mahpus-yolu--beklerken-2-emel-zor

MAHPUS YOLU BEKLERKEN -2. BÖLÜM- / Emel ZOR

Dergimiz yazarlarından Emel Zor’un 28 Şubat saldırılarının başladığı ve en yoğun yaşandığı 1997 yılının Nisan ayında kaleme aldığı ve ilk kez Mart 2006 yılında AYLIK DERGİSİNDE yayınlanan “Mahpus Yolu Beklerken” adlı, 2 bölümlük hikâyesinin 2. bölümünü siz okurlarımız için o günlerde yaşananların hatırlatılmasına katkı sağlamak niyetiyle ADIMLAR sayfalarında tekrar yayınlıyoruz.

                                                                                                                         ADIMLAR

Hikâyenin yazıldığı yıllarda Kıvam Hukuk Bürosunda çalışırken, bana asla işveren olarak değil, tam bir ağabey gibi kol kanat geren, maddî ve manevî desteğini üzerimden hiçbir zaman eksik etmeyen, rahmetli Harun Yüksel Ağabeyimin aziz hatırasına…

                                                                                                                         EMEL ZOR

 

MAHPUS YOLU BEKLERKEN -2. BÖLÜM-

Gülşah’la özlediğimiz o sohbet ortamını, ancak aylar sonra, Tuzla’da ortak bir tanıdığımızın evinde yakalayabildik… Bütün herkes yatıp, ışıklar karartıldıktan sonra, birer sigara yakıp, yataklarımızda sessizce oturduk… İkimiz de zamanın acımasızca araya soktuğu soğukluğu ve yabancılığı hissetmemize rağmen –ne gariptir ki– bu hâli ortadan kaldırmak için, hiçbir çaba sarf etmeksizin, içtiğimiz sigarayla birlikte, karanlığı da içimize çektik.

Sanırım yorgunduk ve kendimizi zorlamak ikimizin de işine gelmiyordu. Önce hiç acele etmeden, bu yorgunluğu üzerimizden atmamız, daha sonra da “kaçamak” yapan iki sevgilinin, biteviye hayalini kurduğu kavuşma ortamında duyduğu o “yabancılık” hissine benzer duygunun üstesinden gelip, ortama adapte olmamız gerekiyordu.

İkinci sigaraları yaktığımızda, yılgın ve ümitsiz bir ses tonuyla:

– “Off Özlem!” dedi; “biz ne yapacağız söylesene?”

– “Bilmiyorum Gülşah” dedim; “artık hiçbir şeyi bilmiyorum…”

Bu sefer benim canım da en az onunki kadar sıkkındı. Ama bu sıkıntımı her ne kadar O’na belli etmiş olsam da, konuşmaya yanaşmayan içe dönük bir hâlim vardı. Konuşacak bir şey de yoktu aslında… Hem neyi halledecektik ki? Bazen sebepsiz sıkıntıların izâhını istese de yapamıyordu insan… Aslında büsbütün sebepsiz de değildi sıkıntılarımız; ama yine de belli başlı, somut bir şey yoktu işte bu sefer… Belki de Yavuz’un yokluğundan kaynaklanıyordu sıkıntım yine. İster direk, ister dolaylı ama her seferinde ulaştığım nokta hep O’nun olmayışıydı. O yokken hayatım eksikti, yarımdı ve ben bu eksikliği ne yaparsam yapayım bir türlü tamamlayamıyordum…

Tıpkı küçük bir çocuğun “logo” parçalarını birleştirerek kendine yeni bir ev, yahut araba yaparak kurduğu hayalî dünyası gibi, ben de sunî bir takım parçaları hayatımın bu eksik köşelerine yerleştirip, yeni bir dünya kurmakla avutuyordum kendimi. Fakat her seferinde, yaramaz ve acımasız bir başka çocuk ortaya çıkıyor ve benim onca emek harcayarak yaptığım “logodan evimi”, elinin tersiyle bir hamlede darmadağınık ediyordu. Bu evin ve bu eve dayanarak kurduğum hayalî dünyanın, gerçekten de hayalî olduğunu, işte o zaman, ancak onun yıkılışını seyrederken kavrayabiliyor ve daha sonra bütün bütün ümitsizliğe düşüyordum…

Herkesin kendisine ait gerçek bir dünyası varken, ben hayalî bir dünyayı inşa etmekle meşgûldüm. Bundan daha ötesi ise, ne yazık ki, elimden gelmiyordu… Kurduğum bu hayalî dünyada, yeni yeni sevgiler, yeni yeni bağlılıklar büyütüyordum içimde. Bunun çözüme yönelik iyi ve doğru bir yol olmadığını biliyordum ama sırtımı bir başkasına dayamadan yaşamak çok güçtü ve ben her zaman, kolay olanı tercih etmekte oldukça ustaydım. Tüm hayatım boyunca, kendi ayaklarımın üzerinde durmaya hiçbir zaman cesaret edememiştim zaten. Sırtımı dayadığım insanlar ise, her zaman beni yalnızlığa mahkûm etmişlerdi. Yalnızca Yavuz, bunu istemeden yapmıştı… Diğerlerinin ise kendilerine ait, özel bir dünyaları vardı ve ben bu dünyada gerçekten de fazlalıktım. Başkalarının dünyalarında kendime yer edinme isteğimde haksız olduğumu biliyordum, fakat birileri bana kol kanat germeliydi… Aslında bana yapılacak en büyük kötülüğün bu olduğunu da biliyordum; çünkü o zaman, onların hiç hak etmediği bir şekilde, bile isteye bağlılıklarımı çoğaltıyordum içimde. Bağlılıklarım ölçüsünde de hayal kırıklıklarım oluyordu…

Ama bu kez, her şeyi değiştirmeye gerçekten kararlıydım. Kanayan bir yaraya tampon uygulamanın zamanı geldi de geçiyordu bile… Kimsenin yaralarımı sarmaya gücü yetmiyordu işte! Öyleyse, kendi tedavimi kendim yapmaktan başka bir çıkar yol kalmıyordu bana… Bunu nasıl başaracağımı biliyordum artık. Kendime yepyeni bir dünya kurmalı ve bu dünyaya yabancıları sokmamalıydım. Yalnızca kızım ve ben olmalıydı yeni kuracağım bu dünyada… Geri kalanlar ise her türlü fedakârlık ve iyi niyetlerine rağmen, kan bağım bile olsa, acıyı azaltmanın bir yöntemi olarak, yabancı olmalıydılar benim için. Artık hiç, ama hiç kimseden bir beklentim olmamalıydı. Beklentinin olmadığı yerde ise, hayal kırıklıklarını da yer yoktu.

Teşhis tamamdı, tedavinin ne olduğu da belliydi ama bu tedaviyi uygularken çıkacak aksaklıkları ortadan kaldırmaya cesaretim var mıydı, onu bilmiyordum işte! Uzanan bir eli geri çevirecek gücü bulabilecek miydim kendimde? “O kadar yaralıyım ve o kadar kırılgan hissediyorum ki kendimi, uzatılan eli bırakmak zor geliyor sonra; bana bunu yapmayın” diyebilecek miydim? Bunu yalnızca zaman gösterecekti… Ben, ne olursa olsun bir yerlerden başlamalıydım.

Bütün bunları düşünürken Gülşah:

– “Özlem!” dedi. “Biliyor musun, geçenlerde Kerem bana nasıl bir teklifte bulundu?”

– “Yoo! Hayır, bilmiyorum” dedim merak ve telaşla.

Boğazında bir düğüm varmış da, bu yüzden konuşmakta zorlanıyormuşçasına yutkundu:

– “Bana, ‘eğer fiziksel ve ruhsal olarak bir erkeğe ihtiyaç duyuyorsan seni serbest bırakabilirim!” dedi. Bunu neden veya nasıl bir ruh haliyle söyledi hiç bilmiyorum. Ama çok ciddi olduğu her halinden belliydi.”

Kerem’in Gülşah’a getirdiği bu teklif beni resmen şoke etmişti.

– “Bu ne mânâsız ve saçma bir teklif böyle!” Dedim. “Bunu nasıl söyleyebilir? Orada nasıl bir ruh hâli yaşıyor ki, sana bunu söyleyebiliyor? Hepsi ama hepsi er veya geç, o lânet yerden çıkacaklar! Çıktıklarında yine her şey güllük gülistanlık olmayacak. Ve bizleri yine çok zor günler bekleyecek. Ama biz bu dünyaya zevk ve sefa için gönderilmedik.”

Gerçekten de hem çok şaşırmış, hem çok sinirlenmiştim. Sanırım bunun sebebi kendimi onun yerine koymuş olmamdan kaynaklanıyordu. Fakat ne garipti ki, onda en ufak bir kızgınlık yoktu. Kırgın mıydı; onu da tam anlayamamıştım. Yorgunluk okunuyordu yüzünde…

Bir müddet sonra yine o bitkin ve konuşmaya mecali kalmamış ses tonuyla:

– “Kendini bir de onun yerine koysana!” Dedi. “Böyle bir teklifi getirmek onun için çok mu kolay sanıyorsun?”

Şaşkınlığım ve kızgınlığım bu defa yerini derin düşüncelere bıraktı. Bana bunları söylemeden az önceki hâlimi ve çaresizliğimi düşündüm bir an. Kendi kendime birçok çözüm yolu arıyordum ama böylesi bir çözümü aklımın ucundan bile geçirmemiştim o ana kadar. Eminim ki Gülşah da geçirmemişti… Ama eşi onun karşısına böylesine cesur bir teklifle dikilmişti işte! Böyle bir teklif şuurlara alternatif değildi. Hem o, hem ben, hem de hiçbirimiz için asla da olamazdı. Lâkin önemli olan teklifin bir kere getirilmiş olmasıydı ve bu gerçekten de çok acıydı… Aslında acı olmakla birlikte Kerem açısından bakıldığında mantıklıydı da… O, yalnızca bir kadının fiziksel ve en önemlisi de ruhî olarak bir erkeğe ihtiyaç duyabileceğini düşünmüş ve yapabileceği en büyük fedakârlığı bu teklifi sunarak yapmıştı. O’na o an, derin bir saygı duydum içimde… Böylesine fedakâr olabilen bir erkek, ömür boyu beklenebilirdi. Hepsi ama istisnasız hepsi bir ömür beklemeyi fazlasıyla hak ediyorlardı.

O gece, yine çaresizliğimiz başta olmak üzere pek çok şeyden bahsettik. Ancak sabaha karşı uyuyabildik. Sabah kalktığımızda ise akşamdan kalma bir hâlimiz vardı. Bulunduğumuz ev son derece sessiz ve huzur vericiydi. Üstelik yaz mevsimi olmasına rağmen, hava oldukça serindi ve dışarıda fırtına vardı. Yağan yağmur, bizim ruh hâlimize ve kaldığımız evin ortamına son derece uygundu. Orada Gülşah’la beraber iki gece geçirdik. Sonra ikimiz de kendi dünyalarımıza geri döndük.

Onunla yaptığımız bu konuşmalardan sonra, her seferinde bir kaçamak yapmışız gibi hissetmekten kendimi alamıyordum. Sanırım bunda, onunla yaşadığımız ortamın hemen ardından, çok daha farklı şartlara aniden geçiş yapmak zorunda kalmamızın etkisi büyüktü. Böyle bir geçişten sonra kendimi her zaman yorgun hissediyordum. Aynı anda birden fazla farklı dünyalarda yaşamak gerçekten de çok zordu. İşte yine yalnızdım. Kendime verdiğim sözleri uzun zamandır başarıyla gerçekleştirebilmiştim ama yine pilimin tükenmeye başladığını hissediyordum. Zorlanmadan yaşamak nasıl bir duyguydu acaba? Her şeye bir “boş ver” çekmek ve hayatın yoğun akışına kendini bırakmak… Gün içerisinde bunu başarabilsem bile, geceleri bu hâlden kendimi sıyırmayı hiçbir zaman başaramıyordum. Onun için de uykularım hep düzensiz ve sabah kalkışlarım daima tedirginliklerle doluydu. “Acaba bugün nasıl bir gün olacak?” diye düşünmekten kendimi bir kurtarabilsem, gerisi kolaydı. Başladığım günün nelere gebe olduğunu her sabah büyük bir merakla beklerken, o günü tüketiyordum ama beklentilerimin hiçbiri yine gerçekleşmemiş oluyordu. Radyo veya gazetelerden bir haber beni mutlu etmeye yetecekti ama bir türlü olmuyordu işte! Uzun zamandır bir eylem haberi de duyulmuyordu. Bir yerlerde bir şeylerin yapıldığını öğrenmek içime soğuk bir su serpmeye yeterdi… Oysa yaprak kıpırdamaz bir vasatı andıran şu günlerde herkes yine kendi tehlikesiz dünyasına dönmüş, kabuğuna çekilmişti.

Benim ve etrafımdaki insanların yaşantıları nasıl da sıradandı böyle? Ama kimsenin buna aldırdığı yoktu? Yahut böylesi bir hayatı çoktan kanıksamışlardı. Oysa hayatın bir gayesi olmalı değil miydi? Fakat bizler bu gayeden habersiz yaşıyor gibiydik. Büsbütün böyle olduğu da söylenemezdi velâkin hiçbir şeyi tam olarak da yapamıyorduk. Ne bu dünyayı pervasızca yaşayabiliyorduk; ne de ahiret için bir çabamız vardı. Bazen bir dağ başında inzivaya çekilme hayalleri içinde buluyordum kendimi. Yahut bir şeyhin beni alıp ötelere götürmesini arzuluyordum. Fakat emek olmadan hiçbir şey olmazdı ki… Ve ben emek sarf edecek gücü kendimde bulamıyordum. İç sıkıntılarımın sebebinin bu olduğunu biliyor, zaman zaman kendimi toparlama kararlarına tam bir uygunlukla yaşıyordum. Buna rağmen her seferinde dengem yeniden bozuluyor, kesin bir dönüşle hayatımı değiştirmenin şart olduğunu hissediyordum.

Evdeki ortamı canlandırdım birden gözlerimde. Ne kadar da soğuk ve ürperticiydi… Bu yerde yaşamaya nasıl da mahkûm edilmiştim. Bu haksızlık mıydı bilmiyorum ama herkes bir şeylerin bedelini ödemeliydi. Ve ben Harun Ağabey’in de dediği gibi; “bedelimi peşin peşin ödüyordum.”

Önümüz bayramdı ve bayramları oldum olası sevmezdim zaten. Ama son yıllarda daha çekilmez hâle gelmişti. “Bayram tatilini nasıl geçireceksin?” veya “bayramda neler yapacaksın?” diye soranlara, “Bayram benim neyime” şeklinde şakayla karışık bir cevap vermekten gına gelmişti artık. Aslına bakılırsa, herkesin bayrama dair yaptığı plânlardan sonra bu kelimeden nefret eder hâle geldiğim bile söylenebilirdi. Tarifi imkânsız bir tahammülsüzlük veriyordu bu kelime… Herkes onun heyecanını yaşarken, ben içimde derin bir yalnızlığın dayanılmaz acısını duyuyordum. Şu bayram denilen şeyi nasıl atlatacağımı düşünürken kendimi birden onun içinde bulmuştum işte. Aslında bu defa diğer bayramlara da benzemiyordu. Ben kimsenin içine çıkmamış, kazara karşılaştığım insanlar bayramımı kutladıklarında ise pervasızca, “ben bayram kutlamıyorum!” diyebilmiştim. Kimsenin saygısızlık ettiğimi düşünmesine aldırmadan bunu söyleyebilmek hoşuma bile gitmeye başlamıştı. Samimi olanlar benle aynı düşünceyi paylaşıyorlardı. Çünkü onlarla gözyaşımız aynı hızla yarışarak akıyordu.

Bayramın ikinci günü cezaevi ziyaretinde Bahadır ağabeyle konuşurken, huysuz ve sitemli hâlimi onun yanında da takındığımı ancak;

– “Bayramı, kimin en iyi şekilde değerlendirdiği hiç belli olmaz Özlem!” şeklindeki cevabından sonra fark edebildim. Bu sözle kendime öyle bir geliş geldim ki; “Şu Bahadır Ağabey gerçekten de müthiş bir adam!” dedim kendi kendime. Hiçbir zaman davasını aklından çıkarmıyor, ümitsizliğe kapılmıyordu. O’nun ve onların yanında, her şey ne kadar da farklı ve mükemmeldi.

“İşte senin yerin ve senin dünyan burası Özlem!” dedim kendi kendime. “Başkalarının yanında kendine sunî bir dünya kurmaktansa, bu güzel dünyanın tadını çıkarmaya bak. Acı çekmenin bile lezzetini hisset ruhunda; çünkü acı çekmek, Allah’ın her insana bahşettiği nimetlerden değildir!

EMEL ZOR

http://www.adimlardergisi.com/mahpus-yolu-beklerken-2-bolum/

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*

*

Du kannst folgende HTML-Tags benutzen: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>