islama-muhatap-anlayisa-dair-5-selim-gurselgil

İslâma Muhatap Anlayışa Dair: 5 – Selim Gürselgil

İmam-ı Müslîm

İmam-ı Buharî ile birlikte “imameyn-iki imam” olarak adlandırılan hadis âlimi…  Yazdığı hadis kitabı ise, Buharî‘ninkiyle birlikte en emin iki kaynak anlamında, “sahihayn” olarak bilinir. İmam-ı Müslîm, Buharî‘nin çağdaşı, arkadaşı, yoldaşıdır.

Son zamanlarda en büyük saldırı hedefi olan hadisler konusuna, Buharîkadar olmasa da o da baş hedeflerden biridir. Allah Resûlü‘nden iki asır kadar sonra yaşamaları, onların yazdığının “sahihliği-güvenilirliği” konusunda bazılarına şübhe vermektedir. Yalnız burada gözden kaçırdıkları bir husus var: Buharî ve Müslîm, her hangi iki tarihçi gibi, kitab telif etmek usûlüyle hadis yazmamışlardır. Onlar zaten var olan hadis meclislerinde incelenen, güvenilir bulunan, konuşulan, öğretilen hadisleri tesbit etmişlerdir. Bu ikisi farklı şeylerdir.

Allah Resûlü‘nün irtihalinden itibaren hadisler toplanmaya, konuşulmaya başlanmıştır. İslâm âleminin her köşesinde hadis meclisleri kurulmuştur. Binlerce kişi, birbirine, Allah Resûlü falanca konuda şöyle demişti, filanca konuda böyle demişti diye anlatmaya başlamıştır. Bunlar, köken olarak, en güvenilir sahabiler, bütün badirelerde Allah Resûlü‘nü bir ân bile terketmeyenlerdir. Ebu Hureyre‘dir, İbn-i Mesud‘dur, Hazret-i Aişe‘dir, vesaire…

Ancak hadis nakli bir sisteme bağlanmamış olduğu ve her konuyu da kapsamadığı için mezhebler doğmuştur. Bunlardan Hanefîlik hariç diğer üçü, bizzat bu hadis meclislerinden doğmuş, “hadisçi ekol“ün, yani birçok İslâm şehirlerinde kurulan hadis okullarının ürünü sayılmıştır. Hanefîlik ise, yine bu öğretilen hadislere istinaden “rey ekolü” dedikleri fikir usûlünü getirmiştir. Hadisler üzerinde bir tür “icmâ” vardır; yani ümmetin toplu görüşü… Yüzbinlerce rivayetten elene elene birkaç bini kalan hadisler tartışma konusu değildir. Bunların ancak metinlerinde bazı kelime ve cümleler tartışma konusu olmuş, bunlar da tek tek belirtilmiştir.

Meselâ ravilerden birisinin üç cümlelik hatırladığı bir hadisi, diğeri beş cümlelik hatırlamıştır. Kütüb-ü Sitte denilen en emin hadis kitablarına giren hadislerin çoğu bu türdendir ve aralarında hem üç cümleliğin, hem beş cümleliğin yazılması bakımından tekrarlar vardır. Bu mevzuda Buharî ile Müslîm arasındaki farkı, yine dönemin ünlü hadis otoritelerinden İbn-i Hacer şöyle belirtmiştir:

-“Buharî‘nin kendilerinden hadis almakla Müslîm‘den ayrıldığı raviler 430 kişi civarındadır. Bunlardan “zaifilik” lafı edilenler 80 kişidir. Müslîm‘in kendilerinden hadis almakla Buharî‘den ayrıldığı raviler 620 kişidir. Bunlardan zaiflik lafı edilenler 160 kişi...”

Yani, hadisler durduk yerde birtakım belli belirsiz hatıralar arasından ortaya çıkmış şeyler değildir. Bunlar zaten müslümanlar arasında bir uzmanlık konusuydu. Müslümanlar hadis öğrenmek için uzak şehirlerdeki hadis okullarına giderlerdi. Sonunda bu hadislerin yazıya bağlanması kaçınılmazdı. Yazıya bağlama ise en güç işlerden biridir. Konuşurken bir kelime yerine “şey” desen olur da, yazarken yüzde yüz aslına sadık kalmak gibi bir müşkül ortaya çıkmıştır. Bu müşkülün altına da Arablar girmemiş, genellikle Farisîler girmiştir.

Evet, Kütüb-ü Sitte yazarlarının altısı da Acem’dir. Aralarında Türk olan yoksa -ki yok diye biliniyor- tümü Farisî’dir. İmam-ı Buharî Buharalı bir mevalinin (azadlı köle) oğludur. İmam-ı Müslîm ise Nişabur eşrafındandır. O dönemde henüz Türkler müslüman olup bu bölgelere yerleşmiş değillerdir. Hadislerin toplanmasını, kitaba bağlanmasını, bu zor ve bir o kadar kutsal işi, Farisîler yapmıştır. Bununla birlikte hadis kitablarına geçen her metnin yüzde yüz aslına sadık olmayabileceği hususunda İslâm âlimleri müttefiktir. Fakat bunlar mânâ olarak asılsız ve uydurma değildir, çünkü en emin kaynaklardan alınmış, binbir uzmanın süzgecinden geçmişlerdir.

Hadislerin din için önemini -olmazsa olmaz- bilenler, icmanın, kıyasın, yani mezheblerin doğuşunun da hikmetini anlayacaklardır. Çünkü Kur’ân ve Sünnette her mesele açıkça yoktu. Zaten hayatın dinamik yapısı içinde her meselenin açıkça olabilmesi mümkün değildir. Diğer meseleler orada olanlara “kıyas” yoluyla hükümlendirilmiştir. Bu kıyas yolunda da -tabiî olarak- âlimler arasında bazı farklar ortaya çıkmıştır. Çünkü kıyas akıl demektir ve akıl herkeste farklı sonuçlar verir. Önemli olan bunlardan hangilerinin aslına sadık olduğudur.

Ancak bunlar sonuçlanmış tartışmalardır. Hadis külliyatı üzerindeki tartışma, İmam-ı Nesaî ile İmam-ı MüslîmEbu Davud ile İbn-i Mâcearasındaki ihtilâflar ve o dönemin hadis okullarının inceleyip kabul etmesiyle sonuçlanmış tartışmadır. Bugünden onlar üzerine söylenecek bir şey yoktur. Çünkü o kuşak gibi ne ana kaynağa yakınlığımız, ne mevzu üzerinde uzmanlığımız, ne de bizi kontrol ve tenkid edecek hadis okulları var. Sadece kafamıza göre ahkâm kesebilme şansımız var.

Mezhebler mevzuunda da öyle: Vitr namazının vacib mi yoksa sünnet mi olduğu noktasında ne söyleyebilirsin? Namaz abdestinin karşı cinsin dokunmasıyla mı, yoksa bir yerin kanamasıyla mı bozulacağı noktasında ne bilebilirsin? Bunlar üzerine ahkâm kesiyorlar bugün. Sence öyleymiş, bence böyleymiş, zayıfmış, kuvvetliymiş, uydurmaymış, bilmem ne… Allah dinini tamamlamıştır. Bunun ötesi; “ümmetimin ihtilafında (görüş ayrılığında) rahmet vardır” sırrı içinde, rahmete vesiledir.

İmam-ı Müslîm işte bu noktadadır. Aslı gösteren araz… Arazlardan biri… Ne demek? Ruhu gösteren yüz, kalbi gösteren göz, kaynağı gösteren ırmak…

4 Nisan 2013

 

Tirmizî

Hadis ilminde en yüksek dereceye ulaşmış âlimlerden biridir. Âmâ-kördür, ama ortaya koyduğu eser cihanı aydınlatmaya devam eder. O da diğer beş büyük hadis kitabı müellifi gibi, Horasan erlerindendir. Yani Farisî’dir ve Allah Resûlü‘nden 200 yıl kadar sonra yaşamıştır. Bu husus aşağıda tetkik edilecek. Yalnız önce Tirmizî‘nin kaleme aldığı eserin mahiyetine bir göz atalım:

-“Ben bu Cami-i Kebir’i yazıp bitirince, onu ilkin Hicaz âlimlerine gösterdim. Hepsi de beğendiler. Daha sonra alıp Irak âlimlerine götürdüm. Onlar da ağız birliğiyle eseri övdüler. Nihayet Horasan diyarı âlimlerine takdim ettim. Onlar da memnun oldular, bilahare eseri ilim âlemine sundum. Bu eser kimin evinde bulunursa, orada konuşan bir Peygamber vardır.

Hadislerle ilgili tartışmaların püf noktası işte buradadır. Hadisler, Allah Resûlü‘nden 200 sene sonra birdenbire ortaya çıkmış değildir. 200 yıl sonra, sadece toplanmışlardır. Tirmizî ve diğerleri, yazdıkları kitabları, Hicaz’da, Irak’ta, Mısır’da, Anadolu’da ve İran’daki birçok İslâm âlimine ve hadis bilginine onaylatmışlardır. Bu iş, bir kişinin, iki kişinin oturup uydurdukları bir şey değil, yüzlerce, binlerce müslüman ve âlimin kollektif çabasının ürünüdür. Onun için hadisler değerlidir.

Başlangıçta hadisler toplanmamıştır. Hattâ yazılmasından sakınılmıştır. Rivayetlerden, bunu Allah Resûlü‘nün istediğini anlıyoruz. Fakat bununla birlikte tek tük yazanlar ve rivayet edenler vardı; onları da bu işe Allah Resûlü teşvik etmiş veya ondan aldıkları izinlerle bunu yapmışlardır. Bir taraftan genelin yazmasına izin verilmezken, diğer taraftan küçük bir zümrenin yazmasına izin verilmiştir. Bunun neden böyle olduğuna dair açık bir fikri, Hazret-i Ebu Bekir‘in ve Hazret-i Ömer‘in açıklamalarında bulabiliriz.

Hazret-i Ebu Bekir, 500 kadar hadisi toplamış ve yazmıştı. Bir gece sıkıntıya düştü, uyuyamadı. Kızını çağırdı, yazdığı tomarları getirmesini istedi ve bunları yaktı. Çünkü yazdıklarının içine hatâ karışması ihtimâli vardı. Hadis yazılması işine sahabîler arasında öncelikle bu “edeb” tavrı hâkim oldu.

Hazret-i Ömer ise, kendi halifeliğinde, hadislerin yazılıp yazılmaması hususunda çok tereddüd etti. Hattâ 30 gün boyunca istihare yaptı. Nihayet şu açıklamayı yaparak, hadislerin yazılmasını istemedi:

-“Eski bir kavmin halini hatırladım. Onlar birtakım kitablar yazmışlar ve bütün dikkatlerini, meraklarını bu kitablara vererek Allah’ın kitabını unutmuşlardı. O hale düşmekten sakınınız...”

İşte hadislerin erken dönemde yazılıp toplanmamasına ilişkin bütün mesele burada: Kur’ân’ın yanında, ona eşdeğer ve alternatif ikinci bir kitab olsun istenmedi.

Bununla beraber kenarda köşede hadisleri tesbit eden sahabîler vardı. Bunların yazdıklarına “sahife” denilmiştir. Cabir‘de, Semüre‘de, Ebu Hureyre‘de, Enes bin Malik‘te, Abdullah bin Abbas‘ta, Abdullah bin Amr’ül-As‘ta bu tip sahifeler vardı. Amr’ül-As’ın oğlu‘ndaki “Sahife-i Sadıka” bin kadar hadis ihtivâ ediyordu ve daha sonra olduğu gibi Ahmed bin Hanbel‘in Müsned’inde yer aldı. Kezâ Ebu Hureyre‘nin “sahife”si, talebesi Münebbih oğlu Hemmam yoluyla günümüze kadar ulaşmıştır.

Sahabeler, Kur’ân’a ve onun yanında “Sünnet”e sımsıkı yapışmışlardı. Kur’ân sabitti ve o kitablaştırıldığından kaybolma tehlikesi yoktu. Üstelik ezberdeydi. Fakat sünnetin hem sabit hale getirilmesi kolay değil, hem de kaybedilmesi tehlikesi vardı. Meselâ Hazret-i Aişe, babasının 500 kadar hadisi yaktığını kendisi görmüştür ve kendisi rivayet eder; ancak aynı zamanda Allah Resûlü onu hadis rivayetine teşvik ettiği için, en çok hadis rivayet eden o olmuştur. Enes bin Malik, “hatâ etmekten korkmasaydım çok daha fazla hadis rivayet ederdim” der. Zübeyr gibi birçok büyük sahabî ise hadis rivayetinden tamamen kaçınırlar.

Dikkat edin: Hadisler, sahabîlerin onlar karşısındaki bu büyük hürmet tavrı içinde tesbit edilir; mutlak olarak tesbit edilemezliği içinde tesbit edilir. Sahabîlerden sonraki nesil içinde de bu hemen hemen devam eder. Fakat bir taraftan da “Sünnet”in en büyük bir edeb içinde korunmasına çalışılır. Okullaşma başlar. “Hadis ilmi” ortaya çıkar ve onda yetkinleşme başlar. Yazılan hadis kitabları olur. Veya yazılan kitablarda hadisler rivayet edilir: Mezhep kurucusu İmam-ı Mâlik‘in Muvattaa’sı bunun baş örneklerindendir.

Halife Ömer bin Abdülaziz zamanında muazzam bir çalışma başlatılır. Artık Kur’ân ağacı kökleşmiştir ve sakınıldığı için onun yanında “hadis” adında bir ağaç daha bitmemiştir. Ancak hadis, zamanı gelince o Kur’ân ağacının bir meyvesi olarak ortaya çıkacaktır. En büyük hadis âlimlerinden Zührî başkanlığında Şam’da büyük bir heyet kurulur. İslâm âleminin bütün şehirlerinde bulunan âlimler de çalışmaya sevkedilir. Her köşeden hadisler toplanır, yazılır, başkente gönderilir ve Zührîbaşkanlığındaki heyet tarafından kayd altına alınır. İşte İmam-ı Tirmizî‘ye ve diğer “kütüb-ü sitte” müelliflerine ulaşan çalışma bu şekilde başlatılır.

Buradan da yangın çıkarır oryantalistler. Başta Yaşar Nuri, hadis karşıtları derler ki, bu iş Emevî döneminde oldu, Emevîler hadisleri kendi çıkarlarına göre topladılar, hadislere yalan kattılar… Neresinden düzeltirsin! Hani üç tel saçı olan kel gitmiş berbere, saçımı oradan kırp buradan kes: Berber de kesmiş üç teli vermiş eline: Al sen düzelt… O hesap. Ömer bin Abdülaziz‘in Emevîlikle ne ilgisi var? O kadar yok ki, Abbasîler bir ihtilâlle Emevîleri devirdiklerinde halk ayaklanıp Emevîlerin mezarlarını bile tahrib ediyor, onlardan kalan her şeyi yok ediyor; bir tek Ömer bin Abdülaziz‘e aid olanlara ilişmiyorlar. Ömer bin Abdülaziz, sadece 2,5 yıl başta kalmış, bütün müslümanların gözünde “âbide şahsiyet”tir. Emevîler içinde Hazret-i Ali‘ye ve Ehl-i Beyt’e sövmeyi o yasaklamıştır. Onun adaletinden ümmet içinde kimsenin şübhesi olmamıştır.

İkincisi, zaten ümmetin büyükleri, Ehl-i Sünnet büyükleri, Ömer bin Abdülaziz‘den sonraki dönemde, Emevîlere muhalif durumdadır. İmam-ı Malik, Ebu Hanife gibi mezheb kurucuları Emevîler’e karşı ihtilâlci pozisyondadırlar. İmam-ı Şafiî, “Ehl-i Beyti sevmek rafızilikse ben de rafıziyim” diyerek Emevîler’den hiçbir görev kabul etmez. Kaldı ki, Kütüb-ü Sitte’nin ortaya çıkışı Emevîler döneminde olmamıştır ki, mevzuyla ne alâkası var! Ömer bin Abdülaziz döneminde başlatılan çalışma, daha sonra Abbasîler döneminde -yine hükümete muhalif duruma düşen- Ehl-i Sünnet büyüklerinin meclislerinde devam etmiş, en sonunda Arab bile olmayan Farisîler tarafından kitablaştırılmıştır. Emevîleri bırakın, Abbasiler bile müdahil olamamışlardır bu oluşuma.

Bu Emevî efsanesine son zamanlarda bilir bilmez bazı Alevîler de sarıldı. Sanki hakikate dokunur bir şey söylermiş gibi, Ehl-i Sünnet’e “Emevî” falan deyip duruyorlar. Arkadaş, Emevîlere karşı savaşan, Emevîleri yıkan sen değildin, Ehl-i Sünnet’ti, şimdi nasıl olayı tersine döndürüyorsun? Bunlar boş işlerdir. “Ehl-i sünnet icma-ı ümmettir“. Hadisler de bu icmaın, yani ümmetin topluca üzerinde görüş birliğine vardığı konuların nihaî bir görünüşüdür. Kimi lafz olarak, kimi mânâ olarak gelmiştir. Ama topluca bir hakikat belirtirler. O da şudur:

– Tirmizî ve diğerleri, öyle kendi başına bir şeyler yapan kimseler değil, binlerce müslüman ve âlimin ortak bir ismi gibidir.

8 Nisan 2013

Orjinal Makale: http://www.adimlardergisi.com/islama-muhatap-anlayisa-dair-5-selim-gurselgil/

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*

*

Du kannst folgende HTML-Tags benutzen: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>