İslâma-Muhatap-Anlayışa-Dair-9-selim-gürselgil-ADIMLAR-DERGİSİ-İ

İslâma Muhatap Anlayışa Dair: 9 – İmam-ı Mâlik – Selim Gürselgil

İmam-ı Mâlik 

Bir imân ve ondan türeyen binbir ilim… Önce imân vardı. O varken hiçbir şey yoktu. Hani din düşmanları atıp tutarlar: “Allah Resûlü zamanında mezheb mi vardı, tasavvuf mu vardı”, vesaire… İyi de hadis ilmi de yoktu, tefsir de yoktu, kelâm da yoktu, fıkıh da yoktu; metodoloji ilimleri de (usûl-i hadis, usûl-i tefsir, usûl-i fıkıh) yoktu. Sizin yere göğe koyamadığınız “ilâhiyat” hiç yoktu; o “teoloji”den, Batı’dan geldi zaten… Bunları da mı kaldırıp atalım? Sonradan olan hiçbir şey yoktu; sadece imân vardı o zamanlar. Her şey bu imândan doğdu. Bunda anlaşılmayacak ne var, ben onu anlamıyorum!

Şimdi İmam-ı Mâlik dönemine bakalım. Kâinatın Efendisi‘nin irtihâlinden 80 sene sonra (712) doğuyor Medine’de. Ortam öyle bir müthiş ki… Kısa bir süre önce bir şey olmuş. Muazzam bir şey! “Bir Adam” gelmiş dünyaya, insanlara bir şeyler söylemiş ve sonra gitmiş. Ve herkes “O Adam“ın öğretisiyle uğraşıyor. Askerler savaşını veriyor, aydınlar ilimlerinde yetkinleşiyor, halk ibadetleriyle meşgûl oluyor. Muazzam bir şey olmuş dünyada; ve onun dâvâsı sürüyor.

İmam-ı Mâlik bu atmosfer içinde büyüyor. Muhtemelen önce dedesinin kahramanlıklarını öğreniyor; “O Adam“a imân etmiş, işini, gücünü, makamını, mevkiini, her şeyini geride bırakmış; Kanlı Bedr’i kaçırmış ama, ondan başka bütün savaşlara katılmış. Herhalde dedesi kahraman bir tabiattaymış! Ancak Mâlik öyle değil; o, mütefekkir tabiatında; ilim yolunda kahraman… Gecesini, gündüzünü, her şeyini vakfediyor; zamanın bütün tanınmış âlimlerinden ders alıyor. Hızla yükseliyor bu yolda; ve ders verecek duruma geliyor. Bir rivayete göre, 900 hocadan ders alıyor ve binlerce talebeye ders veriyor.

Ders aldığı ve görüştüğü kişiler arasında Sahabiler var.  12 İmam’ın altıncısı Cafer-i Sadık var; Ehl-i Beytten… Tasavvufun iki büyük kolu, Sıddıkî ve Alevî kol, ikisi de kendisinden geçer. Bu iki kol ondan sonra bir daha birleşmiş midir bilmiyorum. Zamanının bütün ilimleriyle ve edebleriyle doludur Cafer-i Sadık. Şiîler de çok kıymet verir ona. 18. yy’da kurdukları –Nâdir Şah‘ın kurdurduğu- yeni mezhebin adını, ona izafeten “Caferîlik” koyarlar ve bu mezheb bugünkü İran’ın resmî mezhebidir. İşte bu, hem Hazret-i Ebu Bekir‘in, hem Hazret-i Ali‘nin torunu ve manevî vârisi olan Cafer-i Sadık‘tan ders alır İmam-ı Mâlik

Ama yalnız o değil. Muhitindeki bütün âlimlerden faydalanmış ve ilim uğrunda büyük fedakârlık göstermiştir. Bu hususta her türlü zorluğa katlanmış ve her şeyini harcamış, hattâ tahsil uğruna evini dahi satmıştır. Bir hadis öğrenmek, bir dinî inceliğe vâkıf olmak adına yapmadığı fedakârlık kalmamıştır. Bir zenci vardır Medine’de; Hazret-i Ömer‘in oğlu Abdullah‘ın azadlısı… Adı Nâfî. Bu zencide büyük ilimler vardır. Hazret-i Ömer‘in naklettiği hadisler, Hazret-i Ömer‘in kendi içtihadları ve onun oğlu Abdullah‘ın sahib olduğu bilgiler, kendisine miras kalmıştır. Koskoca İmam-ı Mâlik, bu zencinin kapısına gider. Ama hürmetinden kapıyı çalamaz; kızgın güneş atında saatlerce onun evinden çıkmasını bekler. O çıkınca onunla bir köşeye oturur. Ona sorular sorar ve ondan bilgiler alır. 

Öyle kolay iş değildir hadis işi. Hani bugün “o zayıf, bu kuvvetli” atıp tutuyorlar. Binbir imbikten geçirilerek toplanmıştır hadisler. Sırasında Buhara’dan Hicaz’a kadar yol alınmış, kimsenin bilmediği bir hadisi bilen adamı bulmaya; o adam bulunmuş, bakılmış ki, atını aldatıp yürütmeye çalışıyor. “Ben atını da olsa aldatan adamdan hadis öğrenmem” diye geri dönülmüştür. Öyle rastgelelik yok! Sahtelikler, şarlatanlıklar hemen ayıklanıyor zaten. Hadisin zayıf veya kuvvetli olması, senedi bakımından; yoksa iki şahidle adamı ipe de götürürler, ipten de alırlar, bütün hukuklara göre… İmam-ı Mâlik de böyle toplamış hadisleri; binbir incelik ve titizlik içinde. Binlercesini toplamış, “Muvattaa” adlı eserine kaydetmiş. Ve onun rivayet ettiği hadislerin hepsi Kütüb-i Sitte’ye girmiş.

Ki zamanının en büyük âlimlerinden biridir. Kûfe’de Ebu Hanife, Medine’de İmam-ı Mâlik… Ehl-i Sünnet mezheblerinin iki büyük ekolünün kurucuları; biri rey ekolü, diğeri hadis… Ehl-i Sünnet’in esas iki kurucusu. Devir, önce Emevîlerin, sonra Abbasîlerin kargaşalık devri. Bazıları diyor ki, “İmam-ı Mâlik olmasaydı, fitneler arasında yolumuzu bulamazdık.” Öyle de ince bir feraset sahibi; bir pusula… İmam-ı Şafiî ile Ahmed bin Hanbel dahi ondan ders alıyor. İmam-ı Şafiîİmam-ı Mâlik‘in Muvattaa’sı için, “Allah’ın kitabından sonra en temiz dinî kaynak” diyor.

Horasan’da Ehl-i Beyt Abbasîlere isyan edince, Ehl-i Beyt’in meşrûluğu, Emevîlerin gayrımeşrûluğu hakkında fetvâ veren ve bunun üzerine hapse atılıp ağır işkencelerden geçirilen İmam-ı Mâlik‘in mezhebi, başlangıçta Hicaz’da yayılırsa da sonra burada etkisi azalıyor. Bağdat ve Basra’da, hattâ Nişabur’da bir miktar tutunuyor. Ancak esas yaygınlığını, önce Mısır’da, sonra Sudan’da, sonra bütün Kuzey Afrika’da, Sicilya’da ve nihayet Endülüs’te sağlıyor. Abbasîler ve rakibleri Endülüs Emevîleri’nin yarışında, Hanefîlik doğunun, Mâlikîlik batının resmî mezhebi oluyor.

Yalnız Anadolu’daki etkisini bilmiyorum. Meselâ Erzurum’a nereden ve nasıl gelmiş? Öyle ya, en ünlü Erzurumlulardan biri olan şair Nef’î, ünlü hicvinde “Malikîdir mezhebim” demiyor mu?

20 Kasım 2012

 

 

İmam-ı Şafiî

Gazze doğumlu büyük İslâm âlimi, İmam-ı Şafiî… Hicretin 150’nci yılında (miladî 767), yani İmam-ı Âzam‘ın öldüğü sene doğdu. Asıl adı, Ebu Abdullah Muhammed bin İdris el Kureyşî‘dir. Aslı Kureyş’ten, Abd-i Menaf Oğullarından olup, soyu birkaç yüzyıl ötede Allah Resûlü‘nün soyu ile birleşir. Nitekim 2 yaşında babası ölünce, annesi tarafından Mekke’ye götürülmüş, çocukluğunu orada geçirmiş, Kur’ân’a dair ilk bilgilerini orada almıştır. Daha sonra çöllerdeki Huzeyl kabilesinin yanına verilerek onlardan “derin Arapça – edebiyat” ve “sözlü tarih – efsane” bilgilerini öğrenmiştir.

Gençlik çağında Mekke’de fıkıh ve hadis tahsiline başlayan İmam-ı Şafiî, 20 yaşında Medine’ye, mezheb kurucusu İmam-ı Mâlik‘e gelerek ders almaya başlamıştır. 9 yıl onun yanında ders alan Şafiî, Hadisçi ekolün bütün inceliklerini öğrenmiştir. Sonra bu ekolün bir diğer temsilcisi olan İmam-ı Ahmed bin Hanbel ile de güzel bir dostluğu olacaktır. Bunun yanında, İmam-ı Âzam‘ın en büyük iki öğrencisinden biri sayılan İmam-ı Muhammed, kendisinin üvey babası ve hocası oldu. Böylece İmam-ı Şafiî “Medine ekolü / Hadisçi ekol”ün yanında “Irak ekolü / Rey ekolü”nün de bütün özelliklerini öğrendi. Kuracağı mezheb, Ehl-i sünnet mezheblerinin en sonuncusu ve bu iki ana ekolün uzlaştırılması niteliğindeydi.

Aslında Ehl-i Sünnet mezhebleri dört değildi. Daha başkaları da vardı. Ancak onların takibçileri olmadı veya zamanla kalmadı; böylece Ehl-i Sünnet mezhebleri dörde indi. Sonradan bunlara itikatta iki mezheb daha ilâve oldu. Böylece amelde Hanefî, Malikî, Hanbelî ve Şafiî; itikatta Maturidî ve Eşarî olmak üzere hak mezhebler 6 olarak çerçevelendi. Zamanla yeni mezhebler de zuhur ettiyse de, bunlar artık “dinin temel özelliklerini kaybetmeyen bir yenilik” getiremediler; yenilik getirmeye kalktıklarında da dinin temel özelliklerini kaybettiler. Bu yüzden Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat dairesinde görülmediler. Selefîlik, Vehhabîlik, Caferîlik bunların en meşhurlarıdır. 

İmam-ı Şafiî, Emevîlerden sonra Abbasîlerin de Ehl-i Beyt’e baskıyı devam ettirmeleri üzerine, tıpkı kendisinden önceki Ehl-i Sünnet büyükleri olan İmam-ı Âzam ve İmam-ı Mâlik gibi, Ehl-i Beyt’in tarafını tutmuştur. Bu gerçeğin açığa çıkmasıyla birlikte Abbasîlere biatini bozmuş ve onların verdiği din adamlığı görevlerinden istifâ etmiştir. “Hazret-i Ali’yi ve Ehl-i Beyt’i sevmek Rafızîlik’se ben de Rafızîyim” sözü meşhurdur. Tabiî ki o, zındıklıktan bir şube olan Rafızîlikten beriydi. Ehl-i Sünnet’in en büyüklerindendi.  

İmam-ı Şafiî‘nin kurduğu Şafiîlik mezhebi, O ömrünün son dönemini Mısır’da geçirdiğinden, başlangıçta orada yaygınlık gösterdi. Bununla birlikte Irak ve İran’da taraftarları vardı. Selçuklular gelince bu mezhebi itikatta Eşarîlik ile bir bütün hâlinde resmî mezheb olarak takdim ettiler ve bütün İslâm âlemine yaydılar. İmam-ı Gazalî gibi bir İslâm büyüğü ve çok sayıda tasavvuf büyüğü Şafiî idi. Salahaddin-i Eyyubî gelince, onun da Şafiî olmasından dolayı bu mezheb büsbütün güçlendi. Mısır, Filistin, Kürdistan, Kafkasya ve Azerbaycan’da büyük kitleler halinde benimsendi. Uzak Doğu’da Hindistan, Seylan, Malezya ve Endonezya müslümanları bütünüyle Şafiî mezhebini kabul ettiler ve hâlen de öyledirler.

İmam-ı Şafiî, hadisler hakkında derin bilgi sahibiydi. Onun için, onun “sahih” kabul ettiği hadisler hiç tereddütsüz Kütüb-i Sitte’ye girmişler ve orada yerlerini almışlardır. İmam-ı Şafiî, bunun yanında büyük lisaniyatçı (filolog) ve şairdi. Şiirleri, benim bildiğim 90’larda Türkçe’de yayınlandı ve müthiş bir ilgi gördü. Salih Mirzabeyoğlu‘nun Münşeat isimli eserinde de bu şiirlerden bazıları zemin teşkil etmiştir ve sık sık İmam-ı Şafiî‘ye atıf yapılmıştır. 

 20 Kasım 2012

Ahmed bin Hanbel 

Ehl-i Sünnet mezheblerinden dördüncüsü olan Hanbelî mezhebinin kuran İmam-ı Hanbel, 780’de Bağdat’ta doğmuştur. Asker bir aileden gelir. Ancak kendisi ilim yolunu seçmiştir. Genç yaşta, İmam-ı Âzam‘ın en büyük öğrencilerinden Ebu Yusuf‘tan ders almıştır. Ders aldığı birçok din büyüğü arasında İmam-ı Mâlik ve İmam-ı Şafiî gibi diğer mezheb kurucuları da vardır.

Bütün Ehl-i Sünnet mezheblerinin özellikleri, “itikad” ve “amel” diye, yani diyebiliriz ki “teori” ve “pratik” diye bir fark gözetmeleri olmuştur. Ehl-i Sünnet’e göre, ameli terk eden dinden çıkmaz, sadece günahkâr olur. Ama itikadı, yani inanç esasları dini temellere uymayan kimseler dinden çıkarlar. Ahmed bin Hanbel ise, ameller arasından “namaz”ı istisnâ tutarak, onun dindeki öneminin altını çizerek, namazı terk edenin de dinden çıkacağına dair içtihadda bulunmuştur.

İslâm tarihinde itikad ile ameli aynı şey sayanlar, önce Haricîler, sonra Mutezile olmuştur. Haricîler, hattâ namaz kılarken aşırıya varan hareketler yaparlar, secdede alınlarını sertçe yere vururlar, alınları yara bere içinde kalır ve nasır bağlardı. Fakat inanç esaslarında yoldan sapmışlardı. Hazret-i Ali, onların üstüne vardığı zaman, ameldeki gösterişlerine aldırmadan boyunlarını vurdu. İnanç esasları dinde asıldır. Bir ateist sabah akşam namaz kılsa bunun ona bir faydası olmaz. İçki içmekten sakınsa, bundan dolayı sevap kazanmaz. Çünkü aslolan inanç esaslarına uygunluktur, imândır.    

İşte, günümüzde Vehhabîler bu noktayı istismar ederler. Ehl-i Sünnet’i, itikad ve amelin arasını ayırmakla itham ederler. Ehl-i Sünnet mezheblerinden bir tek Ahmed bin Hanbel‘in mezhebini ilgiye değer bulurlar. Ehl-i Sünnet arasında kendilerini saklamaları icab ettiğinde “Hanbelî” olduklarını söylerler. Oysa tuttukları yol, Haricîlerin ve onların halefleri olan Mutezile’nin yoludur. Ahmed bin Hanbel, en çok bu anlayışla savaşmıştır. Hayatı Mutezile ile mücadele içinde geçmiştir. Mutezile Abbasî devletinin resmî mezhebi olduğunda, Ahmed bin Hanbel‘i de kendilerine uyması konusunda zorlamışlardır. O bunu reddedince de, işkenceler eşliğinde hapse atılmış ve 28 ay zindanda tutulmuştur.

Buna rağmen Ehl-i Sünnet’i bir “itaat mezhebi” gibi göstermek yine bu sapıkların kârıdır. Ehl-i Sünnet mezheblerinin kurucuları, içinde yaşadıkları devlet İslamî gereği yerine getirmediğinde ona isyan etmiş, işkence görmüş, hapis yatmışlardır. Bunlar arasında Hanbelî mezhebinin zühd yönü, zahidlik yönü baskındır. Bütün Ehl-i Sünnet mezhebleri tasavvuf ile içiçe ise de, şekil olarak tasavvufa en yakın olanı Hanbelîliktir. Oysa Vehhabîler, tasavvufu reddederler. Misâl: Evliyânın en büyük önderlerinden olan Abdülkadir-i Geylânî Hazretleri, Hanbelîdir ve onu kâfirlikle suçlarlar.

Tasavvuf bahsinde konuşurken bu mevzuda Barak Baba‘dan örnek vermiştim: Hanbelî fıkhıyla amel eden bu “enteresan tasavvuf adamı”, adamlarıyla birlikte Şam’ı basarak İbn-i Teymiyye‘nin “Mücessime” adlı sapkın fikirlerine karşı halkı uyaran bir çalışma yapmıştır. Gerçekten de “Mücessime“nin Ahmed bin Hanbel Hazretleri‘ne nisbet iddialarında iler tutar bir yan yoktur. Çünkü itikad olarak taban tabana zıddırlar. Amelde onu taklid etmeleri, bir sahteliktir. Şimdi bunlar prensip olarak mezhebleri reddederler; ama mezhebi reddedince, namaz bile kılamayacağını bildikleri için, Hanbelî içtihadınca namaz kılarlar. Bir tür “fala inanma falsız kalma” durumu. Prensipte inanmadığı şeyi alıyor ve kendi özünden başka bir prensibe bağlıyor.

İmam-ı Ahmed bin Hanbel‘in bu çizgiyle hiçbir alâkası yoktur. O, diğer mezheblerden farklı içtihadlarına karşılık -ki bu çok tabiîdir, çünkü o bir müçtehid!- Ehl-i Sünnet çizgisinden hiçbir zaman ayrılmamış, ayrılanlarla savaşmış ve kendinden önceki mezheb kurucularını daima saygı ile anmıştır. Hâlbuki ondan sonra onun yolunu istismar edenler, Ehl-i Sünnet dairesinde değil, sapık mezheb çizgisindedirler.

22 Kasım 2012

Orjinal Makale: http://www.adimlardergisi.com/islama-muhatap-anlayisa-dair-9-imam-i-malik/

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*

*

Du kannst folgende HTML-Tags benutzen: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>