islama-muhatap-anlayisa-dair-4-imam-i-buhari-selim-gurselgil

İslâma Muhatap Anlayış’a Dair: 4 – İMÂM-I BUHARÎ – Selim GÜRSELGİL

İMÂM-I BUHARÎ

İmâm-ı Buharî, her şeyden önce, muhteşem bir adamdır. Bir gördüğünü bir daha unutmayan, tarihin bir eşini kaydetmediği ender hafızalardan biridir. Binlerce hadîsin metnini ezberlemiş, senedini (rivâyet edenler zincirini) ezberlemiş, hepsi üzerinde tek tek ve ayrı ayrı mütalâalarda bulunmuştur. Kendi yazdığına göre, 600.000 civarında hadîs toplamış, bunlardan ancak 7.275’ine kitabında yer vermiştir. Onun 16 yılda tamamladığı Cami’us-Sahih veya Sahih-i Buharî de muhteşem bir eserdir.

Bütün İslâm büyükleri ittifak etmişlerdir ki, müslümanlar için Kur’ân’dan sonra en önemli din kaynağı İmâm-ı Buharî‘nin topladığı hadîs kitabıdır. Hadîslerin toplanması ve bu iş sırasında takib edilen titizlik ve incelikler, tarihte benzeri olmayan bir çabanın karşılığıdır. Hadîsleri en güvenilir kaynaklarından tesbit eden Buharî, bununla yetinmeyip kitabında yer verdiği her hadîs için ayrıca gusül abdesti almış ve istihareye yatmıştır. Bu ikinci usûlün çoklarına garib geleceğinin farkındayım: Ama bu sadece işin sağlamasıdır, usûlün kendisi değil…

Bugüne kadar yazılmış hiçbir tarih kitabı, hadîslerin tesbit edildiği ince usûllerle tesbit edilmemiştir. Öncelikle hadîslerin kaleme alınmaya başladığı dönemde henüz sahabîlerden sonraki kuşak (tabiler) hayattaydı. Rivayetlerini doğrudan Allah Resûlü‘nü görenlerden almışlardı. Bunun yanında yüzlerce hadîs âlimi ve binlerce talebesi vardı. Bunlar gece gündüz hadîsleri toplar, tartışır, senedlerini tesbit eder, hattâ rivayet edenlerin hayatlarını inceler, güvenilir olup olmadıklarını araştırırlardı. Bir keresinde İmâm-ı Buharî’yi Bağdad’ta bu âlimler hesaba çektiler: Yüzden fazla hadîsi, metni ve râvîleriyle içinden çıkılmaz şekilde karıştırıp önüne koydular. O bunları hiç şaşırmadan asıl düzenlerine iade etti. Bundan sonra onun çalışması üzerinde hiçbir tereddüd kalmadı. Dört mezhebin dördüne bağlı yüzlerce âlim, onun doğruluğu hakkında hemfikir oldu.

Günümüzde ise Buharî‘ye saldırmak bir moda haline geldi. Saldırı iki kaynaktan geliyor: Biri dıştan, İslâm düşmanlarından; diğeri içten, sapık kollardan… Dışarıdan saldıranlar, hadîslerin tümünü ve onlar üzerinden dinin tamamını geçersiz kılmak emelindeler. Nitekim aynı şekilde Kur’ân’a da saldırı halindeler. İçten saldıranlar ise, kendilerine reformist, modernist, mealci, ilahiyatçı, selefî vs isimler verilen kesimler. Bunlar da “tüm hadîsleri reddedenler” ve “kafalarına göre hadîs seçenler” diye ikiye ayrılır; ve her ikisi de İslâm düşmanlarının yardakçılarıdır. Hem içten, hem dıştan saldıranların ortak hedefidir İmâm-ı Buharî.

Bir kere hadîsler ortadan kaldırılırsa, ortada din diye bir şey kalmaz; herkes kendi kafasından Kur’ân’dan hüküm çıkarır. Hâlbuki hadîsler, “Kur’ân’a mutlak muhatap anlayış“ı verir. İlk elden anlayışı ve uygulamayı gösterir. Çünkü Kur’ân’ın ilk muhatabı Allah Resûlü‘dür ve Kur’ân’a dair en üstün anlayışı o temsil eder. Hiç kimse O’nu aradan çıkararak, Kur’ân’dan kendisi hüküm çıkarmaya ve onunla amel etmeye kalkamaz. Bunu yaparsa da bunun adı İslâm olmaz, o yapanın kendi dini olur. Çünkü hadîsleri aradan çıkardığın zaman, ne namaz kalır ortada, ne oruç, ne abdest; sadece bunların adı kalır. Peygamber’e uyulmadan Allah’a uyulmaz!

İkincisi; hadîsleri herkes kendi kafasına göre tasnif de edemez. “O zayıf”, “bu kuvvetli”, “şu benim mantığıma uymuyor”; böyle bir şey olamaz. Senin mantığın, sana aid mantıktır; senin mantığın, içinde yaşadığın zamana aid mantıktır; senin mantığın senin eğitiminin ve hayat tecrübenin sınırları içindedir. Hadîsler hakkında hüküm vermeyi ne bilsin? Sen her şeyden önce bir sonlu ile bir sonsuzu kavramaya çalışıyorsun; bu muhâldir. Sen neyin ne olduğuna 1400 sene uzaksın; sanki bu tartışmanın içindeymiş ve neyin ne olduğunu bilirmiş gibi ahkâm kesemezsin. Bunları yapan yapmış. Bunlar, binlerce kez tartışılmış, her yönden tartılmış, denenmiş, süzülmüştür.

Hayır, hadîsler (veya onların bir bölümü) mantığına uymuyor da, Kur’ân çok mu uyuyor? Ölçümüz senin mantığın ya; onu uygula bakalım Kur’ân’a, ne sonuç çıkıyor! Turan Dursun’dan bir örnek vereyim, güyâ Müslümanlık adına hadîslere saldıranların hâli de görülecek: Turan Dursun Kur’ân’ı inceler, gece gündüz inceler, “aa bişey buldum – Peygamber burada kendi üslûbuyla konuşmuş, arada kaynamış, 1400 yıl sonra ben farkediyorum!“… Bu da sözümona Kur’ân’ı Peygamber’in kendisinin yazdığının delili! Allahsız kesim, mevzudan haberi yok ya, atlarlar bu buluşun (!) üstüne… Müslüman ise şöyle der:

-“Arkadaş güler misin, ağlar mısın, cevab mı verirsin, sabaha mı bırakırsın? Yahu bu o kadar gizli bir şey değil ki: Kur’ân’ın her yerinde onlarca kez var bu. Her yerini bırak, aç en başını, Fatiha Suresi: İlk üç âyet Allah’ın, dördüncüsü Allah ile kul arasında müşterek, son üç âyet “kul”un… Senin mantığına göre, sûreye önce Allah başlamış, hâşâ bitirememiş, gerisini kul getirmiş!”

Diyeceğim; istediğiniz gibi atıp tutabilirsiniz ama, ne hadîsleri, ne de İmâm-ı Buharî‘yi kimse yıkamaz, onu söyleyeyim. Burada binlerce İslâm âliminin emeği var, onbinlerce dervişin çilesi var, yüzbinlerce şehidin kanı var, “cennet anaların ayağı altındadır” mealindeki hadîsle müjdelenen milyonlarca masum ananın içli duaları var. İki tane reformist, üç tane modernist, beş tane vehhabî çıkacak, bunları yıkacak, öyle mi? Ve diyecekler: “İslâm tarihi baştanbaşa yalanın, dolanın tarihidir”… Bunu yaptırmazlar size. Bu iş sahibsiz değildir. Öyle sanırsanız yanılırsınız.

Siz hadîsleri bırakın da kendi anlayışınızı düzeltin önce; hadîslere nasıl bakılacağını ve neyin nasıl anlaşılacağını da öğrenmiş olursunuz böylece. İslâma Muhatap Anlayış`ı bir anlayın, fikir meydanında bir çıkın, orada bir boyunuzu görelim de, ondan sonra hadîslere el atarsınız. Çünkü bu fikirler o hadîslerden doğma; sen bakıyorsun, mânâsız geliyor, Mirzabeyoğlu bakıyor, İbda Külliyatı‘nı yazıyor. Tıpkı, onca insanın kafasına ağaçtan elma düşüyor da, yerçekimi kanununu Newton fark ediyor.

Evet, Buharî‘de uydurma hadîs yoktur; İslâma Muhatap Anlayış‘ın kaybedilmiş olması ve bundan dolayı hadîslerin mânâsız bakışlara mânâsız görünmesi vardır. Nasıl ki, mânâ mânâ ile bilinir:

Derviş bilir dervişi

Hak yoluna durmuşu

Dervişler hüma kuşu

Çaylak-u-baykuş değil

2 Nisan 2013

“İMÂM-I BUHARİ’NİN MÜSLÜMANLIĞI”

Tartışma konusu bile değildir. Kim söylüyor bu saçma sapan fikirleri? Buharî Müslüman değil de, bunu söyleyenler ve düşünenler mi Müslüman? Allah Resûlü‘nün Sünnetini, tarihte eşi görülmemiş bir incelik, titizlik ve metodoloji ile derleyen, süzgeçten geçiren, kitablaştıran ve ömrünü bu işe vakfeden bir insan Müslüman değil de, oturup ona buna çamur atan mı Müslüman? Bırakın bu işleri!

Tekrar ediyorum, Buharî‘nin çabasının bir benzeri, bütün tarih içinde gösterilemez. Tek tek bütün derlediği hadîsler, muazzam bir rivayet ediciler silsilesi içinde, akıl almaz bir yöntemle zabtedilmiştir. Bazılarının silsilesi zayıftır, onları “zayıf hadîs” olarak belirtmiştir. Buharî‘de, Müslîm‘de ve “Kütüb-ü Sitte” olarak literatüre geçen 6 hadîs kitabında hiçbir lüzumsuzluk yoktur. Bunlar İslâm’ın en güvenilir kaynaklarıdır.

3 Ekim 2011

“HEM BUHARÎ’YE HEM KUR’ÂN’IN DEĞİŞMEDİĞİNE İNANMAK”

Buharî, Müslîm gibi kaynaklar, Kur’ân’ın değişme vehmini bile bâtıl kılan en temel kaynaklardır. Tabiî anlayana!

Evet, burada ciddi sıkıntılar olduğu doğru: İslâma Muhatap Anlayışdediğimiz şey, 500 yıldır uçmuş bulunuyor. Anlayış’tan bahsediyorum: Kur’ân’a ve Sünnete bakış’tan… Bu uçtuğu için, her şey altüst oldu. İslâmı hâkim kılan, en ileri götüren bu altyapı iken, sonra en geri bırakan, mahkûm olmaktan kurtaramayan bir üstyapı haline dönüştü. İslâm dönüşmedi tabii; anlayış bu hale dönüştü.

Şimdi Kur’ân’dan yaparız, Sünnetten yaparız, kimselere bakmayız diyenler, baktıkları yerlerde hiçbir şey görmüyorlar. Yahut kendi çiğ akıllarınca bir saçmalama hürriyeti buluyorlar. Dışarıdan biri bakınca onlara “sonsuz çelişkiler” gösteriyor. Onu da görmemek için gözlerini yumuyorlar ve ortaya karikatürler çıkıyor.

Oysa biz anlayış’tan bahsediyoruz; İslâma Muhatap Anlayış‘tan… İslâma Muhatap Anlayış‘ın dünya çapında bir hesablaşma sürecinde yeniden doğmakta oluşundan… Bu anlaşılmadığı zaman, hiçbir şeyin anlaşılamayacağından…

Bu olmadan, hem müslümanlara söylüyorum, hem de İslâm düşmanlarına, meseleler anlaşılamaz, hayata geçirilemez, karikatürler arasında didişilir kalır. Problem ne Kur’ân’dadır, ne Buharî‘dedir, ne İmâm-ı Âzam‘dadır. Problem, İslâma Muhatap Anlayış‘ın zaman içinde kaybolmasında, kaybedilmesindedir.

16 Nisan 2012

 

“İSLÂM’DA EBU HANİFE’DEN UĞURSUZ BİRİ DOĞMAMIŞTIR”

Tarihte böyle bir söz varmış. Bazıları bu sözü İmâm-ı Buharî‘ye mâlederler, bazıları ona ders vermiş başka bir hadîsçiye mâlederler, bazıları da Şiî iftirasıdır, aslı yoktur derler. Aslını astarını ben bilmiyorum.

Bugün biz Müslümanlar için kimin söylediğinin çok önemi yok da zaten; çünkü bu sözün bir önemi yok. İhtimâllerin en kötüsünden tutalım: Velev ki bu sözü İmâm-ı Buharî demiş olsun… Zannetmiyorum ama, tutalım ki öyle demiş olsun…

Şimdi ben çıkmışım, yüksek bir binada oturuyorum. Sen de geçmiş karşıma diyorsun ki: Bu binanın inşaatı sırasında, ikinci kat çıkılırken, direklerin içinde bulunan demirlerden ikisi, birbirine paralel gitmesi gerekirken, çapraz gitmiş.

Ben de sana derim ki: Bana ne canım bundan? Bu durum, ne bu binanın yapısını sarsar, ne de söylemesen benim bundan haberim olur. Üstüne betonu atılmış, harcı karılmış, sıvası yapılmış, dekorasyonu beğenilmiş, olay nereden nereye gelmiş… Dedikodu olarak belki ilginç olsa da, mimari yönden ne anlamı var bunun?

Ebu Hanîfe‘nin kendi zamanında birçokları tarafından anlaşılmamış olmasını anlayabilirim. Hattâ iyi bilinir; Emevî zindanlarında geçmiş ömrü, Emevîlere karşı isyân fetvası vermiş, sonra Abbasîler gelince onlar tarafından da zulme uğratılmış, yine zindana atılmış, işkenceye maruz kalmış, fikirlerini değiştirmeye zorlanmıştır.

Bunu anlarım, özellikle ben anlarım. Çünkü İmâm-ı Âzam bir “vasıta sistem” ortaya koydu ve ilk başta insanlar bunun ne demek olduğunu anlamadılar. Tıpkı bugün “Büyük Doğu – İbda” vasıta sistemini de anlamadıkları gibi… Ama zamanla bu anlayış yerli yerine oturdu ve bütün müslümanlar bu “vasıta sitem”e tabi olarak Kur’ân’a ve Sünnete tâbi oldular; Kur’ân’a ve Sünnete tâbi olmak için ondan başka yol bulamadılar. Bazıları da bazı noktalardan muhalefet şerhi koydular: İmâm-ı Şafiî, İmâm-ı Hanbel, İmâm-ı Mâlik, ondan başka “vasıta sistem”ler kurdular.

Burada ben “vasıta sistem” deyince kimse çıkıp da ukalâlık yapmasın diye bir de dipnot ekleyeyim: Onlar içtihaddır, mezhebdir, dinin esasıyla ilgilidir; “Büyük Doğu – İbda” ise fikriyattır, tefekkürdür, dinin esasıyla değil, dine bakış ve anlayışla ilgilidir. Bunlar birbirine karıştırılmasın. Her biri kendi vaktinin icabıdır.

Mezhebler sistematik hale gelince, Kur’ân’a ve Sünnet’e tâbi olmanın prensipleri billûrlaştı. Her isteyenin, kafasına estiği gibi, Kur’ân’a ve hadîse el atmasının, namazı keyfekeder kılıp, abdesti aklına estiği gibi almasının yolu kapandı. Bundan sonra daha ayrıntıda içtihadlarla bu temel büsbütün sağlamlaştırıldı. Onun üstüne tasavvuf direkleri çıkıldı, onun üstüne ilim, sanat, tefekkür ve her yönüyle medeniyet tuğlaları örüldü. Tâ ki, İslâma Muhatap Anlayış‘ın sislenmeye, buzlanmaya, kararmaya başladığı son 500 yıllık tarih dilimine kadar, her devirde “vaktin icabı”nın ne olduğu bilindi ve bildirildi.

Bugün birçoğu anlamıyorlar bu çizgiyi. Bazısı yeni mezheb kurmaya kalkıyor. Bazısı tümden her şeyi reddederek Kur’ân’a bağlanabileceğini sanıyor. Bazısı hadîslere kabahat buluyor, bazısı tasavvufa çamur atıyor. Hâlbuki hem bu emellerine ulaşmalarına hiçbir yol yoktur, hem de kendi zamanları içinde bilmeleri gereken, İslâma Muhatap Anlayış‘ın en yüksek şekilleri ve gerekleridir. Dinin esasları en açık şekilde tanımlanmış ve tamamlanmıştır ve bunların bir eksikliği yoktur; onlara ilâve edilecek veya onlardan çıkarılacak yeni bir şey yoktur. Bunları bir kenara atarak Kur’ân’a ve Sünnete bulunacak bir yol da yoktur.

Sünnet ve Cemâat Ehli büyüklerinin, binbir inceliği içinde aslîleştirip çerçevelediği bu yol, İslâmın hakikî kurtuluş yoludur. Bugün İslâmî mesele, bu yolun tahrib edilmesi ve büsbütün yolsuz kalınmasında değil, “Büyük Doğu – İbda” dünya görüşünün anlaşılıp anlaşılamamasındadır. İslâm’ın hakikatine nisbetle çağın gereklerinin ne olduğunu kavrama görevini öteleyiştedir, gelecek nesillere ısmarlayıştadır, hemen kavrayıp hayata tatbik edemeyiştedir.

Tarih geriye doğru yürümez. Zamanın her devresi, yeni ihtiyaçlar doğurur, yeni bakışlar ve anlayışlar getirir. Bunlar, eskinin üzerine bina olurlar ve mutlak ölçüler yerli yerinde durarak muhatap anlayış her devirde yenilenir. Şimdi ben şu yazıyı yazarken, “ş” harfini olması gerektiği gibi mi yazıyorum, acaba onu daha mı sivri yazmalıyım konusuna dönemem; harflerin ne olduğu belli olduğu için ben bu yazıyı yazabiliyorum. Öyle mi?

Bu noktada İmâm-ı Buharî‘nin İmâm-ı Âzam‘a ne dediği, eşiyle dostuyla neler konuştuğu beni çok ilgilendirmiyor. Beni ilgilendiren, İmâm-ı Buharî‘nin “Kütüb-ü Sitte” dediğimiz 6 temel hadîs kitabından en geçerlisini yazmış ve İmâm-ı Âzam‘ın da 4 hak mezheb içinden en büyüğünü kurmuş olmasıdır. Gerisiyle isteyen oynasın, dönüp bakmaya değmez!

6 Hazian 2012

Orjinal Makale: http://www.adimlardergisi.com/islama-muhatap-anlayisa-dair-4-imam-i-buhari-selim-gurselgil/

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*

*

Du kannst folgende HTML-Tags benutzen: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>