islama-muhatap-anlayisa-dair-1-ebubekir-sifil-caner-taslaman-tartismasi-vesilesiyle

İslâma Muhatap Anlayışa Dair: 1 “EBUBEKİR SİFİL CANER TASLAMAN TARTIŞMASI VESİLESİYLE” – Selim Gürselgil

EBUBEKİR SİFİL CANER TASLAMAN TARTIŞMASI VESİLESİYLE

Temmuz ayı içinde televizyon ekranlarında benzerine pek rastlanmayan bir tartışma programı yayınlandı. Mustafa İslamoğlu’nun adamı olarak bilinen Caner Taslaman adlı felsefeci ile, Ehl-i Sünnet âlimi Ebubekir Sifil arasında hadisler üzerine yapılan münazara Türkiye’de büyük ilgi uyandırdı ve aynı saatlerde milli maç yayını olmasına rağmen izlenme rekorları kırdı. Münazaranın ardından kamuoyunda da tartışmalar günlerce devam etti.

Bu mevzu, bizim davamızın ana bahislerinden biri ile (İslama Muhatap Anlayış) doğrudan ilgili olduğu için, sözkonusu program vesilesiyle, programda konuşulan ve konuşulmayan meseleleri de ele alıcı bir biçimde bu mevzuya girmemiz gerekiyor. Programda konuşulan ve konuşulmayan derken, şunu kasdediyoruz:

Caner Taslaman’ın getirdiği bu meseleler yeni değildir, birkaç yüzyıllık oryantalist ve emperyalist çalışmanın birer ürünüdür. Onlardan alarak gerek İslâm düşmanları, gerekse İslâm içi sapık kollar dillerine dolamışlardır. Bazı boyutlarıyla meseleler resmî nitelik de taşımaktadır: İlahiyat Fakülteleri olsun, Diyanet İşleri Başkanlığı olsun bu sapık fikirlere zaman zaman yer vermekte ve kamuoyunu bunlarla zehirlemeye çalışmaktadırlar. 15 Temmuz’dan sonra güya FETÖ ile mücadele adına resmî kanallardan yapılan hadis inkârcılığı buna en çarpıcı misaldir. Hasılı biz buradaki meseleleri ilk defa işitiyor değiliz; yıllardır karşılaştığımız ve Allah izin verirse bu yazı dizisi içinde nasıl karşıladığımızı sergileyeceğimiz mevzular bunlar.

15 Temmuz deyince, söz konusu programda hadis inkârcılığı ve düşmanlığı ile gündeme gelen Caner Taslaman da bu hususla doğrudan ilgilidir. Zira 15 Temmuz’dan sonra bir “15 Temmuz’un kaymağını yiyenler” veya en azında yemeğe çalışanlar familyası türedi ki, bunların başında da Taslaman’ın hocası Mustafa İslâmoğlu geliyor. Resmi kanallar, güya “FETÖ” ile mücadele adına hadis inkârcılığı ve mezhep sapkınlığı propagandası yapıyorlar.

Bu mevzu sadece Mustafa İslâmoğlu ile sınırlı değil. Hadislere düşman bir familya son yıllarda bir çok kanaldan gençliğin üzerine saldırıyor. Amerika’da Edip Yüksel ve Türkiye’de Yaşar Nuri “Kur’an Müslümanlığı – Kur’an’daki Din” adında bir sapkınlık biçimi uydurdular. Hadisler ve mezhepleri ortadan kaldırarak, sırf Kur’an’a bakarak bir din idrakına erişebileceklerini savunuyorlar. “Kur’an’daki din diye kitap yazmak” geri zekâlılığı şöyle dursun, Kur’an’a bakarak her biri ayrı bir din ortaya çıkaran bu tipler, gençler arasında ciddi ölçüde ilgi uyandırıyorlar. Edip Yüksel’in yolundan gidince “İslâm’ın tam da liberal bir din” olduğu ortaya çıkıyor, Yaşar Nuri’nin yolundan gidince “İslâm’ın tam da Kemalist bir din” olduğu anlaşılmış oluyor!

Onlar gibi başkaları da var, hadis inkârcısı ve sözüm ona “Kur’an dini”ni savunan. Meselâ İhsan Eliaçık’a bakınca Kur’an-ı Kerim ile Das Kapital arasında hiçbir fark kalmıyor. Tartışmacı Caner Taslaman’ın adamı bulunduğu Mustafa İslâmoğlu’nun hadis inkârcılığında ise İslâmiyet “muhafazakâr demokrasi” ile özdeşleşiyor. Yani bu hadis inkârcılarının her biri İslâmiyeti kendi yakın oldukları İslâm dışı doktrinlere benzetmeye çalışıyorlar. Sorunca da “Kur’an’dan yapıyoruz, Kur’an dini yapıyoruz” diyorlar. Hadisler ve mezhepler onlara ayak bağı olduğu için, onları atmadan yola koyulamıyorlar.

Şu bir gerçek ki, son zamanlarda bu taifenin sesi çok çıkmaya başladı. Özellikle 15 Temmuz’dan sonra “Hadisler olmasaydı 15 Temmuz olmazdı” şeklinde bir hezeyan sergileyecek kadar alçalan tipler ortalığı kapladı ve Amerikancı hain Fetulah Cemaatin’den alınan makamlar bir bir bunlara verilemeye başladı. Aralarından bazıları “ilan edilmemiş şeyhülislam” pozları atarak hükümet üstü bir yerlerde dolaşıyor. Her gün, her vesileyle Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat Yolu’na ve hadislere saldırıyor, kendi sarhoşluklarına bunları meze etmek istiyorlar. Ehl-i Sünnet dışı görüşleriyle Üstad Necip Fazıl’ın dahi dikkatini çeken Hayreddin Karaman ve onun kurduğu Ensar Vakfı, memleketin en ücra köşelerine kadar yayıldığı bir himaye görüyor ve genç dimağlara din öğretiyor.

Bu ve burada zikretmediğimiz bütün bu sapkın anlayışlara bakışımızı, sözünü ettiğimiz münazarada Caner Taslaman’ın programa getirdiği bir şişe deve sidiğiyle şov yapmaya kalkışması sadedinde toparlayalım. Bundan 5 yıl önce, ateistlerin hâkim olduğu bir çevrede bu mevzu gündeme getirilmişti ve Allah Resulü deve sidiğiyle hasta tedavi ediyormuş diye sırıtılmıştı. Ben de o zaman şu cevabı vermiştim:

– Hastasına bağlıdır. Kimine deve sidiği iyi gelir, kimine deve tabanı dayasan bana mısın demez. Hep ilim bunlar, hep hikmet!

 

SÜNNET VE CEMAAT EHLİ’NE ÖVGÜ         

Sünnet ve Cemaat Ehli Yolu, yolların en doğrusu, en güzeli ve en üstünüdür.

Bu yol baştanbaşa İslâm tarihini ve İslâm medeniyetini yapanların yoludur.

Allah Resulü’ne, Sahabilere, Ehl-i Beyte sımsıkı sarılanların;

Emevi saltanatını yıkanların, Abbasileri içten fethedenlerin ve Selçukluların ve Osmanlıların ve baştanbaşa yeryüzüne yayılıp döşenenlerin yoludur.

İslâm’ın bütün ilim, fikir, sanat ve medeniyet hamlesi, bu yoldan, bu yolun güzidelerinden gelmiştir. Onlardan başka hiç kimsenin İslâm tarihine en ufak bir müsbet katkısı olmamıştır.

Sünnet ve Cemaat Ehli yolu, itikatta 2, amelde 4 hak mezhebden oluşur. Maturidi ve Eşari… Hanefi, Şafii, Maliki ve Hanbeli… Bunlar dışında hiçbir dönemeci yoktur.

Sünnet ve Cemaat Ehli’nin alâmet-i farikalarından başlıcaları şunlardır:

– Onlar farzı farz, sünneti sünnet bilirler ve içtihadları icma üzeredir.

– Onlar hiçbir sahabiye buğz etmezler ve hiçbir hadisi inkâr etmezler.

– Onlar, Kur’an’dan ve Sünnetten kafalarına göre, akıllarına estiği gibi, işlerine geldiği gibi yorum çıkarmazlar.

– Onlar, tasavvufu şeriatın gayesi bilir ve hakikatini inkâr etmezler.

Sünnet ve Ceamaat Ehli büyükleri, İslâm’a dosdoğru uymanın yolunu inşâ etmişlerdir ve bu yol da Fırka-i Naciye’nin yolu, Kurtuluş Yolu’dur.

Lakin şu da bir gerçek ki, anlayışta çözülme, bozulma ve çürüme bu yol üzerinde olmuştur. Demek ki, anlayış yenilenmesi de bu yol üzerinde olacaktır.

Ehl-i Sünnet büyüklerinin ortaya koyduğu iman ölçülerine karşı gelmeden ve onları zedelemeden, meselelere yepyeni bir bakış ve anlayışın geliştirilmesi de elzemdir ki, buna İslâma Muhatap Anlayış diyoruz.

22 Temmuz 2017

EHL-İ SÜNNET

Eşit, İslâm!

Gerisi, hikâye…

29 Ağustos 2012

Eşit, İslâm! Yani hakikati ve özü itibariyle söylüyorum; folklörik anlamda değil…

SÜNNİLİK

Şimdi, Peygamber’in mezhebi mi vardı deniliyor… Peygamber’in niye mezhebi olsun ki? Vahyin mezhebi mi olur? Mezheb “zan”dan gelir; yani vahye yaklaşım biçimidir.

“Mezheb olmasın” diyen de vahye bir yaklaşım biçimi sergiliyor (üstelik kendi çelişkisini görmüyor), bu işi en yakın kaynağından alan İmam-ı Azam gibi muazzam bir insan da… Ben niye bu zibidinin yaklaşımını benimseyeyim ki, İmam-ı Azam dururken?

Düşünsene: Adam çıkmış “Kur’an’daki İslâm” diye kitab yazıyor. Kafaya bak! İslâm Kur’an’daysa senin yazdığın kitab ne? Kur’an dururken, ben niye senin yazdığına bakayım o zaman? “Zan – mezheb” değil mi o da? Yoksa vahiy mi seninki?

Mezheb olmazsa, “hak mezheb” olmazsa, “İslâm’da düşünce”  diye bir şey de olmaz. Düşüncenin yeri olmaz ki! Zaten bu işi körükleyenlerin amacı da odur. İlkel adamlar dini icad etmek!

Kur’an’da şeriata dair her şey açık açık belirtilmemiştir. Mesela abdest nasıl alınır, Kur’an’dan öğrenemezsin. Sünnetten öğrenirsin. Abdesti vücuddan kan çıkmasının mı bozduğu, yoksa karşı cinsle el temasının mı bozduğu noktası, hadislerde yoktur; onu da mezhebden öğrenirsin. 

Bu kadar insanî ve zarurîdir mezheb. Sünnet ve Cemaat Ehli de bu idrakten doğmuştur zaten.

4 Eylül 2012

EHL-İ SÜNNET VE’L-CEMAAT

Buradaki sünnet kavramı, “Allah Resulü‘nün ortaya koyduğu örnek, doktrin” mânâsındadır. Cemaat ise topluluk hükmü… Yani hem doktrine, hem de doktrin hakkında topluluğun ortak görüşüne uyanlar!

Buradaki topluluktan kasıd, birinci derecede Sahabîler, ikinci olarak onlardan sonra gelenler ve nihayet “cumhur ulemâ” anlamındadır. “İcmâ” kelimesiyle aynı kökten… Yine cami, cuma, içtimâ kelimeleri de aynı kökten, etimolojik ilgi içinde… 

Ehl-i Sünnet Ve’l-Cemaat’in alâmet-i farikası şunlardır: 

Bağlılıkta:

Hazret-i Ebu Bekir, Hazret-i Ömer, Hazret-i Osman, Hazret-i Ali.

İncelikte:

Hazret-i Hatice, Hazret-i Aişe, Hazret-i Fatıma.

İtikatta:

İmam-ı Eşarî, İmam-ı Maturidî.

Kaynakta:

İmam-ı Buharî, İmam-ı Müslim, Ebu Davud, Tirmizî, İmam-ı Nesaî, İbn-i Mâce.

Tefekkürde:

İmam-ı Rabbanî, Muhiddin-i Arabî, İmam-ı Gazalî.

Tasavvufta:

Altun Silsile, Oniki İmam.

22 Kasım 2012

 

EHL-İ SÜNNET’İN İSLÂM’LA ALÂKASI

Kim demiş yoktur? Ehl-i Sünnetin İslâm’la alâkası yoksa kimsenin yoktur. Çünkü diğer hiçbirisi ana kaynağa Ehl-i Sünnetten daha yakın, “asıl örnek” üzerinde ondan daha titiz ve saf doğru yol endişesi dışında kaygulara düşmemiş değil.

İslâm tarihine baktığın zaman, Ehl-i Sünnetten başka hiçbir grubun İslâma derinliğine ve genişliğine bir katkısı olduğunu görmüyoruz. İslâmı Moro’dan Endülüs’e, Afrika içlerinden Sibirya steplerine kadar yayan, hep Ehl-i Sünnet ve ona ilişik çevrelerdir. İslâmın derinliğine en büyük kültür verimlerini meydana getirenler, dinin karnından tasavvufu çıkaran, ondan tefekkürü doğuran, İslâm medeniyetinin zafer takları sayılabilecek en büyük ilim ve sanat eserlerini meydana getiren, hep bu çevredir.

Bunun dışında başlıca iki kesim var: Birisi şia, diğeri selefî – modernist olarak tanımlanan daha yenice bir akım. Şia’nın 1400 yıl boyunca dışa karşı hiçbir hamlesi yok, sürekli içte bir kargaşalık merkezi. Kültür ve medeniyet alanında ortaya koyduğu bir verim de yoktur. 1400 yıldır Ali-Muaviye meselesini bitiremedi şia. Kendini kırbaçlamaktan başka hiçbir yenilik getirmedi İslâm diyarına. Birkaç cılız şiir, bir iki de minyatür… Onlar da şiaya rağmen, şia bu konuları konuşturmak istememesine rağmen ortaya çıkan bazı batınî akımların ürünleri zaten.

Şia’dan sonra vehhabî ve selefîler tuttu aynı doğrultuyu. Şimdi sürekli dinî meseleler konuşurlarsa dinî bir şey yaptıklarını sanıyorlar. Sürekli hangi hadis zayıf hangisi güçlü, hayızlı kadın neler yapabilir, hangi âlim nerede diğerinden farklı ne demiş konularıyla uğraşınca, İslamî gerekliliğin yerine getirildiğini düşünüyorlar. Oysa İslâm statik bir din olmadığı gibi, eksik bir din de değildir. İtikadda iki, amelde dört hak mezheb tarafından, temelleri yıkılmaz bir hisarla kuşatılmıştır. Hangi hadis’e hangi gözle bakılması gerektiğini, hangi meselenin nasıl çözümlenmesi gerektiğini, Ehl-i Sünnet, en ince çizgilerine varıncaya kadar detaylandırmıştır.

Bunları (icmâ ve kıyas) aradan çıkarınca her hadis okuyanına başka şey söyler. Onlarda çelişkiler bulmak, herkesin her yönüyle yapabileceği bir şey olur çıkar. Çünkü artık içtihad değil, akıl ve heves devrededir. O da herkese göre değişik netice verir. Misal: Birisi tuttu burada, 6-7 ay kadar önce, deve sidiğinin şifası falan diye bir hadis getirdi. Yalan olduğunu düşünmüyorum, çünkü arkadaş böyle yollara tevessül etmez. Ama hadis bağlamından koparılmıştır. Hangi mevzuda kime söylendiği güme gitmiştir. Hadis, herkesin el atabileceği bir dâvâ değildir. Eğer öyle anlatılmak istendiği şekilde olsaydı, hadislere inananlar deve sidiği içer dururdu. Var mı böyle bir şey? Olmuş mudur?

Yalnız burada bir şey ilâve etmeme izin verin: Bu selefîlik meselesi çıkınca, ben geri adım atma gereği duydum ve hâlâ da duyuyorum. İki sebebi var: Birincisi, tertemiz bir su vardı, şimdi bulandırıldı. Bu mesele o kadar çok karıştırıldı ki, selefîliğin içinden, onunla aynı veya benzer metodları kullananan binbir yeni fraksiyon çıktı. Her geçen gün de çıkmaya devam ediyor. Artık neyin selefîlik, neyin ondan doğmuş başka bir şey olduğunu anlamanın imkânı kalmadı. Bugün Kurancı geçinen Amerikalı Edip Yüksel de selefî metodu kullanıyor, şeriatın en yalın haliyle yaşadığını savunan cihadçılar da, bizim kıytırık ilahiyatçılar da, Türk müslümanlığı diye uyduruk bir din yapmaya çalışan bazı Kemalistler de…

Buna bağlı olarak, selefiliğin boyutları bugün tahmin edemeyeceğimiz ölçüde büyük. Çünkü bu, yüzyılı aşkın bir zamandır Ortadoğu coğrafyasında, biraz da Arap milliyetçiliğinden hız alarak, sürekli biçimde işleniyor. Bir 40-50 senedir Türkiye’de, İslâmcı matbuat merkezlerinde yayılıyor. Arap ülkelerindeki gibi bizde halk tabanı oluşmadı henüz, ama onları “selefî” diye toptancı bir hat içinde değerlendirmek imkânı da kalmadı. Çıta o kadar yükseldi ki, söz söylemekte becerememek korkusu var.

Bu konudaki ikinci sebebimse, birincisinden daha çarpıcı. Şimdi baktığın zaman Ehl-i Sünnet adına ortada ne var ki? Cuma namazı kalabalığı, çorap kokusu, istismara açık tekke türbe muhabbetleri; neredeyse bütünüyle ölü bir yığın… Bu yığının arasında İslâmcı refleks gösterenlerin önemli bir bölümü, selefiler… Bunları kaldırdığın zaman, Ehl-i Sünnet, halihazırda bir koyun rejimi, sisteme itaat ve sorgusuz baş eğme biçimi olarak ortada kalıyor. Oysa İslâmcı refleksleri harekete geçirmede, bunu politik mücadeleye dökmede selefîler kritik bir rol oynuyor. Çünkü onların rejime göbek bağı bulunmuyor.

İslâmcı camianın entellektüel tarafında boy gösteriyorlar. Leb demeden leblebiyi anlayan gayet zeki bir tipoloji çizenleri var. Ben şimdi selefîler diye toptan bir hücuma kalktığım zaman bu kimseleri incitmekten de çekiniyorum. Hem kendim boşa kürek çekmekten kaygu duyuyorum, hem de aradaki değerleri yok saymış görünmekten çekiniyorum. Yoksa ben fikir kavgasından kaçan biri değilim. Burada olsun, başka zeminlerde olsun, bir çok şahidi de vardır bunun. Sadece savunmada kalarak, dine bakış konusunda kendileriyle ayrılacağımı belirtmek istiyorum. O da şu:

– Din tamamlanmıştır. Onun yeni kurgulara ve fantezilere ihtiyacı yoktur. Sizin eleştirdiğiniz geleneklerin büyük bölümü, İslama Muhatap Anlayış‘ın reddettiği şekillerdir. Ama bunların sebebi dinin temelleri değildir. Din, Kur’an-Sünnet-İcmâ-Kıyas olarak dört temel üstünde yükselir. Bunlardan hangisine saldırırsanız, dine saldırmış, hangisini yıkarsanız, dini yıkmış olusunuz. Siz dini rahat bırakın, İslâma Muhatap Anlayış’ı anlamaya ve kuşanmaya bakın. Yoksa Ali-Muaviye, hayızlı kadın muhabbetinden ileri gidemezsiniz. Bunlar çook gerilerde kaldı. Şimdi her müslümandan beklenen, Batı’nın üstünlüğünü ve bunun sebeblerini anlamasıdır. Alâkalı alâkasız her mevzuda zayıf hadis kuvvetli hadis muhabbetini sündürmesi değildir.

Evet, bu benim savunma şeklim. Bu yönde bir fikir kavgasından kaçış sebeblerim. Siz yine de beni böyle munis görüp damarıma basmayın; herkesin kavgadan kaçamayacağı bir sınırı vardır.

14 Kasım 2012

Orjinal Makale: http://www.adimlardergisi.com/islama-muhatap-anlayisa-dair-1-ebubekir-sifil-caner-taslaman-tartismasi-vesilesiyle/

 

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*

*

Du kannst folgende HTML-Tags benutzen: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>