kumandan_salih_mirzabeyoglu_harun_yuksel

KUMANDAN MİRZABEYOĞLU, ÖNCÜLERİMİZDEN HARUN YÜKSEL AĞABEYİN VEFÂT ETTİĞİ GÜN, TAZİYE EVİNDE KONUŞUYOR

25 Ocak 1991 “Şanlı Cuma” Çıkışı; 25 Ocak 2000 tarihinde Kumandanımız ve evlâtlarına karşı Metris’te gerçekleştirilen “Noel Baba” Saldırısı ve Sancar Kartal’ın şehâdeti; ve Mücadele Geleneğimizin taşıyıcılarından merhum Harun Yüksel’in vefât yıldönümü (30 Ocak 2018 ) vesilesiyle 27 Ocak 2019 tarihinde gerçekleşen programda yayınlanan video gösterimi, gelen yoğun talep üzerine yayınlıyoruz…

İki bölümden oluşan “video gösterim”in ilk bölümünde, 25 Mart 2015tarihinde Adımlar Dergisi’ne yapılan bombalı saldırıda şehîd olanÜnsal Zor etrafında hazırlanan belgesel için konuşan merhum Harun Yüksel’in konuşması yer almakta.

İkinci bölümdeyse, Harun YÜKSEL ağabeyimizin vefât ettiği gün merhumun evini ziyaret eden Kumandanımız Salih MİRZABEYOĞLU’nun4 Mayıs Suikasti’ne maruz bırakılmasından 3 ay önce yaptığı ve Adımlar Kadrosu’nun hazır bulunduğu sohbetinden, sesli ve görüntülü kayıt altına alınmış 1 saat 51 dakikalık kısmından, 28 dakikalık bir bölümünü aynıyla yayınlıyoruz… Ve konuşmanın ilgili bölümünün tam metnini de…

İstikbâlin şartlarında umuma faydalı olacağını düşündüğümüz zaman, kalan bölümleri de kamuoyuyla paylaşacağız.

ADIMLAR Fikir-Kültür-Siyaset Platformu

25 Mart 2015 tarihinde Adımlar Dergisi’ne yapılan bombalı saldırıda şehîd olan Ünsal Zor etrafında hazırlanan belgesel için konuşan merhum Harun Yüksel’in konuşması:

“Ünsal Zor” deyince bir şehidden bahsediyoruz her şeyden önce… Resûllerden sonra, Resûlullah Efendimiz’in ashâbından sonra insanoğlunun varabileceği en büyük makamlardan birine varmış olan birisinden bahsediyoruz. “Ölüp de ölmeyenler”, “ölmeden önce ölenler”… Birisi şehîdlik, şehâdet; diğeri velâyet.

Şimdi burada Allah şehîdlik nasip ettiği kullarına, aynı zamanda sevgisini de izhar ediyor; o makamı ona vermekle. Yani Allah’ın sevdiği bir insandan bahsediyoruz… Şimdi, Allah’ın sevdiği bir insandan bahsedince, gerisi hep şey kalıyor, ufak meseleler kalıyor. Ayrıntı kalıyor… Allah ona şehadet nasip etmekle en büyük makâmı verdi. Biz de onu tanımakla Allah’ın sevdiği bir insanı tanımış olduk…

Çok genç yaşlarda tanıdım ben Ünsal’ı… O zaman biz de gençtik, o bizden daha gençti.

Şöyle bir şey var bende, “Ünsal” imajı var… “Akıncı”, bildiğimiz tarihi akıncıların 20. Yüzyıldaki tezahürlerinden bir tânesi Ünsal için… Akıncı’nın vasıfları nedir?.. Allah rızası için canını vermeye hazır, gözükara, şehâdet arayan, bir fedakârlık ahlâkına sahip insan tipi… Akıncı bu!.. Şimdi, Ünsal’da bu vasıfların hepsi vardı!.. Gözü karaydı.. Yiğitti… Dava ahlâkına sahipti… Fedakârlık ahlâkına sahipti…

O, eşiyle birlikte (şehîde Nuray Zor) benim için çok özel insanlar. Gelecek nesillere ve bugünkü yaşayanlara da örnek olması gereken insanlar. “Örnek bir hayat” yaşadılar… Bu açıdan da bu yaptığınız, onların etrafında yaptığınız şeyler, onlara bir faydası yok ama, kalanlara çok faydalı olacak şeyler… O zaten şu ânda Allah’ın lütfuna, rahmetine ermiş durumda!.. Kıyamete kadar “diri bir hayat” içinde yaşayacak. Ölmeyecekler yani kıyamete kadar!..

Bu çerçevede, halk edebiyatımızda Kerem ile Aslı, Ferhat ile Şirin, Yusuf ile Züleyha, Leylâ ile Mecnun… Gerçi Leylâ ile Mecnun sonra Fuzulî tarafından şey oldu, divan edebiyatına da dâhil edildi… Örnek teşkil edecek, örnek teşkil etmesi gereken, örnek olabilecek bir hayatları vardı.

Bu çerçevede düşünürken Hakan Yaman geldi benim aklıma. Tanıdıklarım içinde edebiyata vakıf tek insan o. Belki başkaları da vardır… Onlara da söylüyorum… Yani böyle halk edebiyatı formatında, söylediğimiz hikâyeler formatında, biraz şiir, biraz destan, biraz hikâye, biraz roman karışımı bir tür hâlinde günümüze taşıyabilecek birisi olursa, çok olağanüstü bir eser ortaya çıkabilir bu çerçevede diye düşünüyorum…

Yani onların cezaevi içinde de dışında da faaliyetleri, ayrıca mücadele tarihini yazacak insanlar tarafından ayrıntılarıyla şey yapılması lâzım. Yani bilinmesi lâzım… Yazılması lâzım yani…

Şimdi… İlk operasyonda, gözaltına alındık. O gözaltı süreci zaten çok şey bir süreçti. Yani bugünkü gibi değildi o zaman işler… 15 gün süre alıyorlardı, o 15 günün bir haftasını işkence ile geçiriyorlardı. Kalan bir haftasını da, işkence izlerini yok etmek için ilaçlar sürüyorlardı, izler kaybolsun filân diye; duruşmaya çıkarmadan… Çok yoğun işkencelere tanık olduk orada. Meselâ Ali Osman’ın o Şubat soğuğunda tazyikli su işkencesine tabi tutulduktan sonra hücrelere getirildiğinde… Nefes almakta insanlar zorlanıyorlar o soğuk dolayısıyla. Damarlar filân daralıyor herhâlde… Saatlerce o zorla nefes aldığı sesleri halâ zihnimde benim… Meselâ insanlar yürüyerek götürülüyorlar “sorgu”ya, ondan sonra iki tâne İşkenceci kollarına giriyor, getirip hücresine çuval gibi atıyorlar… O dönem öyle bir dönemdi ve bu risklerine rağmen Ünsal dönmedi!..

Şimdi Ünsal’ın özelliklerinden bir tânesi de, en güzel özelliklerinden biri de o; yani, maddi ihtiyaçları olmasına rağmen kendisini satmadı!.. Davasından dönmedi!.. Son nefesine kadar da “davasının askeri” olarak kaldı!.. Yani bunların hepsi, güzel ahlâkın getirdiği vasıflar… Örnek vasıflar yani… ve kolay taşınabilir bir şey değil, yükler değil… Tâ o zamandan günümüze kadar…

Dava Adamı olduğunuzda, davanıza sahip çıktığınızda, dava ahlâkının gereğini yerine getirdiğinizde birçok şeyden kendinizi mahrum ediyorsunuz, bir çok riski göze alıyorsunuz, bir çok acıya katlanıyorsunuz…

Resûlullah Efendimiz’e bir Sahâbî geliyor; “Sizi çok seviyorum Yâ Resûlallah!” diyor…

O da diyor ki; “o zaman yoksulluğa hazırlan.”

Ondan sonra başka bir Sahâbe geliyor, “Allah’ı çok seviyorum Yâ Resûlallah!” diyor…

O da diyor ki; “belâlara hazırlan” diyor…

Şimdi burada “imtihan dünyası” olduğu için Allah bizi “varlık”la da “yokluk”la da, “belâ”yla da “hoşluklar”la da imtihan ediyor… Yani sadece bizim başımıza belâ gelmesi imtihan değil!.. Sadece yoksulluk imtihan değil… İşte, sadece sevdiklerinden ayrı kalmak imtihan değil… Yani “varlıklı” olmak da imtihan!..

Yani ben onları, Ali Osman’la “yapışık ikizler” gibi görürdüm… Yani onları hiç ayrı düşünemiyorum, ikisini… Ve bir nevî şey gibiydi; Ali Osman’ın yardımcısı gibiydi. Ali Osman’ın yetişemediği yerlere gider, onun işlerini görür bilmem ne yapar filân… Böyle, abi-kardeşlikten öte bir şeyleri vardı onların… Bağları vardı… “Dava arkadaşlığı” diyelim ona biz… Öyle bir portre var yani şey yaptığım zaman Ünsal aklıma geldiği zaman Ali Osman da aklıma geliyor, Ali Osman aklıma geldiği zaman Ünsal da aklıma geliyor… Ayıramıyorum yani ikisini birbirinden!..

Şeyler de öyle, yani aileleri de öyle… Aile bağları da öyle… Rahmetli Nuray Hanım, destanlık bir hayat yaşadı, gitti…

Hiç şikâyetçi olduklarını görmedim ben ikisinin de!.. Sıkıldıklarını görmedim dava yükünden filân…

Enteresan insanlardı, zor bulunan insanları… Ve güzel insanlardı!.. Yani, ahlâk, insanı “güzel” kılar. Allah, bizi ahlâkımızla seviyor… Gerisini zaten o yarattı… Yani biz O’nun ahlâkına tâbi olacak mıyız, olmayacak mıyız?..

Güzel ahlâk sahibi insanlardı!

Rahmetle anıyorum!.. Allah’ın Rahmeti’ne gark olduklarını zaten zannediyorum da…

İnşallah hepimize örnek olurlar!

Harun YÜKSEL ağabeyimizin vefât ettiği gün
merhumun evini ziyaret eden Kumandanımız Salih MİRZABEYOĞLU’nun,
4 Mayıs Suikasti’ne maruz bırakılmasından 3 ay önce yaptığı
ve Adımlar Kadrosu’nun hazır bulunduğu sohbetinden bazı bölümler:

Ve meselâ “iddet”i -bak şimdi- meselâ bunu kabul ediyoruz, onu mecaz gibi yapıyorz. Hâlbuki tam tersi; Hakikat O olduğu için, aslolan O! Buradaki O’nun misâli, her şeyin misâlinin olduğu gibi… Anlatabiliyor muyum?.. Onun için kavramlar da öyle oluyor; “Rahmân”, “Rahîm” filân… Anlatabiliyor muyum?.. Yâni, “Oradaki”nin şeyi sensin aslında; mecazı, misâli filân. Sanki “Orayı” şey gibi alıyorsun… Anlatabildim mi?..

(Cem Türkbiner: İşte bizim o, İslâm-geometri şeyinde de bir nevî aslında böyle, İslâm büyüklerinin şey üzerine yansıtılmasını… Ama tabiî bunlar, tabiri caizse, şifreli… Yani,…)

Tabi!..

(Cem Türkbiner: “Acaba hangi anlayışı buraya yansıtmış?”

Şimdi bak, yanlız şöyle bir şey oluyor -o dediğin doğru-; her şey şifredir, kendi başına! Herşey şifredir!.. Fakat şifre-mifre derken, şimdi şifre-mifre filân falân derken, “şifre” de yere düştü!.. Hâdiseyi anlatabiliyor muyum?.. Yani misâl olarak söylüyorum; şimdi burada meselâ, burdan buhar yükseldi, bu, Allah’ın hikmeti. Bunu ilim olarak da şey yapabilirsin. Yani “şimdi burada ânî dönüşüm oluyor” filân… Anlatabiliyor muyum?.. Şimdi böyle anlatabilirsin: “Rabbimizin…” filân, böyle birşey… Yalancıktan!.. Anlatabiliyor muyum?.. Şimdi yalancıktan senin anlattığına adam  böyle ilmî bir şey içinde anlatıyor, onun altında sen eziliyorsun!.. Bak şimdi, benim Yağmurcu’yu yazma sebebim nedir, biliyor musun?.. Doğrudan doğruya “Uzay Yolu”!.. Anlatabiliyor muyum?.. Şimdi Uzay Yolu herkesi eziyor… Anlatabiliyor muyum?.. Şimdi senin kerametler-merametler, velîler filân, uçtu gitti… Anlatabiliyor muyum?.. Onun için ben meselâ, basit bir şey, diyorum –işte, “tarihî gerçekçilik” filân, böyle şeylerin konuşulduğu bir yerde- diyorum; “bunlar da tarih!” diyorum. Şimdi bunlar “hurafe, uydurma” filân, şimdi bu kadar insan bunu yaşamış. Bunlar “hurafe”yse, Napolyon’un savaşı da hurafe; ben görmedim, gören var mı aranızda?.. Anlatabildim mi?.. Gibi… Şimdi orada bir “tarih” lâfzı şeyi değiştiriyor meselâ… Bunlar da tarih!.. Değil mi?

(Cem Türkbiner: Metafiziğin kendisine “hurafe” diyor, belli bir noktadan sonra.)

Değil mi?..

(Cem Türkbiner: “Din de hurafe”, o noktada… Sizde olan bir takım öğrendiğimiz hikmetleri, irfanları. Belki biraz şahsî olacak arkadaşların yanında ama, şöyle bir problemim var. Belki de bir meşrep meselesidir. Şeyi, kendi, ben de Fatih doğma büyümeyim, orada bazı hocalardan ders de aldım. Bu Farabî, İbn-i Sinâ, mantık üzerine falân da epey şey sahibiyim, bilgi sahibiyim. Tabiî ki o, sizinle büyük bir “çatışma” alanı doğuruyor; onların kâinat, İlâh, âlem tasavvuru. Yani çok büyük olmasa da, belli noktalarda büyük çatışma alanları doğuruyor zihnimde. E, şimdi, bazen şeyden korkuyorum; sizin şeylerinizle birkaç makâle yazmaya heveslendim böyle. Meselâ “Ben kimim? Ölüm nedir?” şeyiniz var ya. Onun üzerine… Ama, yaklaşımım fazla analitik kaçıyor. Şey eksikliği hissediyorum biraz kendimde; yani, “heyecanı olmadan, soğuk bir şey” gibi… Bunu da şundan söyledim; biz, Kahramanmaraş’ta Hakan bir konferans vermişti, Hakan Yaman. Siz de telefonla bir şeyler söylediniz. Biz de not aldık, orada söylemesi için. Orada meselâ söylemiştiniz Hakan Yaman’a: Hadise böyle kuru kuru tesbit şeyinde kalınmaması gerekir, diye… Şimdi ben bazen bu tip şeyleri yaşıyorum zihnimde, zaten matematikçilik de var serde… Ama siz o… Bilmiyorum anlatabildim mi yani… O şeyi… Sizin meselâ, deminki misâlden vereyim; hani, “zamanın helezonvârî hareketini matematiksel alanda söylemek”, işin tadını kaçırıyor mu meselâ, acaba?.. “Kuru”laştırıyor mu acaba?)

Anlaşıldı… Tabiî orada, biraz genel şey oluyor… Meselâ şimdi “tamamlık”… Tamam mı?.. Tamamlığı “daire” ile ifâde ediyorsun… Tamam mı?.. Şimdi aslında şöyle bir hâdise var; şimdi “daire” dersin, şimdi şu… Bak ben kendi şeyimden sana bir “daire” misâli vermek istiyorum da… Şimdi sen burada bir mevzû anlatıyorsun Telegram’la alâkalı tamam mı?.. Veyahut da “ruh” bahsi filân… Şimdi burada, (vucudunu göstererek) şurada bir çizgi çek, -tamam mı?- bunu mümkün olduğu kadar küçült, derinin kendi gibi gözükür, başka bir ifâde bulamazsın… Çünkü şey anlamında, bak meselâ “bir nedir?” hikâyesi gibi, -değil mi?- “bir milim”i ne kadar bölersin? Ne kadar bölersen böl, o kadar “bölünecek olan” çıkar, bu böyle gider… Şimdi bu gider gider, bitişmez!.. Bunun misâllerini biliyorsun, mantık misâllerini de… Değil mi?

(Cem Türkbiner: Evet…)

Şimdi, bu bitişmez… Bundan dolayı şimdi “alan”… “Alan” diye bir şey öğrenmişler… Şimdi, “alan”dan onların kasıtları ne bilmiyorum ama, “alan” herhâlde şöyle bir şey olmalı (bulunulan mekânı göstererek) değil mi? Şöyle bir şey olmalı… Böyle de olmalı… Ama, benim dediğim gibi bakarsak, alan-malan hepsi (Vucudunda belli bir noktayı göstererek) burada! Şurda!.. Olan burada… Yapılan burada, şey de burada!.. Anladın değil mi?.. Bunlar şey gerektiriyor… Yani, hah!.. Şimdi bunun gibi, meselâ şimdi böyle “helezon”u şöyle alma da, misâl, şimdi şöyle bir dâire, bir şey anlattı, “böyle bir daire”, ondan sonra bir şey anlattım “böyle bir daire”; hep aynı çizgi üstünde dönüyorum!.. Şimdi hâlbu ki, aynı çizgi değil!.. Ama aynı çizgi!.. Anlatabiliyor muyum?.. Şimdi burada doğrudan doğruya şeye havale ettiğin zaman, bazı şeyler böyle müşahhas mantık şeyleri içinde gözükmüyor. Meselâ ben “tariflerin enayiliği” diyorum!.. Meselâ bunu şiirde çok görürsün: Şimdi meselâ orada anladı. Yahu anladıysan, değil mi, hakikatin biri de odur;  “anlasaydın, anlatırdın!” Hakikatin biri budur. Bir hakikat de tam bu senin yaptığındır!

(Cem Türkbiner: Tasdik…)

Hayır… Şey anlamında söylüyorum. Yani, hani…

(Aydın Alkan: “İfâde etme çetinliği”?)

İfâde… Şimdi bu “ifâdeye gelmeyen”, kelime kısırlığından da olabilir… Kelime kısırlığından dolayı da olabilir… Hayır, sen fevkalâde anladın!.. Ki, o anladığınla meselâ ifâde edilebilir şeyleri ifâde ettiğin zaman, anladığını görüyorum… “Bunu da anlamışsın demek ki” diyorum… Anlatabiliyor muyum?.. Şimdi o şeyler… (TELEGRAMCILARI kasten) Bu bastı!

(Diyor ve birkaç saniye duruyor… Ardından devam ediyor…)

***

… şimdi adam bir “Uzay Yolu” filân çıkardı, herkes şapa oturdu. (Gülerek) Çünkü, adamların anlattığı yerlerde seninkiler o kadar keleş kalıyor ki… Şimdi, öyle bir şey olabilir mi?.. Meselâ şimdi biz bütün kurdu, kuşu, böceği hepsini dirilttik! Değil mi?.. Şimdi meselâ uçağın üstüne at resmi koysan dün gülerlerdi, şimdi stilize edersin, gülmezler. Çünkü at “hayâl”dir, hayâl de.. (…).. Anlatabiliyor muyum? Kelâm dirildi, tabiât dirildi…

Şimdi bir de şey vardır –bak bu önemlidir!-; şimdi “cemiyet kavgası” başka bir şeydir. Tamam mı?.. Üstad’ın söylediği birşeydir; “namazını kılarsın, orucunu tutarsın; kurtuluş. Ama bu Büyük Kurtuluş değil!” Cemiyet kavgası başka bir şeydir. Şimdi “cemiyet kavgası” diyorsun, bak, şimdi “aç kalmayayım” diye yiyecek getiriyorsun. Tedbir alıyorsun yani. Veyahut “üşür müyüm?” diye şunu yapıyorsun falân… Şimdi bu kavgaya çıkarken senin bürünmen gereken bir şey var; yok. Şimdi adam başlıyor buradan Hadîs-Âyet’le, yuvarlak, işte “Cenâb-ı Allah çoluğumuzla çocuğumuzla…” Anladın değil mi? O heyecanla filân… İyi güzel de, bunun buna hiçbir katkısı yok! Ve senin şu dünyada gecekondu bölgesinde “muhtarlık kavgaları”. Anlatabiliyor muyum? Şehirde hiçbir şeyin yok!.. E, şehirden şey yapmak için bir “şehir görgüsü” lazım değil mi? Birşeyler lazım yani neticede… E, bizden başka da kimse yok?!. Yoktu… Anlatabiliyor muyum?

Şimdi meselâ açarsın gazeteyi, gazetede “kadının kocasına karşı görevleri”, işte “ev ekonomisi, şunu ziyân etmezseniz, şunu bilmem ne yapmazsanız” filân gibi… Anlatabiliyor muyum?.. İki tâne “evliyâ hikâyesi” filân… Ondan sonra meselâ bugün, -Elhamdulillâh! Şükrederiz tabiî!- Büyük Doğu, Müyük Doğu bilmem ne filân, Başyücelik Devleti ne kadar komik kaçabilecek bir şeydi; “Başyücelik” filân. Anlatabiliyor muyum? Şimdi demokrasinin, bilmem neyin şey olduğu yerde…

(Evet…)

Hah! Şimdi bak bugün bunlar gülünecek şeyler olmaktan çıktı… Sonra tam tabiri ile söyleyeyim; “Akıncılar Başkanı, İstanbul Başkanı…” Tabiî Allah selâmet versin, şimdi onu söylemiyorum da, “yahu ben bundan hiçbir şey anlamıyorum” diyor, “hangal hangal, kangal kangal oluyor”. Tamam mı? Şimdi o “hangal kangal” diyen yok. Tamam mı?!. Ve, ve, ölü adamı dirilttiniz!

(Evet…)

Anlatabiliyor muyum?!. Ondan sonra “bu gerçekçi değil, ütopik!” E şimdi, senin ütopik dediğin burada, felsefî bir fikir. Mahsus “felsefe” tabirini kullanıyorum. Felsefî bir fikir. Bunun üstüne girdiğin zaman, “buradan bu meseleleri hâlledebilirsek”… Giremiyorsun ki!.. Anladın?.. Bu sefer onu bırakıyor “biz kaynakçıyız!”… Ulan şimdi –haşâ!- bir insan kelâmını anlamıyorsun da sen, Allah Kelâmı’nı nasıl anlıyorsun?!. Değil mi?.. Sen orada meâlen bir havasını alıyorsun. Ve, şimdi senin anlayışınla Allah Resûlü’nün anlayışı, Sahâbe’nin anlayışı, Velî’nin anlayışı, bir Fatih’in anlayışı bir mi? Değil mi?

(Evet…)

Şimdi zaten Kur’ân’ın, Hadîs’in muazzamlığı orada; en üste de en alta da hitâb ediyor. Ama bu iş “en alt”ta kalınca bitti!.. Anlatabiliyor muyum?.. Bunu neyle çıkarıcak?.. Ondan sonra, anlat… “Anlatma”ya geldiği zaman sen müslümana şey anlatıyorsun “Hadîs, Âyet filân” diyorsun. O da “he, he!” diyor!.. Anlatabiliyor muyum mevzuyu?

E, senin düşmanın bu. E hani, “herşeye kendi nefsiyle karşılık vermek lâzım”… Değil mi?

(Evet…)

Yani, meselâ, onda kılıç varsa bende de kılıç olacak… Gibi… O’nu şeyine getireceksin… Değil mi?.. Kim ne getirdi?.. “Kim ne getirdi?”, bütün İslâm Âlemi buna dahildir!.. Anlatabiliyor muyum?.. Bak bunlar, demin senin söylediklerinin cevaplarıdır!..

İstikâmet tamamdır!.. Anlatabiliyor muyum?.. “İstikâmet” hikâyesi tamamdır!.. Ondan sonra bu, Allah’ın lütfedeceği şartlar… “Allah’ın lütfedeceği şartlar” derken de, tabiî meselâ toplumun hafızası buna 15 sene 20 sene önce, ondan 10 sene önce 20 sene önce, tamam mı? Ondan 10 sene 20 sene önce bu işler neydi, nereye geldi?

(Hasan Parmaksız: Şimdi hazırlanıyor… İlâhî Senaryo işliyor…)

Onlara şey yapmamak lâzım…

(TANIŞMA-tanıştırma faslı ardından….)

(Aydın Alkan’a hitâben) Sen ne yapıyorsun?

(Aydın Alkan: Çalışmaya çalışıyoruz Efendim.)

İnşallah… Allah rast getirsin!..

(Başka bir gönüldaşa hitâben) Sen de çalışmaya çalışıyorsun?..

(Ardından Mustafa Şişmanoğlu gönüldaşa hitâben) Sen ne yapıyorsun?

(Mustafa Şişmanoğlu: İyi Efendim. Çalışıyoruz.)

Senin dedikodunu çok yapıyorlar.

(Mustafa Şişmanoğlu: Benim mi efendim?)

Ohoo!.. TELEGRAM’da… Neyse… Senin oğlan ne yapıyor?

(Mustafa Şişmanoğlu: Kemâl Kâzım mı efendim? İyi efendim… Hepsinin selâmları vardı.)

Aleykümselâm. Sağolsunlar… İyisiniz?

(Mustafa Şişmanoğlu:Hamd-u senâlar olsun)

İyi… Hepsine selâm söyle. Bak çok dedikodularını yapıyorlar. Yani, TELEGRAM’ı söylüyorum.

(Mustafa Şişmanoğlu: Anladım.)

(Aydın Alkan: Biz de kalabalık olmasın diye getirmedik aileleri. Zaten bacanak oluyoruz aynı zamanda, biliyorsunuz efendim.)

Biliyorum, biliyorum…

(Aydın Alkan: Yoksa çok gelmek istiyorlardı.)

Ali Osman nerede?

(Şükrü Keskin: Burada. Kapıda.)

Hayır hayır, şey olarak… Yer mi kalmadı?!.

(Bahri Akpınar: Gelenlerle filân ilgileniyor.)

(Cem Türkbiner: Efendim bize de “boşaltın!” dedi de, gelen gidenler
için. Biz kapıya çıkacağız o yüzden. Müsaade varsa.)

Oldu… Sağolun, sağolun…

***

(…) şimdi sen bazı şeyleri hak diyorsun.

(Hassan Parmaksız: Estağfirullah! Lütfen efendim… Ben hiçbirşey hak etmiyorum. Sevginizi, muhabbetinizi, bir “evlâtlığım”ı hak edebiliyorsam, o bana devlet efendim.)

Şimdi berekât… Şimdi şöyle bir hadise var; şu olmuş, bu olmuş, İmam-ı Rabbanî Hazretleri’nin oğullarından da olabilir, İmam-ı Rabbanî Hazretleri’nin diğer şeyi de olabilir. Şimdi bu, bir takım şeylerde sürülmüş diyelim, sürüklenmiş yani bir yere. Diyor, “ne yapacağımı, ne edeceğimi bilemedim, bilemedim, bilemedim. Sonunda bana bir şey geldi”, diyor. “Dedim ki, bâri oradaki hatıralarımı anayım da, o insanların ne olduklarını bunlar da, başkaları da öğrensin.”… Temel şeylerden biridir. Anlatabiliyor muyum?.. Şimdi bak, ayrılıktan doğan bir şey bu!

(Evet…)

Espiriyi anladın değil mi?

(Evet… Evet…)

Şimdi, “ayrılıktan doğan” olduğu için, ölen de ölmemiştir!

(Hassan Parmaksız: Anlıyorum efendim!)

Bak ben şimdi orada Konferans’ta da söyledim, şeyde de söyledim: Biz dedim, ölülerimize yaranmaya çalışıyoruz, dirilerimizle de içiçe olmaya çalışıyoruz… Yani bizim ölülerden de kopuk değiliz biz!

(Hassan Parmaksız: Ve “münzevî balıklar, ayrı kavanozlarda”

Hah!.. Bu da, bak bu da çok yanlış anlaşılan bir hadise, onu da söyleyeyim. Şimdi, “her koyun kendi bacağından asılır!” Bu mudur? Veyahut da, “herkes kendine” diyorum meselâ. Herkes kendine!.. “Ne yapıyorsan, kendine yapıyorsun” diyorum. Sen tutuyorsun bunu bencillik gibi anlıyorsun, buna çelme atıyorsun. Misâl söylüyorum. Veyahut da “bunu ben kapayım”

(Evet… Evet…)

Ben bunu söylemiyorum ki! Yani “senin yaptığın hiçbir hareket boşa gitmez” demek istiyorum ben… Bunun açıkgözlülüğü olmaz ki! Meselâ namazı sen kıldın, şimdi ben namaz kılmıyorum, şimdi “namaz kılıyorum, bu kılmaz” diyor. Ne bunun kaybı var, ne benim kârım var meselâ. Değil mi? Ben bunu anlatmaya çalışıyorum! Yoksa, veyahut da diyorum ki “anlaşanlar bir arada olsun” diyorum. “Anlaşanlar bir arada olsun” demek, buna çelme atmak demek değil ki!

(Hassan Parmaksız: “Ruhlar iki saf asker…”)

Değil mi? Yani neticede…

(Evet…)

Meselâ ben şimdi burada bir orkestrada hepsi ayrı ayrı sesler çıkaran enstrümanlar var, değil mi? Bu bunu sevmiş, bu bunu sevmiş, bu bunu sevmiş, bu bunu sevmiş… Şimdi bunun bunu sevmesi, öbürlerinin iptali gibi anlaşılıyorsa, bu… “Bu, bundan daha büyük”… Misâl… Bunun gibi “yakınlık”, “uzaklık” buradadır!

(Hassan Parmaksız: Amennâ!)

Anlatabiliyor muyum?.. Allah cümlemize ihlâs versin! İmandan ayırmasın, ihlâstan ayırmasın!.. Bana da duâ ederken… Anlatabiliyor muyum?.. Şey tarzı, “Allah imandan, ihlâstan ayırmasın!” diye duâ edin! Yani yaşamak-maşamak şey tarzında olacaksa onun bir kıymeti yok ki. Ben içerde de hep böyle duâ etmişimdir. Anlatabiliyor muyum? “Allah hayırlı ömür versin” diye. Bizim yapacak bir şeyimiz varsa, biz yaşayalım… Yapacak bir şeyimiz yoksa… Anladın değil mi?.. Allah imandan, ihlâstan ayırmasın!

***

Ne diyordum ben?.. Hâ!.. İşte bu şey yapmış filân. Bir şey söylüyor filân… “Hâ, bunu iyi tutturduk” diyor. “İyi tutturduk”tan sonra detaylandırmaya başlıyor bunu. Böyle filân. Kurgular yapıyor filân. Artık, neyse… Ali Osman’ı da anlatıyordu. Bu ilk geldiğimde, Ali Osman’ın şeyleri duruyordu burada. Arkadaşlarıyla beraber duruyorlardı yani. Ve ilk buraya gelenler meselâ… Ondan sonra senin şeyin. Bilmem, bir şeyler söylemişsin. Ters bir şeyler söylemişsin filân. Şeyi anlatıyordu… Neyse…

(Av. Güven Yılmaz: Geçen Ahmet (Av. Ahmet Arslan) şey dedi: “Ben şimdi en iyisi Almanya’ya yerleşeyim de, dedi. Bunlar bari hiç değilse bir şeyde yalancı çıkmasınlar.” Öyle diyorlarmış ya “Almanya’ya kaçacak” diye)

Yani meselâ, misâl… Misâl, şimdi burada bir şey olmuştur… Hayır, bu insanın şahsî işinde de olur… Meselâ adam bir şey yapar, “yahu bu böyle olur mu?!” dersin neticede. Bu hemen onu alıyor, -ev içi, ev dışı da fark etmez- misâl söylüyorum; “numara yapıyorsun”, “dışarıda öyle yapmıyorsun.” Ulan dışarıda ben şimdi kalkıp da neyini anlatacağım. Misâl, buraya bana çay koymuş. Ben burada “bilmiyor musun bunu buraya koyma..” (ANLAŞILMIYOR) “bilmiyor musun bunu buraya koyup koymayacağını” filân, “dışarıda numara yapıyorsun yani diyor, aile düzeni tam gibi gözüküyorsun” diyor. Anladın değil mi?.. Şeyini bozuyor…

Veyahut da arkadaşlar… Değil mi?.. Şeyin oluyor, bilmem ne. O, onu alıyor… Ve, burada tabiî bazı şeyler olmuyor değil. Şu mânâda söylüyorum; bunlara müthiş malzeme oluyor. Anlatabiliyor muyum? Yani, bunlara malzeme oluyor… Yani, benim sıhhatli bir durumda olmam başka bir şey, bir de, bunlar bunu vasıta ederek… Anlatabiliyor muyum?.. Ondan dolayı kızdığım şeyler var… Hâ şimdi ben kızarım, kızman falân filân. Neticede bunlar hepsi benim şeylerim yani neticede, değil mi? O, onu oradan alıyor… Ama, bir de şu var -Allah’a hamdolsun!- her şeye rağmen yürüyen bir şey!

Bak bugün Harun vefât etti. Allah rahmet eylesin! Şimdi daha önce meselâ diyelim Nuray vefât etti. Değil mi? Ünsal vefât etti. Ondan sonra…

(Abdullah Kiracı: Halil…)

O Halil gene sonra oldu. Ondan sonra, ondan önce gene bizim… Şey vefât etti bizim.

(Abdullah Kiracı: Valideniz.)

Yok, dayımın oğlu vefât etti yurtdışında filân. Yani şimdi böyle filân… Bunlar hani benim etrafım eksiliyor, ben şey olacağım,…

(Ali Rıza Yaman: Cemil abi vefât etti.)

Şey durumuna düşeceğim filân gibi… Peşinden Harun geldi. Ben de (ANLAŞILMIYOR) Neticede ablamın şeyi yani. Bugün onları kullanamıyor… Anlatabiliyor muyum?.. Yani bu şeye denk geliyor; meselâ ben şimdi burada üç kişiyle görüşüyorum. Şimdi meselâ “bu ölürse ben daha zor duruma düşeceğim.” Anladın, değil mi?.. Hah! Dolayısıyla bu işte savsaklama falân yok. Bu işte sizin yapacağınızdan daha büyüğü… Yani neticede nedir; biz aynı fikirde olan insanlarız! Biz bu işin ruhuyuz! Kaburgasıyız! Tamam mı?!.

***

Şimdi biri internette yazmış, çok güzel; “millet Ak Parti’ye rey verdi, diyor. Ak Parti’yi beğendiği için değil, AK Parti’nin olmasını istediği şey için.”…

(Evet…)

Şey, “Ak Parti’de olmasını istedikleri şey için”… Çok güzel bir lâf… Şimdi bunlar hadiselerin üstüne girdikçe, girdikçe, girdikçe, girdikçe, dalga dalga başka bir şeyler olmaya başladı iş… Değil mi?.. Yani neticede… Burada da buna bir mâzi kurmak istedi insanlar -Ladin için de söylediğim hikâye budur-. Şimdi, çağı değiştiren bir şeydir yani! Bir put yıkıldı yani! Değil mi? Amerikan putu yıkıldı yani neticede… E, şimdi bu hareketin ziyân olması, “yapıldı, bitti” bir hareket olmaması için, bu hareketin bağlanacağı bir şey olması lâzım… Yani bu şuna benziyor: Sen şimdi burayı fethettin, bir mahzur var, yapacak hiçbir şeyi bilmiyorsun… Anlatabiliyor muyum?..

(Evet…)

Şimdi bunlar yapılmış şeylere sahip çıkmak lâzım!.. Bunu da, bizden başka içini doldurabilen yok!.. Anlatabiliyor muyum?.. Yani bu sadece kuru bir eylem değildir ki!.. Bu, şuna benzer; şimdi burada savaşta meselâ bir Müslüman ölüyor, şehîd oluyor, adam meyhanede ölüyor, bok yoluna gitti… Bu, eylemin ötesinde bir mânâsı var bunun!..

Şimdi, dolayısiyle onu hâlihazıra katıcı olmak lâzım… Hâlihazıra katıcı olmak lâzım… Bunun kim yapacak?.. Bunu daha rahat yerlerde olan sen yapacaksın!.. Anlatabiliyor muyum?.. Daha rahat imkânlar içinde olan sen yapacaksın!..

Şimdi burada mevzu nedir? Şartların gerektirdiği şeyler içinde onun şeyine bürünebilmek. Şartlara cevap verici renklere bürünebilmek… Değil mi?..

Şimdi bak… Bu TELEGRAM’la da konuşuyordum akşam, şeye kadar. Şimdi misâl olarak söylüyorum: Şimdi Batıda -Latin Amerika’da filân, her neyse- şehir gerillası filân… Şimdi “Şehir Gerillası” neden dolayı çıktı? Şundan dolayı çıktı; tabiî gidecek, gelecek, bilmem ne, şudur budur, bunun şeyleri var, peki burada, işte bunun polisi var, askeri var, şuyu var, buyu var. Şimdi tamam “onun onları varsa, buna mukabil sen de neler yapman lâzım?” falân, filân böyle bir şeyden doğdu. Şimdi bunun Türkiye şûbesi ne yapıyor? “Biz şehir gerillası…” Yani şimdi, adam şehir gerillası yolu olsun diye bunu yapmadı ki!.. Hadi bir yol olsun, diye yapmadı ki!.. İhtiyaçlardan dolayı yaptı. Bu da baktı sağa sola, dağa çıktı. Bu da “dağcı” oluyor. Yahu sen devrimci misin?.. Şartlar bunu gerektiriyorsa bunu yaparsın, bunu gerektiriyorsa bunu yaparsın… Veyahut benim şey için söylediğim gibi, Ecevit için söylediğim gibi; diyor “şeyin lüzumu yok. Bugün kilidi çevirmek yeter.” Kilidi çevirdin, içeri girdin ama, bir mahzur var, yapacak bir şeyin yoktu… Kilidi çevirdin, ondan sonra onlardan oldun, bitti!.. Değil mi? Kenan Evren’i terfî ettiren, emekli olmaktan kurtaran ve oraya çıkmasının akışını sağlayan Ecevit’tir… Sosyal demokrattı? Adam geldi bir çark içinde birden solcuları topladı, değil mi? Bir çark içinde… Mevzu şundan ibaret; orada sen geldin ama, -hani, herkesi rehin aldın sonunda sen geldin ama- o insanlara o şeyi veremedin. Anlatabiliyor muyum? O gücü veremedi… Çünkü senin askerin var, polisin var. Yani solun diyorum, değil mi? Askerin var, polisin var. Üniversiteler bütün, hâkimler bütün her şeyin var, değil mi? İyi güzel “var” da… Yani ne yapacaksın?.. Yapacak bir şeyin yok!.. Şimdi o zaman da ne oluyor? Yapacak bir şeyin olmadığı zaman. Senin düşmanının olması senin işine yarıyor… Anlatabiliyor muyum?.. Yani yapacaktın da, bundan dolayı yapamadın. Yalan! Anlatabiliyor muyum?.. O, senin mazeretin oluyor. Arzu ettiğin bir şey oluyor, falân… (…)

Bir yer var ki, ya Allah’ın dediği veyahut da vicdanının gördüğü. Gördün ama korkuyorsun! Bak bunlar ayrı şeylerdir… Anlatabiliyor muyum?.. Ya onu, ya onu, tercih edeceğin yerler gelir. Değil mi? Bak o şimdi böyle şey yaptıkça… Ha, bunun sebebleri çeşitli olabilir… En başta bu çerçeve bunun (ANLAŞILMIYOR) plânıydı. Değil mi?.. Sonra sonra hadiselerin içine girdikçe hadiseler bunları bir şekil almaya, şekil almaya, şekil almaya derken şekil hep güzel gitti… Şey itibariyle… Şimdi öyle oldular diye “öyle olmayın” diyecek değiliz. Ama, söylemek gerekirse, tâ 1943’ten beri bütün şeylerde, bütün tarihlerde olan bizim geliş çizgimizdir! Değil mi?.. Hayır 43’de dememek lâzım, 43’ü kronolojik olarak mecbur kalarak söylüyorum, çünkü evveli var… Efendi Hazretleri’nin şeyi… O’ndan sonra da gider zaten… Şimdi bunun gibi, orada gâye kavga değildir. Gâye oturma da değildir. Gâye tektir; gâye muvaffak olmaktır!.. Muvaffak olduğun zaman da, sen, nihâyetine kadar her kılığa bürünen bir yerde olacaksın! Mevzu ondan ibarettir. Anlatabiliyor muyum?.. O çerçevede de nedir; “mizaç” diyorum, bilmem ne diyorum, şu diyorum, bu diyorum. Ve, yapan herkesin yaptığı kendinedir…

http://www.adimlardergisi.com/kumandan-mirzabeyoglu-onculerimizden-harun-yuksel-agabeyin-vefat-ettigi-gun-taziye-evinde-konusuyor/

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*

*

Du kannst folgende HTML-Tags benutzen: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>