ithal-hukuk-sistemi-karsisinda-hukuk-egitiminin-temel-ve-bugunku-dinamikleri-ve-problemleri

İTHAL HUKUK SİSTEMİ KARŞISINDA HUKUK EĞİTİMİNİN TEMEL VE BUGÜNKÜ DİNAMİKLERİ ve PROBLEMLERİ

İTHAL HUKUK SİSTEMİ KARŞISINDA

HUKUK EĞİTİMİNİN TEMEL VE BUGÜNKÜ DİNAMİKLERİ ve PROBLEMLERİ

Adalet Bakanlığı Strateji Geliştirme Başkanlığı tarafından organize edilen ‘Uluslararası Yargı Reformu Sempozyumu’nun açılış konuşmacılarından biri de Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç’tı. Kılıç’ın konuşması medyada, politika muhitinde ve kamuoyunda geniş yankı uyandırdı. Konuşmanın içeriğinden alınarak ‘siyasetin yargıyı kuşatıp kuşatmadığı’ konusu gündeme getirildi ve bu husus etrafında politik demeçler-tartışmalar birbirini izledi. Hükümet partisi ‘zaten biz kuvvetler ayrılığı prensibine dayalı parlamenter sistemin sağlıklı işlemesi için çalışıyoruz’ ve ‘Haşim Kılıç’ın açıklamaları bizi hedef almamaktadır açıklamayı biz de destekliyoruz’ derken; muhalefette bulunan partiler ‘açıklamanın açıkça iktidar partisine uyarı olduğunu ve gayet yerinde hatta geç kalınmış bir açıklama olduğunu’ belirterek memnuniyetlerini dile getirdiler. Polemik ve yüzeysel tartışmalardan fırsat bulunup hukuk eğitiminin niteliği ve hukukçuların entelektüel donanımı gibi daha temel konulara hiç değinilmedi.

Mevzuumuzla ilgili olması bakımından bahsetmemiz gereken Hürriyet Gazetesi yazarı Sedat Ergin konu hakkındaki yazısının bir kısmında: ‘’Anayasa Mahkemesi Başkanı şöyle devam ediyor: İşte hukukun haksızlığı olarak da tanımlayacağımız bu kaotik duruma çözüm bulmak zorunda olduğumuzu belirtmek isterim. Başkan’ın bu sözleri hiçbir yorum gerektirmeyecek kadar açık. Ürünün kalitesinden ve gecikmesinden o da hoşnut değildir ve dahası bir “kaos”tan söz etmektedir. Bu saptamadan sonra şu soruya cevap aramak gerekiyor: Peki ürün neden istendiği kadar kaliteli değil? Burada öncelikle hukuk fakültelerine giden bir mesaj var. Başkan’a göre nedenlerden biri, hukuk eğitimine hâkim olan “teknik bakış” yoğunluklu anlayış. Hukuk fakültelerinin yargı mensuplarına yeterli entelektüel donanımı vermediğini söylemiş oluyor Kılıç.’’ demek suretiyle hukuk fakültelerindeki eğitime dikkati çekerek konuşmada hukuk fakültelerindeki eğitime, hukukçunun yetişme entelektüel donanım keyfiyet ve anlayış şartlarının oluşmasının gerekliliği meselelerine temas edildiğini belirtti.

Gerçekten de Kılıç konuşmasında ‘Yargının ve onun aktörleri olan hâkim, savcı ve avukatlarımıza ilişkin sorunların başlangıç noktası hukuk eğitimi ile kendini göstermektedir. Hukukçu; bireyleri, toplumu, devleti, kurumları, kültürleri, alışkanlıkları ve doktrinleri, kendi parametreleri içinde mütemadiyen keşfetmek ve bu olguların aralarındaki uyumu her seferinde yeniden sorgulamak zorundadır. Ancak, hukuk fakültelerinde sürdürülen “teknik bakış” yoğunluklu eğitim anlayışı buna imkan vermemekte, hukukçunun analiz etme, yenileme ve hukuku reel dünyaya oturtma konusundaki iradesini zayıf bırakmaktadır. Başta anayasalar olmak üzere, pozitif kuralların zemin etüdünü yapan hukuk sosyolojisi ile bunların vicdani başarısı ve psikolojik arka plânını ölçerek adil bir yörüngeye oturtan hukuk felsefesinin yeterince ve hak ettiği ölçüde eğitim sürecinde yer almaması endişe verici bir eksikliktir. Söz konusu teknik bakış yanında, hukukçunun vazgeçilmez kaynağı olan felsefi ve sosyolojik bakış, aynı ağırlıkta buluşturulmalıdır. Zira hukuksal kavramları ancak bu yöntemle besleyebiliriz…” demek suretiyle üzerinde düşünülmesi gereken temel ve derinlikli bazı problemlere temas etmişti.

Bu vesileyle Biz de yazımızda Kılıç’ın konuşmasında yer alan, Sedat Ergin’in de yazısında yer verdiği Hukuk Fakültesi eğitimi mevzuu hakkında bazı noktalara ve problemlere temas edeceğiz. Mevcut hukuki düzen-sistemde istenilse dahi sağlıklı ve meşru bir ‘kendi’ hukuk felsefesi, sosyolojisi yani hukuk tefekkürünün oluşamayacağının sebeplerini temel dinamiklerini ortaya koyacak ve bunu sadece hukukçuların değil okuyucunun genelinin algısına hitap edecek ve yorumlanabilecek tarzda yapmaya çalışacağız.

Bir hukuk fakültesi talebesi gözüyle hukuk eğitimi hakkında bazı müşahedelerle, tek başına fakülte çatısı altında çözümü mümkün olmayan zira memleketin hukuki müktesebatıyla, tarihiyle alâkalı meselelerden ve açmazlarından bahsetmek istiyoruz. Hukuk eğitimi hakkında serdedeceğimiz hususlar, eğitimin usulü, şekli, metodu hakkında değil; hukuk eğitiminin ‘esas’ı, ‘madde-nesne’si ve ‘bilgi kaynakları’ hakkında olacaktır. Bugünden geriye doğru bir bakışla yer yer ders mevzuları hakkında bazı ilmî tespitlere de yer verilecektir. Bu çerçevede olmak üzere Hukuk Fakültesi’nde ilk ders:

HUKUK EĞİTİMİ – FAKÜLTEDE İLK DERS:

Fakültenin Dekanı olan Roma Hukuku kürsüsü profesörü, sırmalı, yüksek yakalı, kaba ve gösterişli uzun siyah cübbesi içinde ağır ağır ilerler ve kürsünün önünde durur. Benzeri kıyafetler içinde aynı şekilde üç bayan öğretim üyesi de arkasından gelerek yanında sıralanırlar. Profesörün kürsüye bırakmış olduğu siyah kaplı eski ve hayli kalın kitaplardan asistanların elinde de bulunmaktadır. Bu çok ciddi ve hiç hareket etmiyormuş gibi görünen hoca ve hocalar karşısında öğrenciler, bir-iki hafta sonra eser kalmayacak muhtelif duygular içerisinde nefeslerini tutmuş bakınmaktadırlar. Hiç konuşmayacakmış gibi duran Profesör, nihayet kürsüye geçip beş altı yüz kişilik anfiyi doldurmuş bulunan talebe kalabalığına hitaben ağır ve tane tane konuşmaya başlar: ­­— “Medeni hukukumuzun temeli, Muhteşem Roma Hukuku’na dayanır. Hukuk eğitiminin de ilk dersi ve temeli olan Roma hukukuna!..” — “Büyük Roma imparatoru İustinianus (Justinyanus), bu hukuku toplu ve yazılı hâle getirtmiştir. O’nun sayesinde bu büyük ve muhteşem hukuk, yapılan kodifikasyon ve kitaplaştırma ile ‘Corpus, İuris, Civilis’ (korpus-yuuiris-sivilis) adı verilen külliyat hâlinde günümüze ulaşmış, XIX-XX. yüzyıllarda bu büyük ve muhteşem hazine gün yüzüne çıkarılmış, mer’i kanunlar hâline getirilerek Kara Avrupası hukuk sisteminin medeni hukukunun ve oradan da Cumhuriyetle birlikte bizim medeni hukukumuzun temeli hâline gelmiştir!..” — (Hoca, ağır ve ciddi şekilde yan tarafındaki asistan hocalara hitaben seslenir) “Digesta’yı Getir!..”

(Digesta, büyük bir itinayla kürsüye getirilir). Oldukça kalın ve eskimiş, sararmış kitabın siyah kapağı bir kutsal kitap ihtiramıyla açılır. Corpus İuris Civilis ve onun bir parçası olan digesta hakkında bazı hususlar anlatılmak suretiyle, öğrenmek için önümüzde uzun bir ders yılı olacağı da hatırlatılarak, ilk ders sona erer.

O gün başka hiçbir ders yapılmaz. Ve o gün ilerleyen günlerdekinden farklı olarak, herhâlde ‘durumun ciddiyeti’ karşısında talebeler, hocaların etrafını kuşatarak onları soru yağmuruna tutamamışlardır. Bu hususa da ileride değineceğiz. Zira talebelerin ekserisinin ilk haftalarda hassaten Roma Hukuku sebebiyle uğradıkları hayâl kırıklığı içerisinde ‘HUKUKUMUZ’ hissiyatının, yerini bir anda soğuk, uzak ve yabancı (Latince) kelimeler yumağı bir ‘HUKUK’a bıraktığı ahval içerisinde, hocaların etrafını kuşatarak vaziyeti anlamak isteyen soru yağmurları ve hocaların kaçamak-geçiştirici mukabeleleri, her yıl birinci sınıflarda yaşanan görülmeye değer bir husustur.

Nitekim İ.Ü Hukuk Fakültesi resmi sayfasında derslerin kısaca tanıtımları yapılırken Roma Hukuku maddesinde şu hususlar belirtilmiştir : ‘Atatürk’ün hukuk inkılabı neticesinde Türkiye’nin Kara Avrupası hukuk sistemine dahil olmasıyla, Roma hukuku, bizim hukukumuzun da tarihi haline gelmiştir. Hukuk fakültelerinde eğitim-öğretim dogmatik hukuk, hukuk felsefesi ve hukuk tarihi üzerine kurulmuştur. İşte bu nedenle Roma hukuku derslerinde de, Türk Medeni Kanunu’nun alındığı ülke olan İsviçre’de olduğu gibi, günümüz hukukuna etkili olan kavram ve kurumlar ağırlıklı olarak okutulmakta, hukuk kurallarının tarihi süreç içinde nasıl oluştuğu gösterilmektedir.’ (1)

İSTANBUL, İUSTİNİANUS ve CORPUS İURİS CİVİLİS:

İmparator İustinianus’un (Hükümranlığı: MS. 527-565) ‘corpus iuris civilis’i teşkil eden hukuk külliyatını İstanbul’da, profesörümüzün ilerleyen haftalardaki derslerinde birkaç cümlede bir hareketsiz, uzun ve dalgın şekilde seyre daldığı denizin/boğazın hemen diğer tarafındaki Roma İmparatorluk merkezinde tedvin ettirdiği hususu, ders kitaplarının önsöz kısımlarından öğrenilebilirdi. Hocalar ise, bu husustan hiç bahsetmemişler, anlaşılan bahsetmeye değer bulmamışlardı.

Fakülte bittikten yıllar sonra sahaftan aldığımız çok eski bir kitapta; Yahudi asıllı, 1933’te Naziler Almanya’da iktidara geçince Türkiye’ye iltica ederek İstanbul Üniversitesi’nde Ordinaryus Profesör olarak ders veren, ‘yeni’(!) medeni hukuk ve borçlar hukukunun sistemleşmesinde önemli hizmetleri bulunan Alman Profesörlerden Ord. Prof. Schwartz şöyle diyor:

‘İstanbul şehri, arzın ve milletler tarihinin merkez noktalarından biridir. Bir tekâmülün büyük cereyanları birbiriyle burada karşılaşmış, Roma Hukuku burada istihaleler geçirmiş ve nihai şeklini almış, eski Türkiye dahi dünyanın en büyük hukuk sistemlerinden “İslam Hukuku”ndan birini burada inkişaf ettirmiştir.’ (2)

Roma Hukuku ders kitabından:

‘İmparator Justinianus tahta çıktığında Roma Devleti, her bakımdan zayıflamış ve güç kaybetmişti. Topraklarının çoğunu kaybetmiş, askerî alanda başarısızlıklara uğramış, ekonomik ve kültürel alanda gerilemiş bir devlet vardı. Justinianus, devleti içine düştüğü bu zor durumdan kurtarabilmek için uzun bir mücadeleye girişti. Zaferlerle sonuçlanan, savaşlarla kaybedilen toprakların bir kısmını yeniden kazandı. Siyâsî birliği tesis etti. Bayındırlık işlerine ağırlık vererek yollar, köprüler ve kiliseler yaptırdı. Bunlardan İstanbul’daki AYASOFYA ve su kemeri, günümüze kadar gelen en önemli eserlerindendir.

Maddî anlamda önemli başarılar kazanan Justinianus, bu başarıların manevî alanda yapılacak işlerle desteklenmesi gerektiğine inanıyordu. Bu amaçla din ve hukuk birliğini sağlamaya çalıştı. O zamana kadar Hıristiyanlık toplumun büyük bir kesimi tarafından benimsenmişti. Ancak çeşitli mezhepler arasında görüş ayrılıkları kendini göstermeye başlamıştı. Justinianus, bu mezheplerden çoğunu kaldırarak Ortodoksluğu devletin ortak dini olarak halka benimsetmeye, kiliseyi de kendi güdümüne sokmaya çalıştı.

Dinî ve siyâsî birliği önemli ölçüde gerçekleştiren Justinianus, hukuk alanında da reform yapmak, eski Roma Hukuku’nu yeniden canlandırarak hukuk birliğini de sağlamak istiyordu. Bu amaçla Corpus Iuris Civilis adı verilen meşhur eseri hazırlattı.

Justinianus’un yaptığı işlerin pek çoğu onun ölümüyle birlikte sona erdiği hâlde Corpus Iuris Civilis, günümüze kadar intikal etmiş önemli bir eserdir. Aslında İmparator Justinianus, ününü bu esere borçludur. Zira Klâsik Dönem Roma Hukuku hakkındaki bilgilerimiz önemli ölçüde Corpus Iuris Civilis’e dayanmaktadır. Roma Hukuku’nun Avrupa’yı etkilemesi bu eser sayesinde olmuştur. (3)

Corpus Iuris Civilis, matbaanın bulunmasından sonra, yani XV. yüzyılın ikinci yarısından itibaren, bugünkü biçimiyle, bir arada basılmaya başlandı. XVI. yüzyıldan bu yana, elde bulunan çeşitli el yazması metinler karşılaştırılarak ve dilbilimi kuralları göz önünde tutularak bazı düzeltmeler yapıldı. Eserin bütününü bir araya toplayarak ilk kez bastıran 1583 yılında Fransız hümanisti Dionysius Gothofredus olmuştur. Cenevre’de yapılmış olan bu ilk baskı, uzun zaman model olarak kaldı. Esere daha önceden de Corpus Iuris ismi verilmekte idi. Fakat basılı bir örnek üzerinde bu ismi ilk defa kullanan Dionysius oldu. Sonuna Civilis sıfatının eklenmesi, söz konusu eseri yine Corpus Iuris ismiyle anılan Hristiyan hukukundan (Corpus Iuris Canonici) ayırmak için yapılmıştır. (4)

ROMA HUKUKU, TÜRK HUKUK İNKILABI ve EĞİTİM:

‘Bu topraklarda Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra Roma hukuku tekrar önem kazanmıştır çünkü Mustafa Kemal Atatürk Türkiye’yi çağdaş uygarlık düzeyine çıkarmak için yaptığı bir dizi inkılap hareketi çerçevesinde hukuk inkılabına da gitmiş, bu bağlamda fertler arasındaki ilişkileri düzenleyen medeni hukuk alanındaki devrimi İsviçre Medeni ve Borçlar Kanun’larını iktibas etmek, Türkiye’de yürürlüğe sokmakla gerçekleştirmiştir. Bu kanunla ‘HUKUK İÇİN TOPLUM’ YARATILMAK İSTENMİŞTİR. Başka bir deyişle, çağdaş kültür ve hukuku temsil eden bir kanun benimsenmiş, TOPLUMU BU KANUNUN ESPRİSİ İÇİNDE EĞİTMEK, TOPLUMA BU HUKUKA GÖRE YÖN VERMEK ve YETİŞTİRMEK amaçlanmıştır. Hukukun diğer alanlarında iktibas edilen veya hazırlanan kanunlarda da aynı hedefe ulaşılmak istenmiştir. Zamanın Adliye Vekili Mahmut Esat, Medeni Kanun’un gerekçesinde ‘…muasır medeniyeti almak ve benimsemek kararıyla yürüyen Türk milleti, muasır (çağdaş) medeniyeti kendisine değil, kendisi muasır medeniyetin icabatına her ne bahaya olursa olsun ayak uydurmak mecburiyetindedir…’ İsviçre Medeni ve Borçlar Kanun’larının iktibası ile Türkiye, Kara Avrupası denilen hukuk sisteminin içine girmiş olmaktadır. Bunun temelinde de esas itibariyle Roma Hukuku bulunmaktadır.”(5)

Yukardaki paragrafta yer alan ‘hukuk için toplum yaratılmak istenmiştir’ ifadeleri, George Orwel’in 1984 romanından veya benzeri distopya-romandan bir alıntı değil, Sayın Haşim Kılıç’ın konuşmasında geçen ‘hukukçu’ları yetiştiren fakültenin en temel ders kitabından ‘ders’lerdir. Yazarı da bir hukuk profesörüdür. Kaldı ki İsviçre Medeni ve Borçlar Kanunlarının yanı sıra Fransa’nın Anayasası, Almanya’nın Ticaret Kanunu ve Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu, İtalya’nın Ceza Kanunu, İsviçre’nin Nöşetel Kantonu’nun Hukuk Muhakemeleri Usulü Kanunu… 1926-28 tarihleri arasında iktibas ve Meclis’te kabulleriyle birlikte T.C. Devleti Hukuki Mevzuatını, mer’i hukuku teşkil etmişlerdir. Bütün bu farklı ülkelerden iktibas edilen kanunların tek ortak noktası ‘kara Avrupası hukuk sistemi’ adı verilen hiyerarşik, kategorik, tematik, statik tarzda yazılı kanunlar şeklinde olmaları ve kökenlerinin belli seviye ve derecelerde Roma Hukukuna dayanmasıdır. Fakat ortak paydalara sahip bu ülkelerde dahi hukuki mevzuatlar birbirinin aynı veya birebir iktibası değildir. Bilakis ’içerik’ olarak her ülkenin hatta aynı ülkede farklı bölgelerin (mesela İsviçre’de kanton adı verilen farklı bölgelerin) hukuki mevzuatı birbirinden tamamen farklıdır. Esasen tabii olanı da budur.

Bir İngiliz hukuk profesörü (GUTTERIDGE, H. G.: Comparative Law, Cambridge 1946) hukuk öğretiminin amacını «hukuk kurallarını öğretmenin yanı sıra, bu kuralların gelişimini, bu kurallar altında yatan ekonomik ve sosyal nedenleri ve ilkeleri göstermek, hukuk tarihi ile sosyoloji tarihi arasındaki bağıntıları bulmak ve mümkünse ilerideki gelişimin doğru yönlerini göstermek» olarak saptamaktadır. (6)

Öte yandan, hukuk öğretimi, hukukçunun kafa ve düşünme yeteneklerini geliştirecek, hukukçuyu bağımsız düşünmeye alıştıracak ve ona fikir dürüstlüğünü aşılayacak şekilde düzenlenmelidir. (7)

Esasen, Hukuk Fakültelerinde hukuk sosyolojisi ve felsefesi derslerinde bir ‘pozitif hukuk kuralı’nın yani ‘yürürlükte olan bir normun’ bu hâle nasıl ve neden geldiği hususu, yazar ismi hariç her hâliyle ‘tercüme kitap’ olduğu izlenimi veren hukuk sosyolojisi ve felsefesi ders kitaplarında yetersiz de olsa anlatılır. Mesela ahlaki kurallar, örf ve âdet kuralları, teamüller, bir ahlaki değerin-ölçünün nasıl teamül hâline geldiği, tekrar ve süreklilik unsuru, derken manevi – vicdani – sosyal yaptırıma bağlı hâle gelen bu kuralların giderek kendini hukuka empoze etmesi ve nihayetinde hukuk normu hâline getirilmesi ve ihlâlinin maddi yaptırıma bağlanması, tüm bu ve benzeri hususlar yer almakta, talebeler tarafından okunmakta ezberlenmekte sınavlar geçilmektedir. Fakat tüm bu hususlar muhatabında ilmî ve fikrî mânâda bir aksülâmel bulamamakta, zihnî bir idman ve itiyad teşkil edememekte, mevcut hukuki yapı ve kanunlarla illiyet bağından mahrum, unutulmak üzere okunup geçilen faydasız konular mesabesinde kalmaktadır. İşte bu ülkenin yetişen hukukçuları hukuk tefekkürü bakımından tabii olanla olmayanı, insani ve fıtri olanla olmayanı dahi ayırt edemeyecek kadar kof ve boş yetişmektedirler. 1925’ten bugüne temeli ve mevcut şartlarıyla da böyle olması doğaldır. Mesela bir talebe Ticaret kanununun veya Medeni kanun veya Ceza Kanununun falan filânca maddesinde düzenlenen ‘husus’u ‘müessese’yi Hukuk sosyolojisi ve tarihi tefekkürü bakımından düşünmek, tetkik etmek, fikir yürütmek istediğinde nasıl yapabilecektir bunu? İlgili kara Avrupası ülkesinin sosyal yapısı, fert ve cemiyet hayatı, inanç ve yaşam tarzlarını, söz konusu kural-norm’un söz konusu cemiyetteki tekevvün ve tekamül çizgisini inceleyerek!.. Bu arada kendi cemiyeti mevzuu dışıdır. Zaten bir ehemmiyeti de yoktur(!) Hukuk da zaten tarihle, sosyolojik yapıyla, örf ve âdetlerle, ahlaki ve kültürel değerler ve inanç değerleri bakımından bütün bir cemiyetle alâkalı olmayan(!) sürrealist bir bilim dalıdır(!) İzahına çalıştığımız açmazlar cümlesinden olmak üzere Türkiye’de hukuk talebeleri hatta hocaları bir yana, kanun koyucu devlet teşkilatı T.B.M.M. dahi belirttiğimiz temel kanunlarda bir değişiklik yapmak istediğinde, ilgili kanunun her biri birbiriyle bağlantılı ‘iç ahengi’ ve ‘sistematiğinin’ bozulmaması için ‘Mehaz Kanuna’ yani ilgili kanunun iktibas edildiği ilgili ülke kanununa, oradaki değişikliklere, Akademik görüşlere, Yüksek Mahkemeler içtihatlarına, doktrin tartışmalarına dahi başvurmak zorunluluğu altındadır. Esasen bugün Hukuk Fakültelerinde okutulan temel ders kitaplarının içeriği, kaynakları, bibliografyası ve dipnotlarının tamamına yakını ‘mehaz kanun’un ülkesi veya bölgesinin tarihi, ilmi, akademik, hukuki içtihat kaynaklarından oluşmaktadır.

Aynı konu üzerinden devam etmek gerekirse, 1926’lı yıllarda değişik ülkelerin muhtelif kanunlarını almakla gerçek bir iş veya mesele çözülmemiş, bilakis gerçek bir mesele/meseleler yumağına sebep olunmuştur. 1924 öncesi hukuk ilmi, hukuki yapı tamamen yok sayılmıştır. Bu öyle büyük bir vakıadır ki, bir kanun hükmünün, kanunun veya kanunların ‘değiştirilmesi’yle karıştırılamaz. Burada değiştirme, kabul etmeme, yenisini ortaya koyma değil, tamamen HİÇ hâline getirme, getirmeye çalışma vardır ki dünya tarihinde eşi ve benzeri bulunamaz bir hâdisedir. Âdeta zaman inkıtaa uğramış, ormanlarda kayıp bir yamyam kabilesi hayatı miktarı dahi olsun kalmamacasına mâzi YOK hükmünde sayılmış, daha da ileri gidilerek kendilerince millete medeniyet getirildiğini, bu zamana kadar milletin ‘ortaçağ karanlığından kalma ölü çöl kanunları’na mahkûm edildiğini iddia edecek kadar tarihlerin yazamayacağı eşi benzeri bulunmaz yalanlar Hak ve Hukuk katliamlarına perde ve ‘esbabı mucibe’ yapılmıştır. Bu hususa, aşağıda Türk HUKUK TEDRİSATININ – EĞİTİMİNİN ‘temel atma töreninde’ 5 Kasım 1925 tarihinde Ankara Hukuk Mektebi’nin açılışında konuşan Adliye Vekili Mahmut Esat Bozkurt’un konuşmasına yer vererek tekrar temas etme imkânı bulacağız.

Hukuk fakültesinde eğitim ve talebelikle başlayan sürecin devamında ülkenin en başta bütün bir mahkemeler teşkilâtıyla, hâkimlik ve savcılık keyfiyetleri ile ilmi – akademik hayatıyla, devlet teşkilâtının ‘yargı’ dışındaki yasama ve yürütme de dâhil büyük bir bölümüyle birlikte bir bütün teşkil ettiği, bu bakımdan temel hukuk eğitimi, donanımı, niteliği ve formasyonunun bütün bu alanlarda müspet veya menfi doğrudan tesiri olduğu açıktır. Bu minvalde, Sayın Haşim Kılıç’ın tenkit ettiği noktalardan evvel daha esaslı meseleler vardır. Yukarıda bahsettiğimiz ‘mehaz kanun’ esprisinin, daha doğru bir ifadeyle ‘MEHAZ HUKUK SİSTEMİ’ esprisinin, hukuk eğitimini ve sonrasında akademik bünyeyi, nazariyatı, adliye bünyesini, tatbikatı, bütün bir kanun koyuculuk ve nizamlayıcılık bünyesini nazari ve tatbiki her bakımdan nerelere götürüp bağladığına değinmiştik. Burada yolumuz gayet tabii şekilde çıkması gerektiği hâlde ülkemize, insanımıza, cemiyetimize, kültür ve medeniyetimize, tarihimize, hukukumuza, edebiyatımıza, sanatımıza, maddi manevi bütün bir değerler sistemimize çıkmıyor. Yolumuz Doğu Roma İmparatorluğuna, ‘Kutsal Roma – Cermen imparatorluğu’na, M.S. 1453’ün İstanbul’una değil de, 1453’ten geriye doğru 920 yıl ilerleyerek M.S. 533 yılına 533 yılının İstanbul’una çıkıyor. Bu tarih aynı zamanda 1453 dünya tarihinin sembolü olan FETHİN sembolü AYASOFYA’nın da inşa edilmekte olduğu tarihtir. Roma İmparatorluğu’nu eski görkemli hâline tekrar geri getirme gayesiyle Anadolu, Asya ve Afrika’da da fetihler gerçekleştiren imparator İustinianus aynı zamanda Hıristiyan âleminin de lideridir ve Hıristiyan âleminde ‘aziz’ mertebesinde kabul edilir. Dinine ve inancına en ileri seviyede bağlıdır. İstanbul’da teşekkül ettirdiği zamanının âlimler heyetiyle Roma’nın Hristiyanlığı kabulünden itibaren ilk dönemlerde yetişmiş müstesna din ve hukuk âlimlerinin eserlerini cem ve tedvin ettirmiştir. Corpus İuris Civilis adı verilen külliyatının bu nevi kısmı 50 kitaptan oluşan ‘digesta’dır.

‘Mehaz kanun’ ve literatürde olmayan bir ifadeyle ‘Mehaz Hukuk Sistemi’ mevcudiyetinin hukuk talebesi ve hâliyle adliye hâkimini hukuk tatbiki bakımından da ne derece müşkül durumlarda bırakacağına dair en fasih ve veciz ifadeleri, ülkemiz adına ne hazin bir tablodur ki, 1933 yılında Nazi iktidarından kaçarak Türkiye’ye iltica eden Yahudi asıllı Alman Hukuk âlimleri (E. Hirsch ve A. Schwartz) serdetmişlerdir. Yazımızın başlarında da kendisine yer verdiğimiz Ord. Prof. Dr. A. Schwartz 1937-38 döneminde İstanbul Üniversitesinde vermiş olduğu ‘Mukayeseli Medenî Hukuk İlminin Bilhassa Türkiye’deki Ehemmiyet ve Vazifeleri’ isimli konferansında ‘-Mukayeseli hukukta Avrupa harici kültür sahalarının hukuki sistemleri ve bilhassa tarihin muazzam hukuk fenomenlerinden birisi olmak itibariyle İslâm hukuku hakkında alâka gittikçe kuvvetlenmeye başladı-’ dedikten sonra şöyle devam ederek, ‘İsviçre Medeni Kanunu İsviçre toprağında dil teknik ve muhteva itibariyle binlerce kökten meydana geldiği hâlde, bu kanun Türk toprağında köksüz olarak dikilmiştir’ mütalaasını haklı olarak ileri süren Profesör ‘Bütün İsviçre medeni hukukunu ihtiva eden ihatalı, büyük, sistematik -ve bilhassa Alman ve Fransız eserleri ayarında- eserlerin, bugün İsviçre’de dahi mevcut olmadığını’ belirtmiş ve ‘şu hâle göre İsviçre Hukukunun kendisine esas teşkil eyleyen DOKTRİN’e müracaat prensibini yerinde bir sevkitabii sayarak, mahkemelere bırakmasını ve onunla olgunlaşmasını istemesinin bir zaruret olduğunu kaydederek, çok değişik hukuki sistemlere mensup, Cermen, Roma ve Fransız unsurlarından mürekkep Kanton hukuklarının, Medeni Kanununun boşluklarını doldurmak yönünden, İsviçre hâkimi tarafından incelenebilmesi avantajına mukabil, TÜRK HÂKİMİNİN BUNDAN MAHRUM OLDUĞUNU ve bu sahadaki noksanlarını hukuki hisle değil, ancak medeni hukuk mukayeseleriyle telâfi edebileceğini’ ifade etmiştir. (8) (Aynı minvalde fakat Hâkimlerle sınırlı değil bütün hukuk camiasına şamil manada benzer görüşler için bkz. (9).

NETİCE ve SEBEP; TÜRKİYE’DEKİ HUKUK TEDRİSATININ-EĞİTİMİNİN TEMELİ, GAYESİ ve BUGÜNÜ:

Mustafa Kemal ve Adliye vekili Mahmut Esat’ın (1934’te yürürlüğe giren soyadı kanunuyla M. Kemal tarafından kendisine ‘Bozkurt’ soyadı verilmiştir) 5 Kasım 1925 tarihinde, Ankara Hukuk Mektebi’nin açılışında yaptıkları konuşmalara yer verecek olmamızın sebebi, tarihi bir vesika olmaları veya hukuk eğitimi ve tarihi strüktür-süreç’inde bir nokta veya aşama olmalarından değildir. Bilakis ülkemizdeki hâlihazır hukuk fakültelerinin eğitimini, yetiştirilmek istenen hukukçu tipini, ruh ve gayesini, müfredatını belirleyen hâlen geçerli ‘temel’ olmalarındandır. Hâliyle bugünkü hukuk eğitiminin ana temasının, seviyesi veya seviyesizliğinin ifade edilebilmesi ve anlaşılabilmesi bakımından çok mühimdir.

Mustafa Kemal’in 5 Kasım 1925 tarihinde Ankara Hukuk Mektebi’nin açılışında yaptığı konuşmadan mevzuumuz hakkında bazı kısımlar:

“Zannederim ki, Ankara Mekteb-i Hukuku ile Cumhuriyet hukukunu yalnız zahirî ve lâfzî şekliyle değil, fakat şuurı ve izıanı mahiyetiyle, kanunlarıyla ve erbab-ı hukukiyle izah edecek ve müdafaa edecek tedabire tevessül etmiş oluyoruz. Cumhuriyet Türkiye’sinde eski kavaid-i hayat, eski hukuk yerine yeni kavaid-i hayatın ve yeni hukukun kaim olmuş bulunması, bugün gayrikabili tereddüt bir emrivakidir. Bu emrivaki sizin kitaplarınızda ve mabihüttatbik olacak kanunlarımızda ifade ve izah olunacaktır. Bugünkü hukukî faaliyetlerimizin esbabını izah etmiş oluyorum ümidindeyim.

Büsbütün yeni kanunlar vücuda getirerek eski esasat-i hukukiyeyi temelinden kal’ etmek teşebbüsündeyiz. Ve yeni esasat-i hukukiye ile elifbasından tahsile başlıyacak bir yeni hukuk neslini yetiştirmek için bu müessesatı açıyoruz. Bütün bu icraatta mesnedimiz milletin istidat ve kabiliyeti ve irade-i kat’iyesidir. Bu teşebbüslerde arkadaşlarımız, yeni hukuku, bizimle beraber, bahsettiğim mahiyette anlamış olan güzide erbab-i hukukumuzdur. Hayat-i umumiyemizin yeni esasat-i hukukiyesi nazarî ve tatbikî sahada tecelli ve tahakkuk edinceye kadar geçecek zamanı temin eden bizzat Milletimiz ve onun inkılâbındaki yorulmaz ve yıpranmaz kuvvet olacaktır. Talebe Efendiler, Yeni Türk Hayat-i içtimaiyesinin bâni ve müeyyidi olmak iddiasiyle tahsile başlayan sizler; Cumhuriyet devrinin hakikî ülema-i hukuku olacaksınız. Bir an evvel yetişmenizi ve arzu-i milleti fiilen tatmine başlamanızı Millet sabırsızlıkla beklemektedir. Sizi yetiştirecek olan profesörlere terettüp eden vazifeyi hakkiyle ifa edeceklerine eminim. Cumhuriyetin müeyyidesi olacak bu büyük müessesenin küşadında hissettiğim saadeti hiç bir teşebbüste duymadım ve bunu izhar ve ifade etmekle memnunum.”

Mustafa Kemal’in konuşması, yeni hukuk sistemi ‘oluşturulacağı’, bunun bir ‘emrivaki’ olduğu, bu yeni hukukun elifbasından başlayarak öğrenecek yeni hukuk neslinin yetiştirileceği, bu mektebin bunu temin için açıldığı, esasen profesörlerin de kendilerine yüklenen bu görevi layıkıyla yerine getireceklerini, bundan en büyük saadeti duyduğu bahisleriyle devam edip sonlandıktan sonra ‘nutuk’ sırası kendisine gelen adliye vekili Mahmut Esat’ın o muhteşem ‘kale’lerine (dediklerine-sözlerine) geliyoruz ki; tarihi vesika olarak öneminden ziyade asıl BUGÜNÜMÜZ ve bugünkü cemiyet ve devlet ahvallimiz, iklim ve vaziyetimizin, mevzuumuzla alakalı olarak da hukuk eğitimi ve hukukçunun yetişme anlayışını, şikâyet edilen meselelerin ‘esbabı mucibe’sini kavrayabilmek için büyük önem taşımaktadır. Belirtmek lâzım ki 1925’te, bahsettiğimiz ve aşağıda da bizzat kaynağından bahsedilecek tarz, anlayış ve muhtevada başlayan Hukuk fakültesi ve eğitimi anlayışı o günden bugüne hâlen aynen devam etmektedir.

Adliye Vekili Mahmut Esat Bozkurt’un 5 Kasım 1925 tarihinde Ankara Hukuk Mektebi’nin açılışında yaptığı konuşma:

“İslâm Hukukunun zamanımıza kadar sürüklene sürüklene gelen en esaslı fakat en sakat ve en aksak bir mesnedi vardır ki, ona Arapça (kale) derler. Güzel Türkçemizde (dedi ki) suretinde tercüme edilen bu esas asırlarca ve asırlarca Türk milletinin mukadderatını kurunu vustaya(10) bağladı; onu kurunu vustada verilen kararlarla idare etmeğe amil oldu. İslam medeniyetine mensup hukukşinaslar çok yazık ki, zihniyetlerini bu esastan kurtaramadılar. Bizdeki Mecelle ve buna mümasil bazı kanunlarımız bu zihniyetin en sarih bir emuzecidir. (Dedi ki) tabiri (kale)nin kelimeten tercümesidir. Fakat (kale)nin hakiki manası şuursuz ve idraksizim, kurunu vusta ölülerinin fikirlerinden başka bir şey düşünemem, ölülerin kanunlarıyla yürürüm ve düşünmekten acizim demektir. Bunun 20’nci asırda en fasih manası ben yokum, ölüyüm demektir.

Huzzarıkiram;

Bu (kale) kaidesi, şuur ve faaliyetine tarihin sahası bile dar bir cevelangâh halinde kalan necip ırkımızın tekmil varlığını kalın ve kara bir esaret zinciri halinde kurunu vustaya, kurunu vusta efkârına raptetti. Asırlar ve asırlarca evvel, bilmem hangi çöller içinde verilen kararların (kale)siyle 20’nci asır ortasında yürümek, şuur ve idrakten nasipsiz olduğunu fiilen itiraftan başka ne ifade eder. Bu gibi esasata fazla olarak bir de (Rabbani) vasıf izafesi, idraksizliğin en bariz tecellisi değil midir?

Milletlerin dünya işlerini akıl ve mantık haricinde yalnız vicdanlarda kalması icap eden din ile din tehdidiyle yürütmeğe imkân var mıdır? Kurunu vusta içinde bir Arap hukukşinasının, muhitinin ve günün icabatına göre vazettiği bir düsturu Arap (dedi ki) diye ilanihaye Türk Milletine medarı iftihar olmak üzere istimal mümkün müdür?”

Adliye vekili Mahmut Esat’ın Hukuk Mektebi açılışında sarf ettiği ‘Kale’si yani dedikleri, yani ‘Dedi ki’si, baştan beri izah etmeye çalıştığımız hususları, umumi manada bir hukuk tefekkürünün, sosyolojisinin ve edebiyatının neden oluşamadığını gayet veciz tarzda anlaşılır kılmaya yetiyor. Kurun-ı vusta’yı yıkıp-kapatıp ‘Yeni Çağ’ı açan 1453’ün AHKÂM-I HUKUK’UNU kaldırarak, yerine KURUN-I VUSTA’nın AHKÂM-I HUKUK’UNU hem de kurun-ı vusta’yı bizzat kaldıran Millet ve Medeniyetin TEPESİNE GEÇİREREK ve bu tersinden anlayışın ‘nas’lar hâlinde bir inanç ve gaye olarak ilânihaye teminini tehdit ve silah zoruyla devam ettirerek ‘milleti kurun-ı vusta’dan kurtardığını’ iddia eden bu zihniyetten daha kör, daha yalancı, daha idraksiz bir tersinden harika tasavvur edemiyoruz.

Sonuç: Beethoven’in 9. senfonisini koltuğunda uyuyarak dinledikten sonra ayağa fırlayıp işte bu çağdaş Türkiye tablosudur nidasını koparan bir 9. cumhurbaşkanının idaresi. Fert ve cemiyete yabancı ve ondan beslenmeyen hukuk, Hukuka yabancı ve ona güvenmeyen fert ve cemiyet, Hukuk felsefesi ve sosyolojisi derslerini 30-40 sayfalık ders notlarını sınav sonrası unutulmak üzere ezberleyip geçen, 1923’ten önceki Hukuk ve Hukuk tarihini Yabancı profesörlerin ‘dünyanın en muazzam hukuku’ olarak saygı ve heyecanla zikrettikleri bu hazineyi, üçüncü sınıfta haftada 2 saat ancak yer verilen seçimlik ders mesabesinde önemsiz bir ders olarak yine hiçbir şey öğrenmemek üzere görebilen ‘hukuk’ talebesi. Özellikle 1. sınıfın ilk birkaç ayında ders aralarında hocalarla talebe kalabalığı arasında uzayıp giden diyaloglar, sorular…:

— Hocam, neden Roma Hukukunu, Roma Tarihini başlangıç ve temel olarak okuyoruz. Bizim hukukumuz yok mu?

— Bizim hukukumuzun temeli Roma’ya, Roma Hukuku’na dayandığı için Roma tarihi ve hukuku derslerini okumadan bugünkü hukukun nasıl oluştuğunu anlayamayız, temelini bilmeden bugünkü hâlini de kavrayamayız.

— Hayır, onu sormuyoruz. Kastettiğimiz… şey… Bizim hukukumuz? Selçuklu. Osmanlı. Türkiye. Binlerce yıllık tarih. Bu açıdan BİZİM HUKUKUMUZ yok muydu?..

— Güzel bir soru. 1926 yılında eski hukuk yetmiyordu. Yeni hukuk yetti. Özellikle sorunuzun ‘yani… şey…’ kısmı çok önemliydi. İleride daha iyi anlayacaksınız! (Yani: Uzatmayın işte bizim geçiştirdiğimiz gibi siz de geçiştirin, dersinizi çalışın. Sıcak bir yaz günü Ren nehri kıyısında Preator’un değneğini taraflar Augustus ve Aereliusun başlarına dokundurmasıyla akdin mün’akid olacağı, değneğin her ne sebeple olsun birinden birinin başına değmemesi hâlinde akdin şekil şartı tamamlanmadığından irade uyuşması ve diğer bütün unsurları bulunsa dahi teşekkül etmemiş bulunduğunu, İmperium yetkisini, Codex’i, İmparator emirnamelerini, Consul’leri, Preator’ları, magistra’ları, aerilis curilis’leri, patricius’ları, pleb’leri, patricia’ları, actio’ları, hassaten actio negatorio in rem’i, culpa in contrahendo’yu ve diğer bütün hususları iyice çalışın, sınavlarda çıkacak bunlar karşınıza!..)

Bütün bu hususlar, Türkiye’de hukuk eğitiminin teknik bakış ve kuru ezber üzerine kurulu olduğu, kanun tekniği ve mehaz kanun, mehaz kanunun son değişiklikleri üzerine düşünceler ve doktrin tartışmalarından ziyade hukuk felsefesi ve sosyolojisi bakımından daha doğrusu hukuk tefekkürü bakımından eğitim verilemediği, niteliği teknik mevzuat bilgini seviyesini aşamayan entelektüel donanımı bulunmayan hukukçuların yetiştirilmesi ve bu gibi sorunlar yüzleşmekten ve muhasebe edilmekten sürekli kaçınılan ‘temel meseleler’in yalnızca dışyüz tezahürleridir ve sıralamakla bitmez. Kendi cemiyetinin temel meselelerini düşünmenin, araştırmanın, tefekkür ve muhasebe edilmeye çalışılmasının kanunen yasak olabildiği ülkemizde İBDA Mimarının güzel bir misaliyle ‘yangını benzinle söndürmeye çalışma’ yaklaşımı ve güya meselelere çözüm getirme adı altında yanlışı yanlışla idame ve ikame etmeye çalışma anlayışının devam ettiği görülmektedir. Yazımızın sonunda tam da bu konuyla ilgili olarak anayasanın 90. maddesi meselesine kısaca temas etmek istiyoruz. Hukukun tatbikat safhasındaki yanlış, kalitesiz hüküm ve kararların önüne geçmek, vatandaşın hukuk güvenliğini temin etmek, yargı problemlerine çözüm bulmak bakımından sıklıkla ileri sürülen, Haşim Kılıç’ın da konuşmasında belirttiği ve hâkimlere işaret ettiği anayasanın 90. maddesi esprisine biz katılmamaktayız. Milletlerarası antlaşmaların vazettiği hüküm, kural ve kaidelerin, milli hukuk sistemi normlarından, kanunlardan ve hatta anayasadan üstün olduğu ve bunların farklı hükümler taşıması hâlinde milletlerarası antlaşma hükmüne öncelik tanınarak tatbik edileceği hususu ülke üzerindeki milli hükümranlık haklarının milletlerarası camia denilen devletlerle paylaşılması ve devri anlamına gelir. Milletlerarası plânda millet ve devlet üstü böyle bir kanun koyucu güç kabul edilemez. Bir başka açıdan bu husus, hiçbir kültür, yaşam tarzı ve değerler birliği veya yakınlığı bulunulmayan bir yabancı ülkenin kanununu, parasını verip yeni bir otomobil satın alır gibi alıp cemiyete tatbikinin ve üstelik bunu bir marifet sanmanın ilimsiz ve fikirsiz harekât tarzıyla hiçbir farkı yoktur. Ülkemizde cari olması ve gerçekleşmesi hususu tarihi, hukuki, medeni, maddi ve manevi her bakımdan gerekli ve zaruri olan Büyük Doğu-İBDA fikir-sanat-aksiyon mihrakının ortaya koyduğu ‘Başyücelik Devleti’ sistem ve anlayışında, kendi kendini kötürüm bırakarak ‘milletlerarası antlaşma’ adı altında büyük ve başkalarını gütmeye meraklı otorite veya devletlerden bir vasi ve vesayet mercii arama anlamına gelecek bu tür aciz, güçsüz ve istiklâlini zedeleyecek temayüllerin en ufağına bile yer olmadığı görülmektedir. Hemen burada, dünyadan habersiz ve diyalog-hoşgörü masallarıyla uyutulan insanımızdan “Dünyanın küçük bir köy hâline geldiği bu devirde böyle bir şey olur mu, milletlerarası antlaşmalar da zaten insan haklarını temin etmiyorlar mı?” şeklinde bir soru yöneltebilecekler olursa şayet, onlara, milletlerarası kamuoyu denilen ABD ve Avrupa ülkelerinin anayasalarını incelemelerini tavsiye ederiz. Kaldı ki milletlerarası antlaşmalara hâkim mevcut prensip ve kriterleri bugün vazetme konumundaki bu devletlerin anayasalarında 90. madde bulunsaydı dahi, bu bizdeki mevcut 90.madde sakatlığını ortadan kaldırmazdı. Asıl mesele AİHM’den dört gözle emsal karar beklemek değil; AİHM’in de önündeki davada kendisine emsal karar ve adalet değeri alabileceği muhteşem adalet sarayı ve hukuk hazinesine malik hukuk sistemini ve devletini inşa edebilmektedir. Bunun yolu da cemiyetine işkence yaşatmaktan vazgeçilerek 533 yılının mecelle-i ahkam-ı hukuk’undan (corpus İuris civilis’ten) beslenen roma-cermen ve kara avrupası hukuk sisteminin kuyruğunu derhal bırakmak, 571-611 yılında doğan 1453’ün İstanbul’unda parlayan ve sonra ceketin astarı içinde ‘kaybedilebilme’ büyük başarısı gösterilebilen muhteşem adalet-hukuk nizâmı güneşinin bugünden tezi yok devletlik çapta hecelenmeye başlanılmasından geçer.

—————-———

(1) http://www.istanbul.edu.tr/hukuk/li…

(2) Hukuk Tarihi ve Tefekkürü Bakımından Mecelle – Hâkim. A.Refik GÜR – Çeltüt Matbası İstanbul-1951

(3) Roma Hukuku Dersleri – Prof. Dr. Şahin Akıncı. Konya-2003 s:50-51

(4) “Roma Hukukunun Bilgi Kaynaklarından Corpus Iuris Civilis ve Türkiye’de Hukuk Resepsiyonu” – Dr. Haluk Emiroğlu. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi 2002

(5) Roma Hukuku – Prof. Dr. Belgin Erdoğmuş. İstanbul-1995, s:VIII (Not: Büyük harfli kelimeler kaynak kitapta büyük harfli şekilde değildir.)

(6)-(7) Hukuk Öğretimi Bakımından Roma Hukuku – Doç Dr. Özcan Karadeniz. AÜHF Dergisi 1969 sayı:1-2 sf.326

(8) Hâkim. A.Refik GÜR’ün eserinde atıf yapılan eser .A.SCHWARZ, : Mukayeseli Medenî Hukuk İlminin Bilhassa Türkiye’deki Ehemmiyet ve Vazifeleri, Üniversite Konferansları 1937-1938, İst-1939

(9) Hukuk Öğretimi Bakımından Roma Hukuku – Doç Dr. Özcan Karadeniz. AÜHF Dergisi 1969 sayı:1-2 sf: 335-337-338

‘Paul Koschaker’in 1937 yılında, yani bundan aşağı yukarı otuz yıl önce Berlin’de Alman Hukuk Akademisinde Roma hukuku konusunda verdiği konferansın başında söylediklerini hatırlatmak isterim: ‘Bir profesörün kendi bilim dalını savunması anlayışla karşılanabilir. Ama bence, söz konusu olan, Roma hukuku alanında profesörlerin yetişmesi ve bu bilim dalının dinleyici bulması değildir. Roma hukukunu, geçmişin çok ilgi çekici ve gelişmiş bir hukuk sistemi olduğu için değil, üç bin yıla yakın bir süre içindeki gelişmesiyle Avrupa kültürünün önemli bir öğesi olmakta devam ettiği için savunuyorum.

1926 yılında, İsviçre Medenî Kanunu’nun kabul edilmesiyle, ülkemizde de Roma hukukunun etki alanına giren bir hukuk sistemi yürürlüğe konmuştur. Bu durumun gayritabii olup olmadığı sorununun tartışılmasını konu dışı olduğu için bir yana bırakıyorum. Gerçek olan şudur ki, bin yılı aşkın bir süre İslâm kültür camiasına dâhil bulunmanın doğal bir sonucu olarak, İslâm hukukunun kökleştiği bir ülkede, tek bir kanun değişmesiyle hukuk alanında da Avrupa kültür camiasına dâhil olunuyor.

Kendi yapımıza, tarihsel, sosyal ve kültürel gerçeklerimize tamamen yabancı olan bu hukukun gereği gibi anlaşılabilmesinin, sadece Türkçe çevirisini elimize aldığımız kanunun hükümlerini okuyarak, yorumlayarak, hattâ bunları yorumlayan yabancı kaynakları inceleyerek sağlanamayacağı açıktır. Bu hukuk sisteminin anlaşılabilmesi, ancak, doğuşunu, gelişimini, elimizdeki kanuna kadar gelişini izlemekle mümkün olabilir.

Bu da, o hukukun doğup geliştiği ortamın, siyasal, ekonomik şartlarının yanı sıra, bu gelişim sürecini etkileyen çeşitli diğer etkenlerin incelenmesini gerekli kılar.’

(10) Kurûn-ı vusta : Ortaçağ. Konuşmada geçen ‘kurunu vusta’ ibaresinin lügat karşılığı: (KURÛN-I VUSTA: Ortaçağ. İsa’nın doğumundan sonra 395. yıldan İstanbul’un Türkler tarafından alındığı 1453 yılına kadar süren çağ). F. Develioğlu. Osmanlıca Lügat -1999 sf: 528.

Not: Bu makale, Aylık dergisinin Mayıs ve Haziran-2012 tarihli sayılarında iki bölüm halinde yayınlanmıştır.

Formun Üstü

http://www.adimlardergisi.com/ithal-hukuk-sistemi-karsisinda-hukuk-egitiminin-temel-ve-bugunku-dinamikleri-ve-problemleri/

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*

*

Du kannst folgende HTML-Tags benutzen: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>