islam-sunniliktir-sefik-kocaman-hoca

İSLAM SÜNNİLİKTİR – Şefik Kocaman Hocaefendi

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla…

İslam nimetini bize bahşeden Allah-u Teâla Hazretlerine sonsuz hamd-ü senalar olsun. Salat-ü selam da o İslam’ı ümmetine öğreten Rasûlüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ve onun Kuran-ı Kerim ile terbiye ettiği mümtaz nesil olan âl-u ashabı üzerine olsun.
Muhterem okuyucular!

“Dine Davet Binasından” isimli köşemizde tasavvuf ehline yapılan itirazlara karşı elimizden geldiği kadar icmalen bazı reddiyeler yapmaya gayret ediyorduk. Bu ayki yazımızda ise biraz konu dışına çıkıp Ehlisünnet yoluna dair kısa bir malumat vermeyi düşündük.

Malumunuz! Allah-u Zülcelal Hazretleri kainatı bir medrese, insanı da o medresenin talebesi olarak yarattı. Okunacak kitap olarak önlerine Kuran-ı Kerim’i koydu. Bu mukaddes kitabı, tebliğ, talim ve tatbik edici olarak da Peygamber Efendimizi gönderdi. Ashab-ı kiram efendilerimiz ise Din-i Mübin-i İslam’ı kâinatın Efendisinden nasıl öğrenip yaşadılarsa o şekliyle sonraki nesillere naklettiler.
Rasûlüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in son peygamber olduğu (Ahzab:40), Allah katında makbul dinin de sadece İslam olduğu (Al-i İmran:19, 85) Kuran-ı Kerim’de açıkça beyan edilmiştir. Kıyamete kadar başka peygamber gönderilmeyeceği ve başka bir din gelmeyeceğine göre insanlar için ebedi saadet sağlayacak başka bir hidayet yolu da yok demektir.

Hidayet üzere olduğunu iddia eden birçok fırka vardır. Öyleyse; insanları şirk ve küfür karanlıklarından İslam’ın nuruna ve aydınlığına çıkaracak yol hangisidir?

O yol; elbette Allah’ın bütün bozulmalardan koruyacağını vadettiği ve az evvel belirttiğimiz gibi Rasûlüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ve onun ashabının yoludur ki onun adı EHLİSÜNNET VELCEMAAT mezhebidir ve kısaca SÜNNÎLİK olarak ifade edilmektedir. Yani; İSLAM, SÜNNÎLİKTİR.

 

NİÇİN EHLİSÜNNET VELCEMAAT?

Bu noktada akıl karıştırmak isteyenler; İslam yetmiyor mu? Mezheb de nereden çıktı? İslam varken başka isme ne gerek var? Ehlisünnet nereden çıktı? gibi bazı sorular sormaktadırlar.
Evet! Tabi ki İslam yeterdi, başka isme gerek yok idi. Ta ki hak yoldan sapmalar başlayana kadar. Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ümmetinin fırkalara ayrılacağını şu hadis-i şerifiyle haber vermiştir:

“Ve muhakkak İsrailoğulları yetmişiki millete (fırkaya, taifeye) bölünmüştür. Ve benim ümmetim de yetmişüç millete bölünecektir. Biri müstesna hepsi cehennemdedir. (Ashab-ı kiram:) Onlar hangileridir ya Rasûlellah? dediler. (Bunun üzerine Rasûlüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)) “Onlar benim ve ashabımın üzerine olduğu itikad üzere olanlardır. buyurdu.” (Tirmizî)

Bu hadis-i şerifte ümmetinin bölüneceğini ve biri hariç hepsinin cehenneme gireceğini haber veren Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) hak üzere sabit olup cennete girecek olanların da kendisi ve ashabını takib edenler olduğunu açıklamıştır. Şu ayeti kerime de hak üzere olanları beyan etmektedir:

“Eğer onlar senin ve ashabının inandığı gibi inanırlarsa muhakkak (ancak o zaman) hidayete ermiş olurlar. Eğer yüz çevirirlerse ancak onlar haktan büyük bir ayrılık içindedirler.” (Bakara:137)
Bu hidayet yolundan ilk ayrılanlar Hazreti Ali’nin (Radıyallahu Anh) hilafetini tanımayan, küçük günah işleyeni bile kafir sayan Hariciler ve hemen sonrasında da ilk üç halifenin hilafetini kabul etmeyip o büyük zatlara lanet eden Şiiler oldu. Daha sonra Allah’ın sıfatlarını inkar eden, kullar kendi fiillerini yaratırlar diyen ve inanç meselelerinde nakli değil de aklı ölçü alan Mü’tezile fırkası zuhur etti.

Bunları, kaderi inkar eden Kaderiye, kulun her yaptığını ona Allah’ın yaptırdığını ve kulun tercihinin söz konusu olmadığını iddia eden Cebriye gibi fırkalar takib etti.

Hak yoldan bu şekilde ayrılmalar olunca doğru yolu izleyenlere; Rasûlüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in sünnetine tabi olduklarından EHLİSÜNNET ve sahabe-i kiram cemaatine uyduklarından veya ümmetin çoğunluğunu teşkil ettiklerinden vel-CEMAAT dendi.

Nitekim ümmetinin çoğunluğunun hak üzere devam edeceğini ve o çoğunluğa uyulması gerektiğini Rasûlüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şu hadis-i şerifiyle haber vermiştir:
“Muhakkak ki benim ümmetim dalâlet (sapıklık) üzere toplanmaz. Siz ihtilaf gördüğünüzde en büyük karaltıya sarılın (ümmetin çoğunluğuna uyun).” (İbni Mace, Ebu Nuaym)

Bir başka hadis-i şerifte de şu ifade mevcuttur:

“Ey insanlar! Cemaate yapışın (ümmetin çoğunluğuna uyun) ve ayrılıktan sakının. Ey insanlar! Cemaate yapışın (ümmetin çoğunluğuna uyun) ve ayrılıktan sakının.” Üç kere böyle buyurdu. (Ahmed bin Hanbel)

Ehlisünnet ifadesini ilk kullanan da tabiînin büyüklerinden Muhammed ibni Sîrîn Hazretleridir. İmam-ı Müslim, Sahihi’nin mukaddimesinde ondan şu nakli yapmıştır:

(Önceden hadis alimleri) senetten (hadis-i şerifleri nakledenlerin zinciri) sormazlardı. Ne zaman ki fitne vaki oldu (ve sapık fırkalar zuhur etti, hadis alimleri hadis alacakları kimselere): “Bize (hadis rivayetinizdeki) adamlarınızı söyleyin.” dediler. Böylece bakılacak; eğer rivayet edenler ehlisünnetten iseler hadisleri alınacak ve eğer bidat ehlinden iseler hadisleri alınmayacak.

Buraya kadar yapılan izahtan anlaşılacağı gibi Ehlisünnet vel’Cemaat mezhebi, sonradan çıkan sapık bir mezheb değil, bilakis sapıtanların karşısında hak üzere sabit kalan gerçek Müslümanların mezhebidir. Nitekim ondört asırlık İslam ümmetinin yüzde doksan olan kahir ekseriyetini bu mezheb teşkil etmektedir.
Günümüzde İslam coğrafyası ele alındığında her ne kadar cehalet hakim olsa da görülecektir ki yine kahir ekseriyet Ehlisünnet mezhebidir. Doğudan başlarsak:

Filipinler, Endonezya, Malezya, Tayland, Mıyammar, Çin, Doğu Türkistan, Afganistan, Pakistan’daki Müslümanların tamamı Ehlisünnettir. Hindistan’da bazı sapık mezheb mensupları hariç 250-300 milyon civarında oldukları tahmin edilen Müslümanlar Ehlisünnettir.

Türkî cumhuriyetler, Çeçenistan ve diğer Kafkas cumhuriyetleri ve Rusya’ya tabi diğer cumhuriyetlerdeki Müslümanlar Ehlisünnettir.
İran’ın yüzde kırkı (Bu rakam oradaki Müslümanların telaffuz ettiği tahmini rakamdır. Şiîler daima Ehlisünneti az göstermeye çalışmaktadırlar.), Irak’ın yarısı, Suriye ve Ürdün’ün tamamına yakını Ehlisünnettir.

Lübnan, Suudi Arabistan, körfez ülkeleri ve Yemen’in çoğunluğu Ehlisünnettir. Afrika’daki Müslümanların tamamına yakını Ehlisünnettir.

Türkiye ve Balkanlarda ‘ben Müslümanım’ diyenlerin hemen hemen tamamı Ehlisünnettir. Avrupa, Amerika ve Avusturalya’da yaşayan Müslümanların da büyük çoğunluğu Ehlisünnettir.
İslam tarihi boyunca kafirlere karşı cihad edenler, ülkeleri fethedenler, İslam’ı yayan ve birçok kavmin Müslüman olmasına sebeb olanlar, adaletle yeryüzüne hükmedenler ve haçlı saldırılarına karşı ümmeti müdafaa edenler hep Ehlisünnet mezhebi mensubu olan gerçek Müslümanlar olagelmiştir.
Allah-u Teâlâ, tarih boyunca ümmet-i Muhammedi hep onların elinde yekvücut kılmıştır. Onlar daima ümmeti toplamaya, sıkıntılarını gidermeye çalışmışlar, bu uğurda canlarını vermişler ve yeryüzünü hayırla imar etmişlerdir.

Nefislerinin hevasına uyarak doğru yoldan ayrılmış ehl-i kıble olan fırkalardan maada Yahudilere, Hıristiyanlara, Mecusilere ve sair putperestlere bile fitne çıkarmadıkları ve kan dökmedikleri müddetçe müsamaha göstermişler ve asla zulüm yapmamışlardır. Ve belki de onların hak üzere olduklarının en büyük delillerinden biri de bu müsamaha vasfıdır.

Nitekim Rasûlüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

“Ben, hanif (hiçbir batıla meyli olmayan) ve müsamahalı bir din ile gönderildim.” (Ahmed bin Hanbel)

İslamî fırkaların tamamı incelendiğinde görülecektir ki; müsamaha vasfı en çok Ehlisünnet mezhebinde bulunmaktadır. Çünkü onlar, kat’î nasları (şüphe götürmez delilleri) inkar etmedikleri müddetçe ehl-i kıbleyi tekfir etmezler (kafirlikle itham etmezler). Diğer fırkalar ise kendi görüşlerinde olmayanları delillerine bakmaksızın, araştırmaksızın tekfir ettiklerinden onlarla olan muamelelerinde çoğu zaman aşırılığa kaçmaktadırlar ki tarih bunun şahididir.

 

İTİKADÎ EHLİSÜNNET MEZHEBLERİ

Ehlisünnetin itikadî mezhebleri ikidir:

Maturidî ve Eş’arî mezhebleri.

İmam Ebû Mansur el-Maturidî (vefat: hicrî 333) ve İmam Ebu’l-Hasen el-Eş’arî (260-324 hicrî) Ehlisünnetin iki büyük imamıdırlar. Bu zatlar asla yeni bir şey çıkarmamış bilakis sapıtan fırkalara karşı Rasûlüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ve ashab-ı kiramın yolunu müdafaa etmişlerdir. İnanılması gereken meseleleri ehemmiyet sırasına göre tasnif ederek doğru imanın nasıl olacağını beyan etmişler ve ümmet-i Muhammed’e örnek ve öncü olmuşlardır. Dolayısıyla onlara tabi olmak suretiyle hak yolu takib edenlere Maturidî ve Eş’arî denmiştir. Aralarında bazı ifade tarzlarından başka ciddi bir fark sözkonusu değildir.

 

AMELÎ EHLİSÜNNET MEZHEBLERİ

Ehlisünnetin amelde yani fıkıhta mezhebleri dörttür:

Hanefî, Malikî, Şafi’î ve Hanbelî mezhebleri.

İmam-ı Azan Ebu Hanife (Numan bin Sabit) (h: 80-150), İmam Malik bin Enes (h:93-179), İmam Muhammed bin İdris eş-Şafi’î (h:150-204) ve İmam Ahmed bin Hanbel (h:164-241) hazeratının öncüleri olduğu amelî mezhebler.

En hayırlı asırların ikincisi olan tabi’în ve sonrası tebe-i tabi’în neslinden olan bu imamlar, hayatlarını fıkıh ilmine vermişler ve Müslümanların amelî sahada ihtiyaçlarını karşılamak için fetva ile meşgul olmuşlardır. İlim, ihlas ve takva sahibi oldukları İslam ümmeti arasında ittifakla kabul edilen bu alimlere uyan, onların fetvalarıyla amel edenlere onların isimlerine nisbeten; Hanefî, Malikî, Şafi’î ve Hanbelî denmiştir.

 

HÜLASA

İslam’ın güzelliklerini taşıyan ve dünyaya anlatan, ulaştıran hep Ehlisünnet mensubu Müslümanlar olmuştur. İslam denilince akla gelen Ehlisünnet inancıdır.

Selçuklular ve Osmanlıların devamı olan biz Anadolu Müslümanlarının tarih boyu saygı duyduğu, hürmet ettiği, iftihar ettiği, hayırla yadettiği, onlar gibi olsunlar diye nesilden nesile hatıralarını, kıssalarını ve örnek hayatlarını anlatıp feyiz ve ilham aldığımız büyüklerimiz, hep Ehlisünnet mezhebini savunan, yayan ve muhafaza eden ulu şahsiyetlerdir.

Selçuk Bey’den Alparslan’a, Kılıçarslan’dan Gazneli Mahmud’a, Salahaddin Eyyûbî’den Nureddin Zengi’ye, Süleyman Şah, Ertuğrul Gazi, Osman Gaziler’den Sultan Selimlere, Kanunilere ve Abdülhamitlere hepsi Ehlisünnet kahramanlarıdır.

Rasûlüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in müjdelediği, medh-ü sena ettiği İstanbul’un fatihleri olan Akşemseddin, Fatih Sultan Mehmed han, fetih ordusu ve fethe iştirak için İslam aleminden toplanıp gelen alimler, şeyhler, erenler, dervişler ve salih Müslümanlar hep Ehlisünnet mezhebinin mensupları idiler.
İslam’ın ruhunu kalplere nakşeden tarikat pirleri; Şahı Nakşibendler, Abdülkadir-i Geylaniler, Ahmed Rifaîler, Ebulhasen eş-Şazeliler, Çeştiler, Ahmed Bedeviler ve diğer tarikat uluları Ehlisünnetin baştacı olan evliyası idiler.

Huccetü’l-İslam İmam-ı Gazalî’den Mevlana’ya, Şeyh Edebali, Hacı Bayram-ı Veli, Yunus Emre’lerden Yahya Efendi, Aziz Mahmud Hüdaî, Üftade Hazretlerine, Dursun Fakih, Molla Güranî, Molla Fenarî, Molla Hüsrevlerden Kemalpaşazade, Zembilli Ali Cemali, Ebussuud Efendiye, Ahıskalı Ali Haydar Efendiden Mahmud Sami Ramazanoğlu, Mehmed Zahid Kotku ve Süleyman Hilmi Tunahan Hazretlerine hepsi Ehlisünnet alimleri ve velileridir.

Rasûlüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ve sahabe neslinden günümüze kadar hiçbir değişikliğe uğramadan gelen İslam’ın doğru anlayışı ve tatbiki olan Ehlisünnet yolunu bu zevat-ı kiram taşımışlardır.

Mevla Teâlâ, bu mübarek zatların izinden gidebilmeyi kendimize, ehlimize, neslimize ve bütün müminlere nasib eylesin. Âmîn…

 

HATİME

Kurduğu medreseler, yetiştirdiği takva sahibi alimler ve sünnet-i seniyye üzere terbiye ettiği cemaatiyle asra damgasını vuran Müceddid Mahmud Efendi Hazretlerinin mevzumuza dair buyurmuş olduğu bazı kelamlarını nakletmeden geçmeyelim:

“Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat mezhebini muhafaza edelim. Onun kurucuları büyük adamlardır. Bu büyüklüğü Allâh’tan aldılar.”
“Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat mezhebinin gayrisine fetva veren büyük hoca değil, büyük şeytandır!”

“Bazı adamlar kendi kendilerine mezhepler kurmuşlar, gelin güvey olmuşlar. Böyle olmaz. Bizim mezhebimiz Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat mezhebidir.”

“Bu mezhebin başı Rasûlüllâh (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), erkânı hulefâ-i râşidîn, efrâdı ise ashâb-ı kiramdır. Daha sonra da kıyamete kadar bu itikat üzere devam edenlerdir. Oraya sokulmadan olmaz. Sürüden ayrılanı kurt kapar. Sürünün içinde olan koyunu kurt kapamaz biiznillâhi Teâlâ.”

“Mevlâ Teâlâ’ya çok şükredelim. Bizleri, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’in görüşlerini öğretecek âlimlere kavuşturdu ve Ehl-i Sünnet etti. Yâ Rabbi! Bizleri bu itikattan ayırma.”

“Ey Müslümanlar! Bizler, Rasûlüllâh (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) nasıl inandıysa, ashâbı nasıl inandıysa öyle inanırsak doğru yoldayızdır. Doğru itikat ancak budur.”

“İmtihan dünyasındayız, herkes aynı inançta olmayacak, insanlar illa fırkalara bölünecek. Bu hususta Allâh-u Teâlâ:

“Eğer Rabbin dileseydi elbette insanları tek bir ümmet yapardı lakin ihtilâf ediciler olarak kalacaklar” (Hûd:118) buyuruyor.

Rabbimiz isteseydi bütün insanlar bir düşüncede, bir inançta ve hepsi takva üzere olurdu. Fakat hikmeti gereği böyle dilemedi, kıyamete kadar ihtilaf edenler olacaktır. Rabbimiz kime acıdıysa o ihtilaf edicilerden olmadı. Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat mezhebinden olanlar ihtilaf etmeyenlerdendir.

“Yanlış mezhepte olanlarla arkadaşlık etmeyiniz. Yoksa siz de yanlışlık edersiniz. Kötülükleri insanlar hep birbirinden görerek alıyor. Aman Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat mezhebimizden ayrılmayalım.”

“Sen Allâh dostu olamadıysan olan var, bunu inkâr etmenin ne faydası var?! Fakat illa inkâr edecekler, İrancı olacaklar. İranlıların çoğu tarikatı kabul etmez. Müta nikahı yaparlar. Bunlar bazılarının hoşuna gidiyor. Ehl-i Sünnet olan bir kimseyi İrancı olmak yükseltmez, alçak eder. Nerede tembellik var oraya gidiliyor, nerede çalışmak var oradan kaçılıyor.”

Yine Mahmud Efendi Hazretlerinin, şeyhi Ali Haydar Efendi Hazretlerinden naklettiği ve bizzat Ali Haydar Efendinin başından geçen şu hadise ile makalemizi bitirelim:

“Bir gece seher vakti, uyanıkken aşikâre olarak şeytan yanıma geldi ve bana: Sen hangi mezheptensin diye sordu. Ben de: Ehlisünnet vel-Cemaat mezhebindenim dedim. Peki! Mezhebinin hak olduğuna delilin nedir dedi. Ben de Kuran-ı Kerimdir dedim. O: Her mezhep sahibi haklı olduğuna dair Kuranı delil getiriyor, o halde onların haksız olup senin haklı olduğun ne malum? dedi.
Bunun üzerine ben ona nice ayet ve hadisler okuyarak cevap verdiysem de, bir türlü ikna olmadı ve önüme bir tas yuvarladı. Böylece uzun müddet mücadele devam etti, çok yoruldum, aciz kaldım ve yanımda duran yatağa düştüm, uzandım. O anda Mevla Teâlâ ayet-i celiyeyi hatırıma getirdi. Ben de hemen yatağımdan doğrulup ona cevap olarak bu ayeti okudum ve dedim ki: Bu ayet-i celilede Mevla Teâlâ, Habibi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’e ve ashabına hitaben buyuruyor ki:

“Eğer onlar (kendi dinlerini hak bilip insanları ona davet eden Yahudi, Hristiyan ve sair din mensupları) senin ve ashabının inandığı gibi inanırlarsa muhakkak (ancak o zaman) hidayete ermiş olurlar. Eğer yüz çevirirlerse ancak onlar haktan büyük bir ayrılık içindedirler.” (Bakara Suresi:137’den)

Ve devamla şeytana dedim ki:

İşte bu ayet-i celile nazil olduğu zaman ne Mütezile, ne Şia, ne Cebriyye, ne de Kaderiyye gibi batıl mezhepler mevcut değildi. Ancak Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ve ashabı mevcuttular ve hak üzere olanlar da ancak bunlardır.

Öyle ise dünya yıkılıncaya kadar ancak onlar gibi inanıp, onların amelleri gibi amel edenler onlara hakkıyla tabi olmuş ve hidayet üzere bulunmuş olur. Ehl-i Sünnet vel-Cemaat işte bunlardır. Ben böyle deyince şeytan bu izahata karşılık veremedi ve gitti.”

Allâh-u Teâlâ cümlemizi Fırka-i Nâciye olan Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat mezhebinden ayırmasın. Âmîn!”

Şefik Kocaman Hocaefendi

Kaynak: Marifet Derneği

Orjinal Haber: http://www.adimlardergisi.com/islam-sunniliktir-sefik-kocaman-hoca/

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*

*

Du kannst folgende HTML-Tags benutzen: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>