensiplerden vazgeçip, diğerinin safına geçsin.

Teslimiyetçilik, bu safhada, her ne kadar İdeoloji’nin jargonuyla hareket etse de, siyasî ifâde şekli olarak “tasfiyecilik”e bürünerek, Devrim’in ilke ve prensiplerine bağlı olarak hedeflerinden vazgeçmeyenlere dayattığı, ahlâk, ilke ve taktikleri hiçe sayarak, ânlık faydaları devşirmesini sağlayan uygulamaların sahibinin ahlâkıdır. Devrimin ideolojisi ve hedeflerinden bir sapma mânâsına gelen “Uzlaşmacılık ve Teslimiyetçilik Ruhu”, bu durumunu gizlemek ve meşruiyet zemini elde etmek için, “teslimiyetçi”nin siyasî tavrı olan “tasfiyecilik”e büründüğünde, Devrimci eğilimi bölme, parçalama ve yok etme hedefli bir düşmana dönüşür. Bu noktadan itibaren hiç kimse, kendisini bölmek, parçalamak ve yok etmek isteyen, Devrimin ideoloji ve ilkelerinden sapmış bir düşmanla devrimciyi birleşmeye zorlayamaz. Böyle bir zorlama aklın kanunlarına da aykırı olur.

Bu aşamada ilkelere ve hedeflere nisbetle uygulanan taktiklere sâdık kalan Devrimci eğilimin hâlletmesi gereken bir sorun daha baş gösterir: Devrimin Ruhu’na, İdeolojisine, Ahlâkı’na, Aklı’na ve Diyalektiği’ne sâdık olanları başka bir ahlâkın etkisinden, hattâ saldırısından korumak.

Bu nokta, gerçekte devrimci eğilimin taşıyıcısı olduğu “muhafazakârlık”ın “nasıl” ve “niçin”iyle bir emniyet sübabı gibi ortaya çıktığı ve devrimciliğin muhafazakârlığa geçiş yaptığı, dönüştüğü veya ilticâ ettiği veya büründüğü noktadır.  Yapılan ise, Devrim İdeolojisi’nin ilke ve taktiklerini korumak, muhafaza etmek. Buna bağlı olarak teslimiyetçiliğin, teslim olduğu iktidarın ahlâkını devrimciler arasında yayma girişimine mukabil, Devrimin ahlâkını yaşatmak da muhafazakârlığın bir gereğidir.

Bu da, “Kesintisiz Devrim” anlayışı içinde “fikrin içine işlemiş, işletici sıfat” olan ahlâkın, sadece Devrimci’nin eşya ve hadise karşısında aldığı tutum ve tavır veya ihtiyaç hâlinde ortaya çıkmış ve çözüm için kendini dayatan meselelerin devrimci bakış açısıyla çözüme kavuşturulmasıyla mümkün olabilir.

Bu “muhafazakâr” duruşuyla Devrimci anlayış, ilke ve prensipleri “ilkesiz pragmatist” teslimiyetçi anlayışa karşı “iç”te korumaya çalışırken, “dış”a karşı duruşuyla da bu ahlâkın kendisi üzerine binâ edilen tüm unsurlarıyla fert ve toplum plânında tatbikinin mücadelesini verir. “İç” ve “dış”a karşı verilen bu ahlâk mücadelesinde Devrimci anlayış için “dış”a bakış, kesinlikle “oluş”un ölçüsü değildir. “Dış”a veya teslimiyetçiye bakarak “oldum” yanlışına düşmekten ziyâde, “olunması gereken imaj”a, yani Dava’nın Remz Şahsiyeti’ni gâye edinerek, O’na bakarak eksiğini tesbit eder ve “yapılması gereken”e dair ihtar edici, doğru tavrı sergiler.

Neticede, insanlar ilke ve prensipler etrafında birleşir veya ayrışır… Bu realiteden dolayı da İdeoloji’nin ilke ve prensiplerine göre temin ve tesis edilen ve taktiklerini yine İdeoloji’nin hedeflerine göre belirleyen Devrimci Siyaset hem ayrıştırıcıdır, hem de birleştirici.

Devrimci – Teslimiyetçi çatışmasını ortaya çıkaran, işte bu Devrimci Siyaset’tir.

 

MÜCADELENİN GÖTÜRECEĞİ YER…

Hareketimizi dayandırdığımız ilke ve taktikler farklılaştığında, bizimle başkaları arasında ortaya çıkan farklılıklardan daha tabiî ne olabilir?  İlkeli hareket, çoğu zaman uzun vadede hareketin imajına zarar getirici ânlık faydaları reddeder. Ânlık faydalara yönelmek, hareketi bağlı olduğu hedef, ilke ve prensiplerden uzaklaştırarak nihayetinde ilkesizliğe sürükleyeceğinden, bu tavır, tüm devrimci siyasetlerde temel bir ilke olarak reddedilmiştir. Neticede, bizim “ilkesiz faydacılık” dediğimiz durumun meydana gelmesi kaçınılmazdır.  “Gerekeni gerektiği yerde yapmak” ilkesi hedefe doğru giden bir “faydacılığı” ifâde ederken, anlık faydalara meyletme tutum ve davranışı ise, bizzat bu ilkeden uzaklaşmayı ifâde eder.

Siyasi iktidarın ortaya koyduğu reformlardan istifade ederek ve düzen güçleriyle dost veya düşmanca duygularla ilişkiye girip mücadelenin seviyesini yükseltmenin, nasıl ki taktik alana giren ihmâl edilemez bir davranış olduğu anlaşılıyorsa; mevcut düzenin müsaade ettiği sınırlar ve yeni rejimin öngördüğü tarzda güya “iktidarı ele geçirme” hedefli siyasî bir mücadelenin verilemeyeceği de aynı şekilde anlaşılmalı. Kendi hedeflerimiz ve idealimiz için –Başyücelik Devleti- Devrimci bir şuurla mücadele edilmesi gerektiğine inanılıyorsa, bu şuurun ancak siyasî faaliyetin içinde kendini göstereceği ve inşâ edileceği, bu süreç içinde de hem birleştirici hem de ayrıştırıcı olacağı iyi anlaşılmalı. Teslimiyetçilikten uzak, Devrimci siyasetin devamı ancak böyle sağlanabilir.

Bu siyasetin anlaşılması ise, yukarıda da ifâde ettiğimiz üzere, “Kesintisiz Devrim” ruhunun benimsenmesiyle mümkün.

Tekrar etmemiz gerekirse, taktiklerimizi belirleyen, inanç hâlinde bağlı olduğumuz ilke ve prensiplere göre ortaya konmuş “Nihâî Hedef”tir. Bizi Nihâî Hedef’ten uzaklaştırıcı her türlü “taktik” davranıştan, bugüne kadar olduğu gibi, bundan sonra da bir “ilke” hâlinde uzak duracağız. Bu meselenin “su gibi bir keyfiyete mâlik” olunmasıyla karıştırılmaması gerektiğini hatırlatmakta fayda var.

“Adalet” duygusunun ilk önce nasıl bir keyfiyet olduğunun idrak edilmesi, daha sonra da, bizzat vicdanın gelişip “adaletin uygulayıcısı” olma süreci, “şahsiyetçilik”ten ayrı düşünülemeyeceğine, “bilgilenme” ile “hürriyet”in idrakının da aynı ânda olduğuna göre, vicdan, mesuliyet ve görev şuuru da beraber gelişir. “İnsan olma” süreci diyebileceğimiz bütün bu zihni ve fiziki etkinlik ise, “inanılan ve bağlanılan” ilke ve prensiplerin yaşatılmasıyla mümkündür.

Sonuç olarak;

İBDA Mimarı’nın katledilmesi başta olmak üzere kan, gözyaşı, şehidler ve cezaevleriyle verilen mücadelenin götüreceği yer, mücadelenin bütün verimini kullanarak iktidar olan bir partinin kuyruk sokumuysa, dolambaçlı yollara ne gerek var?!. O partinin en yakın teşkilâtına üye olursun, olur biter. Böylece üye olmayanları da rahat bırakırsın. Aklı olan bunu söyler.

Ali Osman ZOR

İlk yayın tarihi: 20 Aralık 2018

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*

*

Du kannst folgende HTML-Tags benutzen: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>