islama-muhatap-anlayisa-dair-6-selim-gurselgil

İslâma Muhatap Anlayışa Dair: 6 – Selim Gürselgil

İmam-ı Nesaî

Böyle bir şeyin tarihte bir eşi görülmemiştir. Bir adam öldü; ve onun arkasından binlerce kişi, onu tanıyanlardan onun sözlerini ve davranışlarını öğrenmek üzere onun yaşadığı beldeye koştu. Dünyanın en uzak köşelerinden kalkıp ona dair bir söz öğrenmek için geldiler. Yüzyıllar boyunca insanlar nesilden nesile onun söz ve davranışlarını aktardı. Okullar kuruldu, onun sözleri yazıldı ve öğretildi. Sırf onun söz ve davranışlarını öğrenmek ve öğretmek üzerine usuller geliştirildi, ilim dalları ortaya çıktı. Onun bir sözünü en küçük bir yanlışla aktarmamak için, insanlar kan terledi, en ufak bir hata yapmamak için kılı kır yardılar. Ve hadis külliyatı bu ve daha nice titiz çalışmalar sonucunda ortaya çıktı.

İmam-ı Nesaî, Kütüb-ü Sitte olarak bilinen 6 güvenilir hadis kitabından birinin müellifidir. O da diğer hadis müellifleri gibi Horasanlı, onlar gibi bir hadis için İslâm âlemini baştan başa dolaşmaktan, uzun seyahatler düzenlemekten çekinmeyen biridir. Diğerlerinden sonra gelmiştir. Fakat eserinin sıhhat şartları bakımından bazıları onu “Buharî ayarında”, bazıları “hepsinden sıhhatli” saymışlardır. Hadisleri seçme ve derleme konusunda çok titizlenmiştir. Ravilerinden (rivayetçilerinden) birine âlimlerin itiraz ettiği hiçbir hadisi kitabına almamıştır.

Kur’ân mutlak hakikattir. Hadisler ise ideal kesinlik hükmü… Kur’ân hem lafz, hem de mânâ olarak sabittir. Hadis ise, sünnetten (Allah Resulü’nün söz ve davranışları) çıkarılmış olan ideal terkibdir. Sünnet, Kur’ân ile birlikte var olmuştur. Ancak tesbiti sonraya bırakılmıştır. Hadis “sonradan olan şey” demektir. Hadis külliyatı, Kur’ân ve sünnetten çıkarılan hükümler (fıkıh) oluştuktan sonra tesbit edilmiştir. Bu tesbit işi de mümkün mertebe hatâlardan arındırılarak ve şübhelerden kaçınılarak yapılmıştır.

Hadislerin sünnetten eksik olduğu bir gerçektir. Çünkü en büyük sahabîler hadis rivayet etmedi ve her şey tabiî olarak kayd altına alınamadı. Ancak sünneti ideal kesinlik hükmü içinde tesbit eden de hadislerdir; hadislerden ayrı “sünnet” diye havada bir mevzu yoktur. (Buradan doğan yangınlar konusuna bir sonraki bölümde gireceğim!) Hadis külliyatının oluşumunda, tarihte hiçbir benzeri olmayan çok sıkı şartlar uygulanmıştır. Hadisler, gerek metinleri bakımından, gerekse senetleri (aktaranların kişilikleri) bakımından sıkı denetimlerden geçirilmiştir. Misâl:

  1. Ravi müslüman olacak,
  2. Ravi aklı başında olacak; çocuk ve deli olmayacak,
  3. Ravi doğru sözlü olacak, en küçük bir konuda bile yalan söylediği vaki olmayacak,
  4. Ravi, “ravi” olarak tanınmış olacak; en az iki hadis âlimi kendisini geçerli kabul edip ondan rivayet alacak,
  5. Ravinin, hadisin gerek senedinde, gerekse metninde eksikliği, değişikliği olmayacak,
  6. Ravi, dinine bağlı, farzları yerine getiren, haramlardan kaçınan bir kimse olacak,
  7. Ravinin itikadı düzgün olacak, İslâm dışı bâtıl fikirlere inanmayacak (şianın bazı kolları ve haricilerden hadis alınmamıştır),
  8. Ravinin mürüvvet denilen insanî yönden bir kusuru, bir kompleksi, şahsî ihtirası ve bu işte menfaati olmayacak,
  9. Ravinin yazdıklarına ve ezberlediklerine hâkimiyeti olacak; onları bir gün başka, öteki gün başka söylemeyecek,
  10. Hadisin senedinde kopukluk olmayacak; yani birbirini görmüş kimselerden aktarılmış olacak ve kimin kimden aktardığı bilinecek,
  11. Hadis, İslâmın temel gerçeklerine aykırı olmayacak,
  12. Hadis, sadece bir hadis âlimin fark edeceği şekilde ince kusurlar taşımayacak.

Bu şartlar itibariyle beş ravi tabakası kabul edilmiştir.

  1. Tabaka: Kendilerinde bütün sıhhat şartları tam olan ravilerdir. Bunların hadis aldıkları kimseyle uzun süre beraber olup olmadığı, ondan ders alıp almadığı esastır.
  2. Tabaka: Sıhhat şartları tam, ama hadis aktardığı kimseyle uzun süre beraber olmamış raviler.
  3. Tabaka: Hadis aldığı kimseyle uzun süre beraber olmuş, ama sıhhat şartlarında bir kusur bulunan raviler.
  4. Tabaka: Hem hadis aldığı kimseyle uzun süre beraber olmamış, hem de sıhhat şartlarında bir kusur bulunan raviler.
  5. Tabaka: Hakkında her şey bilinmeyen, zayıf kabul edilen raviler.

Birinci tabaka Buharî‘nin, ikinci tabaka Müslim‘in, üçüncü tabaka Ebu Davud ve Nesaî‘nin, dördüncü tabaka Tirmizî‘nin hadis aldığı tabaka diye kabul edilir. Böylece Buharî‘de 9082, Müslim‘de 7575, Nesaî‘de 5724, Ebu Davud‘da 5724, İbn-i Mâce‘de 4341, Tirmizî‘de 3591 ve toplam Kütüb-ü Sitte’de 35.647 hadis yer alır. Ancak bunlar kendi içinde ve yekdiğerinde olmak üzere, tekrarlıdır. Tüm tekrarlar tasfiye edildiğinde, toplam Kütüb-ü Sitte’de, belki 15.000, belki 20.000 civarında hadis kalır. Bunlar da genel olarak “sahih” (sağlıklı, güvenilir) kabul edilir.

Nesaî, ilim tahsilinde müthiş çalışkanlığının yanında, diğerlerinden farklı olarak aynı zamanda savaşçı bir kişiliktir. Cihada iştirak ettiği zamanlar olmuştur. Ancak devlete yakın olmaktan, idarecilerle oturup kalkmaktan kaçınmıştır. İslâm âlimlerinde bu genel karakterdir: “Devletten uzak ol, Allah’a yakın!” Bu karakter, Nesaî‘yi şehid olmaya kadar götürmüştür. Bazıları onu Haricîlerin şehid ettiğini söylerler. Bazıları da “Emevî yanlıları” derler. Şam’da, eski Emevî başkentinde, kendisini çevrelerler:

– Ali Ali anladık Ali… Muaviye’nin üstünlüğünü anlatan bir hadis söyleseniz de, İslâm âlemi gerçekleri anlasa…

– Durun söyleyeyim: Allah Resûlü buyurdu ki, “Allah Muaviye’nin karnını doyurmasın!”

Bunun üzerine ona saldırırlar. Çok ağır şekilde darb ederler. Bu haliyle yola çıkar. Mekke’ye geldiğinde ölür ve orada gömülür.

9 Nisan 2013

 

İbn-i Mâce

İbn-i Mâce de diğer hadis kitabı müellifleri gibi, hicrî üçüncü, miladi 9’uncu asırda yaşamıştır. O da Fars beldelerindendir, Kazvinli’dir. Ancak yazdığı hadis kitabı, yazıldığı dönemde diğerleri kadar itibar görmemiştir. Şübhesiz birçok hadis kitabları yazılıyordu o dönemde ve her biri, her yönünden inceleniyordu. Bunlar arasından ancak 5 tanesi çok başarılı bulunmuş ve onlara “kütüb-ü hamse” (beş kitap) denilmişti. Hadisler bunlardan alınıyordu. İlk defa 11. yy’da Makdisî, “kütüb-ü sitte” (6 kitap) demeyi teklif etti ve altıncısının da İbn-i Mâce‘nin eseri olduğunu belirtti. Eser diğer hadis âlimleri tarafından incelendikten sonra, “kütüb-ü sitte” tabiri yaygınlık kazandı.

Daha önce de belirttiğimiz gibi, hadisler, hem kitaba bağlanmadan önce, hem de kitablaştırıldıktan sonra, çok titiz incelemelere tabi tutulmuşlardır. Bu incelemeler, yüzlerce yıl sürmüş tartışmalar içinde nihaî şeklini almıştır. Meselâ İbn-i Mâce‘nin eserinde yer verdiği 4341 hadis, tek tek, virgülüne kadar incelenmiştir. Bunlardan 1339 tanesi zevaid, yani diğerlerinde olmayan hadislerdir. Bunların 428’i sahih (güvenilir), 199’u ise hasen (geçerli) sayılmıştır. Geri kalanlardan 613’ü zayıf, 99’u ise çok zayıf kabul edilmiştir. Bu 99 hadis, onları rivayet eden kimselerden bazı durumlarda yalan söz çıktığı düşünüldüğü için güvenilmez bulunmuştur.

Dikkat edin: Güvenilmez bulunmuştur, uydurma denilmemiştir. Şimdi hadislerin geliş şekli, rivayet edenlerin kişiliklerine kadar kaç yönden incelenmiştir. Ama buradan adam bakıyor, iki tane hadisi anlamadı mı, “bunların hepsi uydurma, yok öyle bir şey” diyor. Binlerce emek gitti gümbürtüye. Sırf buradaki davar, iki tane hadisi anlamadı diye… Hepsini demiyorum yine: İki tanesini, üç tanesini anlamıyor, bütün İslâm tarihini çöpe atmaya kalkıyor. Yoksa kendisinin anlayabildiği, hoşuna giden hadisler de var; onları da…

Peki ne olacak? Kur’ân’dan yapacak! Biraz sıkıştırıyorsun, işte öyle her istediğini yapamazsın Kur’ân’dan; bu sefer sünnet ayrı, hadis ayrıdır deyip çıkıyor işin içinden. Sünnet Kur’ân’da yok, o da ayrı ama, oraya hiç girmeyelim: Hadisler yok, mezhebler yok, fıkıh yok, içtihad yok, sünneti nereden biliyorsun ki sen? Sünnet, Kur’ân’la birlikte ortaya çıkmıştır; sünneti sahabeler taşımış ve anlatmıştır. Kur’ân ve sünnette yeri bulunamayan veya hangi esasa bağlanacağı sarih şekilde anlaşılamayan meseleler üzerinde de içtihad edilmiştir. Şimdi sen sahabelere inanmıyorsun, mezheblere inanmıyorsun, en son hadislere inanmıyorsun, ama sünnetten yapıyorsun… Çocuk mu kandırıyorsunuz arkadaşım siz?

Ama iş bu kadarla bitmiyor. Bir de bunun ters yönde simetriği var. Burada birisi hadis dini, hadis dini deyip duruyordu. Ben de sürekli itiraz ediyordum, öyle bir şey yoktur, olmaz diye… Hâlbuki dikkat edince, bunda haklılık payı olduğunu gördüm. Hem de fecaat çapında… Şimdi hadisler, tarihî olarak mezheblerden sonra çıkmıştır. Mezheblerin hükümlendirdiği fıkıh esasları üzerinde tasnif edilmiştir. Hadis âlimleri birçok konuda, özellikle Hanbelî ve Şafiî fıkhına uymuşlardır.

Fakat burada bir akım var. Biz diyorlar, Kur’ân’ı kabul ediyoruz, hadisleri de kabul ediyoruz, ama mezhebleri kabul etmiyoruz. Yani öncekilerden farklı olarak, hadislerin içini boşaltarak, onları mânâlarından kopararak güya kabul etme usûlü… Kur’ân var, hadis var, ama ortada bu ikisini sistem bütünlüğü içinde birbirine bağlayan en önemli şey, mezhebler yok… Mezhepler olmayınca fıkıh nasıl var? Bunların kafasına nasıl eserse öyle artık… Kur’ân’dan bir şey mi çıkarırlar, hadislerde bir yer bulup oradan genellemeye mi giderler, canları nasıl isterse…

Bu ikinciler genellikle “mezhebsiz” olarak bilinen tiplerdir. Onlar çeşitli konularda mecburen mezhebleri taklid etseler de, mezheblere genel yaklaşımları “fala inanma falsız kalma” yaklaşımıdır. Bunlar sığ ve hatta çoğunlukla geri zekâlı kimseler arasından teşekkül eden bir zümredir. Hadis tercümelerini alırlar karşılarına, onların mânâlarını sığ anlayışlarına indirirler ve onlarla amel etmeye bakarlar. Hüküm gerektirmeyen, müteşabih olan hadislerde ise tamamen çuvalladıklarına aldırmadan, onları yalan yanlış yorumlarlar. Yeri geldiğinde illüstrasyonunu göreceksiniz.

Hâlbuki din, sistemli bir bütündür. Tek başınıza Kur’ân’ı alın elinize, amel edemezsiniz. Tek başına veya onunla beraber hadis kitablarını alın; amel edemezsiniz. Ama mezhebler, bir sitem bütünlüğü içinde bunları gösterir: İşte bu farzdır, bu vacibdir, bu sünnettir, bu mendubdur… Ha bunu anladınız, itikadı da terkedemezsiniz: Bir Mutezile gibi, “insan kendi fiilini yaratır, kader yoktur” diyemezsiniz. Bir Cebriye gibi, “insan iradesi yoktur, her şey kader” de diyemezsiniz. İnanç esaslarında kitab ve sünnete uygun olanı gösteren, itikadî mezheblerdir.

Evet, önce Kur’ân… Sünnet ona dair bir iniş mertebesidir. Sünnetse, icmâ içinde, mezhebler içinde, hadisler içinde, nihayet itikadî mezhebler içinde görünen şeydir. Yoksa havada “sünnet” diye bir şey yok; sünneti bütün bunlardan öğreniyorsun… Burada yapılan demagojilere hiç girmiyorum: İşte peygamberin mezhebi mi vardı, sahabîlerin mezhebi mi vardı, falan… Sen ne peygamberi gördün, ne sahabîleri gördün, ne selef-i salihîni gördün. Onların her biri dinde müçtehiddi; kendi görüşlerine tabi idiler. Sen ise dini onlara dair toplu görünüş içinden alıyorsun. Sen Peygamber’in nasıl abdest aldığını görmedin ki, onu mezheb imamından öğreniyorsun. Olur mu yani, abdest alırken Hanefî’yi taklid edeceksin, sonra da diyeceksin, ben mezhep tanımıyorum… Salak mı var karşında?

11 Nisan 2013

Orjinal Makale: http://www.adimlardergisi.com/islama-muhatap-anlayisa-dair-6-selim-gurselgil/

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*

*

Du kannst folgende HTML-Tags benutzen: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>