insanlar_olum_insa_kitle_devrim_ibda

İNSANLAR ÖLMEK İSTEMEZLERSE – Ali Osman ZOR

“-Kıyamet günü bir melek;
-Haksızlık edenler nerede?
-Haksızlık edenlerin yardımcıları nerede?
-Onların kalemini yontanlar nerede?
-Onların hokkalarını dolduranlar nerede?
Onları toplayıp ateşten bir tabutun içine koyun” diye seslenir…”
Hadis-i Şerif

“İtiraz edilmesi yeterli değildir. Neye itiraz edildiğinin bilinmesi,
meseleler üzerinde durulması, gerekli değişiklikler teklif edilmesi gerekir.”
Salih Mirzabeyoğlu / Marifetnâme

Bir yandan hayvancılığı ve tarımı bitirip, eti, samanı ithal ederek üretimi zayıflatıp, temel ihtiyaç maddelerini azaltarak, diğer yandan insanları işten güçten mahrum edip, onları ekmek alamaz duruma getirerek açlığa mahkûm ettiğinizde, öte yandan da “kentsel dönüşüm” adı altında Yağma Düzeni kurup, herkesi mülksüzleştirip evini-barkını elinden alarak onları şehirden gitmeye zorladığınızda; bu da yetmiyormuş gibi, ne sendika ne de hak arama aracı olabilecek herhangi bir örgüt bırakmadan tüm hak arama yollarını “hukuk” eliyle ve polis copuyla kapatıp ağzını açanı kodese tıktığınızda, insanlara umutsuzluktan başka ne vermiş ve ne bırakmış olursunuz?

İnsanın uğradığı hiçbir haksızlığı ve maruz kaldığı hiçbir zulmü ifade edebilecek bir araç kalmadığı gibi “medya” denilen ifade aracının her hangi bir haksızlığa ve zulme dikkat çekmesi bir tarafa, haksızlığın ve zulmün psikolojik savaş aygıtı olarak hareket etmesi, umutsuzluk girdabında debelenen çoğunluğun çaresizliğinin katbekat artmasını sağlıyor.

Pek sık rastlanır cinsten olmayan bu umutsuzluk, aslında insanın kendi dışında gelişen sorunlardan dolayı yaşadığı bir “sınır durumu”dur. Bu ruh hâline bürünen insanlar umumî olarak kendi dışında gelişen sorunların ağırlığından kurtulmak isterler. Bu “kurtulma” durumuyla intihar arasında çok yakın ilişki bulunduğu gibi, gözle görülemeyecek kadar da ince bir çizgi vardır. Fakat ne gariptir ki, bu durumda olan insanlar çoğu zaman ölümü değil de yaşamayı seçerler; yani ölmek istemezler

Özellikle “açlık sınırı”na kadar gelip, fakat o sınırda “açlıktan ölmek istememe” hissi kitlelerin yavaş yavaş harekete geçmek için ayağa kalktıkları mânâsına da gelir. Çünkü insanlar hem tek tek hem de gruplar hâlinde yaşadıkları sorunların üzerinde düşünmeye başlamışlardır. Bu “sınır” durumlarında belki asırlarca akıllarına gelmeyen veya cevabını bulamadıkları soruları çok kısa bir sürede sorup cevaplayıverirler. Ve, yaşadıkları tüm sıkıntıların, dertlerin, sorunların, belâların tepelerden aşağıya doğru bir çığ misali gelip kendilerini bulduğunu bir ânda keşfediverirler. Suçlu, piramidin en tepesindekidir. Yani her şeyi düzenleyen, yöneten ve gücü elinde bulunduran iktidar.

Adetâ bir “şuur sıçraması” hâlinde, suçlu bir ânda tespit edildikten sonra, zihinler, kaybedilecek hiçbir şeyin olmadığı şuuruyla öyle hızlı çalışır ki, suçlunun bir ân önce ele geçirilip cezalandırılması için peşi sıra bir sürü plân ortaya konulur. Kitleler açısından artık, suçlunun cezalandırılmasıyla ölümden kurtulma hedefi birleşmiştir.

Bu plânlarla birlikte çok fazla zaman geçmeden, plânları tatbik edici, kitleyi yetiştirici ve onlara  “nasıl” düşüneceğini ve davranacağını öğretici, müşahhas hedeflere yönlendirici “öncüler” ortaya çıkar.

Bu öncüler, aç, sefil, ama her bir sorunun tek bir sorumlusunun olduğu gerçeğini kavramış ve bu sorumluyu da doğru tespit etmiş kararlı kitlenin, suçluyu saklandığı yerde bulup, hızla yakalayıp cezalandırabilmesi içinyeni, farklı, bazen de alışılmamış tertip, düzenleme ve yönlendirme faaliyetleri içine girerler. Kitlelerin ilk anlaması gereken ise, 24 saat ruhlarına tecavüz eden suçlunun, bunu yaparken “medya” denilen yasa dışı bir “hak ve halk düşmanı” suç örgütünü kullandığı gerçeğidir. Nasıl ki, bedenine karşı uygulanacak bir tecavüzü hissederse insan, kitlelerin de medya eliyle 24 saat aralıksız ruhlarına yapılan tecavüzü kaskatı vakıa halinde hissetmeleri gerekir. Zalim iktidarların yaptıklarını medya denilen yasa dışı suç örgütünün kalemleriyle nasıl meşrulaştırdığını anladığı ân kitleler, hedefe giden yolun yarısı kat edilmiş demektir. Bunu anlatabilmek ise ancak, öncülerin kendi medyalarını etkin bir şekilde kullanmalarıyla mümkün olacak.

“İş içinde eğitim” dediğimiz bu faaliyet içinde öncüler tabiî gidişât içinde güçlenirken, kitledeki coşkunluğu da arttırarak, yığınları daha da cesaretlendirirler. Bir müddet sonra karşımıza hareketi hedeflendirmiş, hedefe ulaşmak için strateji ve taktiklerini belirlemiş, kendine has disiplini içinde belli bir hiyerarşi ile hareket eden ve bu hareket tarzı da suçluyu yakalamakta kararlı olan kitle nazarında kabul görmüş, adına “örgüt” denilen bir iktidar ortaya çıkar.

Aşağıdan gelmeci bir mantık içerisinde halk içinden çıkmış ve halk ihtilâli “temel hareket” anlayışının bir gereği olarak suçlu iktidarın karşısında teşkil edilen onu cezalandırma hedefiyle hareket eden iktidar…

Üç unsurun, yani kararlı insanlar, bir fikir sistemi ve teşkilât kurma yeteneklerine sahip bir gurubun birleşmesi, küçük veya büyük ölçüde bir iktidar meydana getirir. Böylece, iktidar realite hâline gelir, kendisine bir şekil bulur ve çevresine tesir eder. Bir “imaj” doğar…

İktidarın “imaj”ı, görülebilir veya görülmeyen bir çok yollarla varlığını ispat eder; sonra onun tesirinde kalan herkesin kafasında ağır bir tarzda yerleşmeye başlar.

İnsanlar, bir fikir sistemi ve teşkilât bir araya gelerek iktidar organizması doğduğu zaman, manzaraya bir unsur daha katılır ki, bu unsura “kültür” diyebiliriz. Yani, iktidarı elinde bulunduranlara ve topluluğa aynı şekilde tesir eden, çevrenin veya mensuplar arası faaliyet şeklinin, faraziyeler ve düşüncelerin belirtilme biçimleri… İktidarın uygulandığı insanlar, kendilerinden olan iktidar sahiplerinin dediklerini daha çabuk yaparlar.” (Salih Mirzabeyoğlu, Marifetnâme, sh: 273.)

Yaşanılan tüm sıkıntıların, dertlerin ve belâların yegâne sorumlusunun mevcut iktidar olduğunun şuuruna varıldığında bu şuurun gereğini yapmaya hazır iktidar adayı bir “örgüt” mevcutsa, o ân, o örgütün kitleler tarafından önder ve öncü kabul edilip onun düzenleme ve yönlendirme kabiliyetine bağlı olarak birlik ve bütünlüğünü tesis etmesiönünde herhangi bir engel yoktur. Çünkü sorumlu tesbit edilmiştir. İnsanlar “ölüm sınırı”na gelmiş, umutsuzluk iliklerine kadar işlemiştir ama, hâlâ nefes almaya devam etmektedirler. Son nefeslerin alınıp verildiği bir noktada, ruhlarının derinliğinden gelen bir çaba eseri, kendilerini çepeçevre saran dertler yumağından kurtulma iradesi tecellî etmiştir. Bu iradeyi kim kendinde yaşatıyorsa, önderliği kabul edilecek de odur.

Umutsuzluğa sebep olan sorunun kaynağının tesbit edilmesiyle birlikte, kin duygusunun da bastırıldığı yerden çıkmaması için artık bir mâni kalmamıştır. Kin duygusunun yöneltileceği kaynak, her şeyi düzenleyen ve yönlendiren ve gücü elinde bulunduran iktidardır. Birisine kin bağlamak, onu düşman bilmektir. Başka bir ifâdeyle, insan, düşman bildiğine kin besler… Kitlelerin gerçek karakteri de, düşmanca duygularla harekete geçtiklerinde ortaya çıkar; aslında bu durum fertler için de geçerlidir.

“Kininin davacısı olmak” şuuru, duygu ve düşünce olarak böylece oluştuktan sonra, aksiyon ifâdesiyle kendisini gösterebilmesi için geriye sadece “irade” kalmıştır. “His, düşünce ve irade”den oluşan insan, insanlığını kaybetmeye ramak kalmış bir noktada tekrar insanlığını inşâ etmeye başlıyor. Bozulan dengeyi yeniden kurma seyri, yani İhtilâl Hareketi… Bu noktada, “İhtilâl Hareketi”nde tecellî eden ruh devreye girer. Ruh, intikâmını almak için artık yola çıkmıştır. Kitlelerin kini ile “irade”nin –hareketin temsil ettiği ruhun– intikamı birleştiğinde, iktidarlar, kaçacak yer aramalılar. Bütün devrimci hareketlerin gözü, işte bu “kitle psikolojisi”ndedir.

Bir insan kin beslediği bir düşmanı tespit ettikten sonra iki faaliyete yönelir:

1- Düşmanın daha fazla kötülük etmesini engellemek; koruma, kollama faaliyeti.

2- Düşmanın bugüne kadar yaptığı tüm kötülüklerin intikâmını almak; hedefe yönlendirme ve örgütlü taarruz.

“Yaşamak, temelde “varolma isteğine” bağlı ve yokluğa karşı çıkmamızla ilgili davranışlarımızın bütünüdür.” (Salih Mirzabeyoğlu, İdeolocya ve İhtilâl, sh: 73)

Bu sınır durumunda insan, yaşamayı seçmiş, adetâ varlığını devam ettirsin diye Yaratıcı ona bir hak daha vermiştir. Bu mânâda her devrim bir“ölüş” ifâde ederken, aynı ânda varlığını devam ettirmenin de adı olmakta… Kendisini yok etmek isteyen düşmana karşı çıkabilmek için, “yaşamını örgütlemesi gerektiği” şuuruna insan belki de yokluğa karşı çıktığı ölümle burun buruna geldiği bu aşamada varmakta.

Ruhî muvazenesi bozulan insan yeni bir muvazeneye geçebilmek ve onun düzenini tesis edebilmek için harekete geçmiş ve kendisi gibi “dengesi bozulanlar”la bir etkileşim kurmuştur. Her etkileşimin örgütü-iktidarı güçlendiren gerçek unsur olduğunu göz önünden ayırmayalım.

Bu etkileşim sürecinin iki sonucu olacak;

1- Bu “sınır durumu”na kadar âidiyet hissettiği şuur süzgecinden ve onun bir gereği olan hayat tarzından kopuş ve o şuur süzgecinin ifâdesi ve hayat tarzının devam ettiricisi olan mevcut iktidarı düşmanlaştırma.

2- “Hareket” aşamasında yeniden âidiyet hissini yaşayacağı, yeni bir şuur süzgecini tanıyıp, onu benimseme.

Bu “etkileşim” süreci, zıt ve benzer hislerin fikirleştiği, iradî faaliyetle de bu fikirler etrafında “unsurdan terkibe”, yani toplumlaşmaya doğru gidişi içinde barındırır. Çatışmanın ve zıt kutupların birbirini tanıdığı sosyal ilişki türü olan “ihtilâl süreci”nin kendini gösterdiği ân.

Umutsuzluğun girdabında debelenen ve çaresizlik içinde öleceğini düşünen insan, kendisinin de izâh edemediği, ruhunun derinliklerinden gelen bir çaba ile son bir hamle yapmış ve hayata dönmüştür. Acıyla geçen bu sancılı sürecin sonunda, artık karşımızda öleceğini düşünen değil, kendi potansiyelinde yaşattığı topluluk keyfiyetini keşfeden ve kendini çoğaltmak için –yani varlığını devam ettirmek için– harekete geçen bir ŞAHSİYET vardır…

Bu “şahsiyet” olma süreci ayrıca, “hayat öpücüğü”nün kim tarafından verildiğinin tanınma sürecidir de… Tanıma, bilme, fark etme, yani GÖRME eylemi ile “şahsiyet olma” süreci eş zamanlı olarak devam eden fakat, olmuş-bitmiş bir olay değil; her ân tekâmülü gereken, gelişmeye açık bir keyfiyettir.

Merkezde olurken –iç oluş–, çevreyi de oldurma –dış oluş– hemen hemen aynı ânda gerçekleştirilmesi gereken bir hareket tarzı olduğundan, “şahsiyet olma” sürecinde insanın varlığını devam ettirebilmek için yaşama bağlayan ve yokluğa karşı kendisini savaş durumuna sokan o “sihirli el”i tanıması vaciptir. Kendini tanıması, ancak o “sihirli el”i tanımasıyla mümkün olur. Aksi takdirde, savaşta düşmana karşı hangi mevziî tutacağını doğru tespit edemez. Bu da gösteriyor ki, “düşmanı tanımak” tek başına yeterli değil. Düşmanla savaşırken ona karşı hangi mevzide yer alacağını tespit ettikten sonra, savaş için yeterlilik kazanmış oluyor insan.

O “sihirli el”, olması gereken “imaj”ın ta kendisidir.

O imaja göre varoluşunu idrak ederken, çevreyi de yine o imaja göreşekillendirecek.

Olunması gereken bir imaj olmadıktan sonra, insan ne ile, neye göre ve nasıl yaşamını örgütleyecek ve hangi oluş hedefine nisbetle yokluğa karşı çıkacak? “Yokluğa karşı çıkmak”, “dünyaya kazık çakmak” mânâsına ölmemek için direnmek değil; “yaşanmaya değer hayat”ı yaşarken ölmek

“Olunması gereken imaj” ise “yaşanmaya değer hayatın ne ve kim?” sorularının cevabında… Ayrıca olunması gereken imaj, varlığın devamını sağlayacak ve hayatı bütün olarak örgütleyecek, yokluğa topluluk hâlinde –kadro– karşı çıkarak, sonsuzluğu hissettirecek esastır. O, “hayat süren leşler” dünyasında “ölmüşken ölmeyen”, YAŞAYAN İNSAN’dır.

“Denge kurma” seyrinde harekete geçen insan, varolma isteği ile yokluğa karşı çıkarken, kendi şahsiyetinde yaşattığı ve varlığında devam ettirdiği, örgütleyip topluluk hâline getirmek zorunda olduğu bu imaj sayesinde –yani “ölmüşken ölmeyen”–, yaşayan insan olduğunun şuuruna varır. İnsana, “zoon politikon” diyenlerin öngördükleri fakat, ifâde edemedikleri aşama belki de budur. Siyasetin, siyasî faaliyetin içinden şuurunu inşâ eden insan; o artık bir daha zapt edilemeyecek ve teslim alınamayacak. Bilakis değdiği her şeyi, şuurunda fikir olarak mevcut olunması gereken imaj adına zapt edecek ve kendisine döndürecek bir Ateş Topu’dur.

Netleşmiştir ki, bu Ateş Topu, “yaşamak” denilince, “canların canı uğrunda can vermeyi” ve “varlığa şahidlik etmek” için ölüp de ölmeyenler safına katılmayı anlıyor. Varlığa katılmanın yolu, artık O’nun için “şehidlik mecburiyettir” şuuruyla ve bu şuuru yaşatmaktan geçiyor.

“Ben kimim?”“bu dünyadaki misyonum ne?” sorularına artık adım adım ve sindire sindire cevap bulmaya başlamıştır; varlığa şahitlik ederek ona katılmak. Bunun nasıl olacağını, olunması gereken imaj, fikir, metod, usûl olarak ortaya koydu; O, kadro yetiştiren Mütefekkir’dir.

Doğrulayıcılık usûlü prensibini hiç unutmamak üzere, o “imaj”ı fikir hâlinde eşya ve hadise üzerinde yürüterek uygulamak ve hayatın her alanında tatbik ederek yaşatmak için insan, komiteler hâlinde artık, epey bir zaman önce terk ettiği sokaklara tekrar geri dönmüştür.

Şehidlik Şuuru’yla ve eser ortaya koymanın zevki ve eserini benimsemiş olarak, O’nu yaşatmak için sokağa dönen insanın artık tek ana hedefi, teşkil edilen iktidarını sokaktan en tepelere kadar yaygınlaştırmaktır. Fert ve toplum arası denge kurulup, her bir ferdiyle topluluğu temsil eden şahsiyetlerden müteşekkil kadronun teşkil edilme süreci, kininin davasını, tespit edilen düşmana karşı ondan intikam alarak iktidarına son verme eylemini de kapsar.

Şahsiyetlerden müteşekkil bir kadro, haddi zatıyla bir “iktidar” demek olduğundan, bu topluluğun her adımında artık işleyen bir Devlet Mantığısöz konusudur. Bu durumdan dolayı, söz konusu “kadro”, iktidarı ele geçirme – devrim aşamasında, iktidar ele geçirildikten sonra ne yapılacağını düşüncede kurmuş ve kendi devrim ve devlet inşâlarını bu aşamada gerçekleştirmiştir. Artık “Yeni Dünya Düzeni-Başyücelik Devleti”Aydınlar SınıfıKurucular Meclisi ve Yüceler Kurultayı’nın bu aşamadaki şuur seviyesiyle yeniden güncellenmesi söz konusudur.

Zaten onları “kinlerinin davacısı” olarak düşmana intikam duygusuyla yönelten temel saik de budur. Her aşamada ne yapacaklarını bilen, “pratiğin verileriyle teoriyi zenginleştiren ve tekrar pratiğe yönelen” kararlı şahsiyetler.

Bu şahsiyetler topluluğu “bıçak sırtı” bir yola girdiklerinin şuurundadır.

Bir milim sapmada veya bir ân kadar göz açıp kapama mesafesinde bile dikkatlerini nisbetlerinden / hedeften ayırdıklarında başlarına ne geleceğini biliyorlar. Onun için “ak sütün içindeki ak kılı fark etmek”zorundalar. Fark etmeliler ki, artık hiçbir suçlu ve hain, suçunu ve ihanetini gizleyebilmek için zamanın sahibine suikast yapmayı aklından geçirmesin, geçmişi çarpıtıp yalan tarih yazmaya cesaret edemesin, ADALET’in sadece bir kavram olmadığı “Allah’ın muradı” olduğunu anlasın.

Haksızlık karşısında susmayan Adalet Savaşçıları olacak ki, vicdanları kararmış, “adalet” kaygısı taşımayan ve haksızlık yapmayı politik tutum ve tavır hâlinde benimsemiş olanlar “ateşten tabut”un içine girmekten bu dünyada da kurtulamasın.

“Şuur inşâsı”nın hem sebebi, hem de gayesi olan durum.

Ali Osman ZOR

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*

*

Du kannst folgende HTML-Tags benutzen: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>