marx-dan-geriye-kalan-secuk-salih-caydi

Marx’tan geriye kalan – Selçuk Salih Caydi

Berlin duvarı yıkılıp, şehrin doğusuna giden bariyerler açıldığında, Doğu Alman SED’si (yani iktidardaki “Almanya’nın Sosyalist Birlik Partisi”) ve Türk TKP’si (Türkiye Komünist Partisi) tipi maaşlı Komünist Partilerinin buharlaştığı görüldü. Doğu Berlin’de yaşayan Vietnamlılar dışında hemen bütün “yoldaşlar” kayıplara karıştı. İçlerinden davayı bırakıp “serbest piyasacı” olanlar bile oldu. O günlerden beri, Marksizmin krizi, işçi hareketinin krizi ve ulusal kurtuluş örgütlerinin krizinden bahsediliyor (Tabii sorumluluk duyarak düşünmeye devam edenler bu konulardan bahsediyorlar.) “Eski tartışmalar”ı özlemiş olanları hayal kırıklığına uğratmak pahasına da olsa söylemeliyiz ki: O günlerden beri konuşulan asıl konu Marx ve Marksizm değil, Kapitalizmdir!Kapitalizmin cinnet devrinde yaşıyoruz. Böyle bir devirde nostaljik Marx muhabbetleri yerine, Marx’ın kapitalizme yönelttiği kategorik eleştirileri konuşmak, Marx’ı bu bağlamında ele almak galiba en doğrusu olacaktır. Marx’ın eskimiş teorileri ve konunun hikaye/tarih kısmı dışında kalanı, yani Marx’tan geriye kalan, bu yazının ilgi alanını oluşturuyor.
Bugünkü haliyle kapitalizm, küresel iklim felaketine neden olan, dünyadaki yaşamın ve insanlığın geleceğini tehdit eden çok somut bir tehlike haline gelmiştir. Kapitalizmin tehdidi altındaki insanlar/kesimler, (Marx’ın deyimiyle) “sömürülenler” değildir sadece. “Sömürenler” de kapitalizmin tehdidi altında yaşıyorlar. Buradan, yeni kapitalizm eleştirisinin ilk ilkesini çıkarıyoruz: Günümüz kapitalizmi, ayrım yapmadan bütün insanları, dünyadaki yaşamı ve yaşam koşullarını tehdit etmektedir. Bütün insanlık tehdit altındadır…
Hatta yüksek sesle şunu söyleyebiliriz: Kapitalizm, şimdiki haliyle, insan soyuna karşı olabilecek en büyük tehdittir. Çünkü sistem, ekonomi denen şeyin işlediği yerlerde, nerdeyse bütün insanları kapitalistiyle, proleteriyle (ve proleterlerden çok daha fazla sayıdaki beyaz yakalılarıyla birlikte) bu sisteme hapsetmiştir. (Ya da onlar kendilerini sisteme hapsetmişlerdir.) Bunun anlamı şudur: Sisteme eleştiri getirenlerin (tamamına yakını) gene sistemin içinde yaşayan, bir şekilde sisteme bağımlı insanlardan oluşmaktadır.
İnsanların bu sisteme hapsolmalarının ilk önemli nedeni vardır. İlki, (sistemin ortaya çıktığı 16′ıncı yüzyıldan 19′uncu yüzyıla kadar) insanın kendi zaafları idi (insanın kendi nefsinin kurbanı olması durumu, ‘beşer’likleri); ikincisi, (20′inci yüzyıldan itibaren) yaşam koşullarının artık onları sisteme mecbur etmesidir. Sistemin içine doğdular ve onun yarattığı koşullara bağımlılar. Bağımlılıkları, bir çoğu için yaşamsaldır. Sistem içinde yaşayan insanların çok büyük bir çoğunluğu, bundan daha farklı bir yaşam tarzı (ve ekonomik sistem) olabileceğini düşünemiyorlar. Yeni Kapitalizm Eleştirisi, sadece kapitalistlere karşı çıkıp proleterlere (ve sistemin diğer önemli bileşenlerine) ses çıkarmayan(sistem içi) bir eleştiri türü değildir. Kapitalist/proleter/işsiz demeden ve ayrım yapmadan, sistemin yıkıcılığına karşı insanı/yaşamı/doğayı ve insani değerleri savunmaktadır, savunmalıdır.
Kapitalizm gibi, insanın ve yaşamın aleyhine işleyen bir sistemi değiştirmek için -Marx’ın önerdiği gibi- sadece “işçi sınıfı” itici kuvvet olamaz. Çünkü işçi sınıfı (“sınıf”lığının derecesi/türü de tartışmalıdır) sistemin içinde yer almaktadır ve sistemin en önemli/vazgeçilmez bileşkenlerinden sadece biridir (kapitalistlerden sonra ikinci önemli bileşkendir). Hal-i hazırda sisteme, sistemin değişimini dayatacak/zorlayacak iki temel kuvvet bulunmaktadır: Bunlardan birincisi, sistemin/ekonominin/sosyalin dışına itilmiş olan daimi işsizler, yani “sınıfsızlar sınıfı”dır. İkincisi, toplumların bütünüdür. Yani toplumların akıllarını başlarına devşirerek topyekün bir değişim için birlikte tedbirler almaya başlamaları ve bu çabaları ısrarla sürdürmeleri olayıdır. Bunun için de insanların önce -kapitalistlerden başlayarak- açgözlülüğü bırakmaları gerekmektedir. Para hırsının akıl almaz boyutları, ahlak sınırlarını aşmıştır ve delilik/çılgınlık noktasına doğru koşmaktadır.
Eğer mütevazi olmayıp (-ki her türlü erdemin ve dinin temelidir) bu paracıl açgözlülük durumlarına karşı tedbirler alınmazsa, “sınıfsızlar sınıfı”, toplumun “sınıflılar sınıfı”nın tepesine binecektir. Bu da bir tür kaos/yağma ve ayaklanma demek olacaktır. Burada, -eski usul- devrimden/mevrimden de bahsedilemez, çünkü “sınıfsızlar sınıfı”nın dişe dokunur (ciddiye alınabilecek) hiçbir siyasi/sınıfsal hedefi yoktur. Olanları da modernizmden/kapitalizmden bozma ikinci el popülist laf salatalarıdır. “Sınıfsızlar sınıfı”, toplumdan tamamen dışlandığı yere zorla girip talancılık yapmak, araba yakmak, kapkaç, kaçakçılık ve mafyöz/yöreci pseudo-örgütçülük gibi konularla ilgilidir. Bu “kitle”den siyasi bir şeyler çıkma olasılığını zaman gösterecektir. Bu kesim, sistem dışı yeni yerel/bölgesel ekonomi alternatifleri geliştirilmediği sürece, -ki vahşi kapitalizm kendisi dışında varolmayı deneyen başka ekonomik deneylere izin vermemektedir- bencil bir lümpenliğe/yağmacılığa tekabül etmektedir. O nedenle sadece yıkıcı bir potansiyele sahip görünmektedir. Bunlar, sistemin insanlara kimlik niyetine sunduğu tek temel kimliklerini (yani “ekonomik kimlik”lerini) yitirmişlerdir ve onun yerine koymaya çalıştıkları (örneğin etno-kültürel kimlikler vs.) şeylerin karın doyurmadığını hissetmektedirler, ve bu yüzden çok öfkelidirler. “Hayatlarını kurtarmak!” için örneğin Hristiyanları öldürüyorlar. Çünkü sistem, parası olmayana, tanınmayana, sistem içinde saygın bir yaşam hakkı bile tanımamaktadır ve insan haysiyetine yakışır bir saygın/varoluş alternatifi sunmamaktadır.
Dünyadaki son özelleştirme furyasından sonra, sağlık/eğitim gibi temel alanlarda da, parası olmayana hizmet verilmemektedir. Son Kaliforniya yangınında, bunun akıllara sakat başka bir örneği görüldü: Özelleştirilmiş itfaiye, sadece para ödeyen evleri söndürdü, diğerlerinin yanmasını seyretti! Sistem artık böyle bir cinnet/bitiş dönemini yaşamaktadır.
Kapitalist sistem; düşünce tarzlarından (kuru rasyonelci düşünce tarzı ve tarihi materyalizm de buna dahildir), -izm’li dile kadar, hatta düzenli-müzik-ritmine kadar (Taktrythmus), ücretli iş sistemine, sürekli daha fazla kazanmak gerektiren para (sistemine) kadar ve sistemi işletmek için sürekli daha fazla yakılmak zorunda olunan petrole kadar… insanların (hangi “sınıf”tan olduğuna bakmadan) insanları inanılamayacak derecede derinlemesine kuşatmıştır. Ve bu kuşatma hızla sürdürülemez hale gelmektedir, çünkü vardığı absürd boyut, insan doğasına tamamen aykırı bir noktaya gelip dayanmıştır. Kapitalistler de bu gidişin bir geleceği olmadığını biliyorlar ve bundan kurtulamıyorlar. Çünkü artık herşey birbirine bağlıdır (İşçiler patrona, patronlar işçiye, devlet onlara, hepsi paraya vs.)
Böyle bir kısır döngüyü, sadece kapitalistleri suçlayarak, kırmak mümkün değildir. Kapitalistler kadar olmasa da, çalışanlar da (neredeyse kapitalistler kadar) suçludurlar. Armosferi tek başına üç-beş kapitalist kirletmiyor. O kadar pisliği birkaç kişinin üretmesine imkan yoktur! (Ayrıca, sistemin merkez ülkelerinde saf/katışıksız “patron” diye bir zat, artık yok denecek kadar azdır. Bütün büyük firmalar, borsa üzerinden ortaklara sahiptirler ve o ortaklar arasında beyaz yakalılar VE tabii işçiler/proleterler vardır. Marx’ın ve Lenin’in yaşadığı dönemlerde böyle şeyler söz konusu bile değildi veya istisnaydı) Klasik marksist klişeler, bu tek örnekte bile görüleceği gibi, çağdaş kapitalist sistemi açıklamaya (ve aşmaya) kesinlikle yetmemektedir.
İşin kötü tarafı, sistemin intihar tribini engellemek için gerekli politik mekanizmalar da bulunmamaktadır. Çünkü politika, kapitalizmin çerçevesi dahilinde (kapitalizmin “ulus-devlet” formatına göre) tarif edilmiş bir şeydir. Para üzerinden sınıf/zümreler arasındaki çıkar farklılıklarını barışçıl bir şekilde düzenleyen bir kurumdur. Politika, para/mal üzerinden tarif edilen bir şeydir. Bu nedenle, sistemin değiştirilmesi için sadece işçilerin (veya sadece kapitalistlerin) harekete geçmesi yeterli değildir. Herkesin -koordineli bir şekilde- harekete geçmesi ve herşeyin ortak akıl/ruh ile değiştirilmesi gerekiyor. Bunun için mümkünse her kesimin ikna olması (veya ikna edilmesi!) şarttır. Her kesimin, -ekonomik kimlikleri adına değil insanlık adına- değişime katılması, katkıda bulunması gerekiyor.
Bu zorunlu değişime herkesi katacak, olmadı değişimi her kesime dayatacak gelişmeler ve muhalefet yöntemleri, “politika”ya alternatif olan ‘Yeni Siyeset’in kapsama alanına giriyor. Bu yol, zor olan yoldur ama tek alternatiftir. Yeni Siyaset devreye giremezse, lümpenler/magandalar devreye girecektir -ki bu toplumun sonu ve şiddet dozu yükselmeye açık bir kaos demek olur. (Toplumlar, özellikle sistemin merkez ülkelerinde, sosyal ilişkilerini tamamen para ilişkilerine indirgeyip, yoğun bir bireyleşme/yalnızlaşma yaşadıklarından, eskisine nazaran çok daha kırılgandırlar)
Marx’ın bu konteksteki yeri, kapitalizmin temelleri hakkında çok yerinde ve doğru kategorik analizler/eleştiriler getirmiş olması ve bu eleştirilerin bir kısmının günümüzde de geçerliliğini aynen (hatta eskisinden daha çok) sürdürmesidir. Bunun ötesinde, bütüncül bir Marx ve Marksizm hayranlığı (Groucho Marx için belki geçerli olabilir, ama Karl Marx için) söz konusu olamaz. (Tabii Marx’ın kapitalizm eleştirisi için olmazsa olmaz analizleri ve Marx’ın saygı duyduğumuz kişiliğini, bunun dışında tutuyoruz)
Günümüzde bir samimiyet testine tâbi tutarsak, Marx’la yeniden ilgilenenleri üç kategoriye ayırabiliriz: 1. Sadece şık olduğu ve şimdi moda olduğu için Marksist olanlar. Bunların jeopolitika/günlükpolitika merkezli “Sol” sohbetleri tatlı ama samimi değiller. Söyledikleri, magazin değeri dışında önem taşımıyor ve bu yazının ilgi alanına girmiyor. 2. Marx moda olunca, tozlu raflardan eski Marksist (aslında daha çok Leninist/Troçkist/Maoist) malzemeyi indirerek sadece yüksek perdeden konuşmak isteyenler. (“Marksizm gelecekse biz getiririz, sosyalistlik yapılacaksa biz yaparız” tipi anadan doğma “eski” Marksistler) Bunlar da samimi değiller. Çünkü herkesin malumu olduğu üzere eski dogmalar dışında yeni birşey söylemiyorlar. Bunlarla konuşmak, onların uzun cümlelerini okumak, kültürlerine gıpta etmek falan çok zevkli. Ama o kadar… 3. Marx’a SADECE onun hâlâ geçerli olan (mesela kapitalizmin yapı taşlarını tarif eden) kategorik kapitalizm eleştirileri nedeniyle ilgi duyanlar. Dolayısıyla Marx’a -dogmatik bir şekilde bağlı olMAyanlar. (Yani mutlaka Marksist/Marksçı/Marksgil olmak gibi bir derdi bulunmayanlar) Bunlar, Marx’a saygı duymakla birlikte, onun yazdıklarına “kutsal kitap” muamelesi yapmıyorlar ve onu incelemek için mutlaka eski/yeni Solcu olmak gerektiği gibi saplantılara/tekelciliklere sahip değiller.
Marx derken, onun önemli kuramlarından yola çıkarak (bu yazıda şimdilik kısaca) değineceksek, mesela “Marksist devrim” (1) konusu günümüzde geçerliliğini tamamen yitirmiş ve iflas etmiştir. Bunun nedeni, eski Marksist-Leninist (ML) Sol’un bu işler için kullandığı veya kullanmayı hedeflediği “Sol parti”, “sosyalist devlet” manivelasının yokluğu/kurulamaması değildir sadece. Global kapitalist ortamda MODERN (sol liberal veya liberal kapitalist) hiçbir devlet/parti, (Venezüella dahil), uluslarötesi finans/iş sisteminden kopmadan sahici bir sosyal devrim/reform yapamaz. Yaptığı/yapacağı şey mutlaka kapitalist konteks içinde olacaktır. Oysa bir devrimden konuşacaksak, devrim ancak, kapitalizmin (tüm değerleri ve sınıflarıyla birlikte) dışına doğru bir değişim olabilir. Bu “imkansız!” gibi geliyor kulağa. Ama zorunludur! Yoksa sistem çökecek ve dünyada kan gövdeyi götürecektir.
Kısacası: Sistem öyle veya böyle mutlaka zaten çökecektir. Burada önemli olan, insanların aptal olmadıklarını kanıtlayarak, kendi yaptıkları hatayı kendilerinin temizleyebileceklerini göstermeleri, bu iradeyi göstermeleri meselesidir. O ZAMAN, KURTULUŞ İÇİN, UMMADIKLARI İMKANLAR ORAYA ÇIKABİLİR. Televizyon/bilgisayar başında oturup etliye-sütlüye karışmayan “lüks” tartışmalarla vakit öldürürlerse gök başlarına çökecektir ve Göğün gazabı korkunç olacaktır. Burada önemli olan, sistemin çökmesine meydan vermeden onu ELBİRLİĞİYLE değiştirmektir.
Klasik Marksizm, kapitalizmi eleştiren temel teori olmayı bugün de sürdürmesine rağmen krize girmiş ve günümüz kapitalizmini açıklamakta, ona yeni ve sağlam bir eleştiri getirmek konusunda yetersiz kalmıştır. Kapitalizme karşı -parti ve/veya sendika, üniversite üzerinden- kullandığı (grev/boykot/vs.) yaptırım gücünü yitirmiştir. Daha 1950′li yılların sonundan itibaren kapitalizmin gelişmesini izleyememiş ve ona uygun eleştiri ve alternatifler geliştiremeyerek donmuştur. Gerçi ulusal kurtuluş hareketleri bu tarihten sonra marksımsı bir dil ve örgütlenme modeli ile yolculuğu sürdürmüşlerdir, ama aynı tarihlerde Marx’ın teorilerinin motoru “işçi sınıfı”, en güçlü olduğu Avrupa ve Amerika gibi yerlerde devrimciliğini ve kapitalizmle “uzlaşmaz” (?) çelişkisini çoktan bırakmıştır. Ve “zincirlerinden başka” kaybedebileceği bir otomobile, bir eve, yılda bir kez yurtdışında yaptığı tatile, borsa üzerinden ortağı olduğu firmaların hisse senetlerine falan sahiptir.
Marksizmin krizinden daha 1930′lu yıllarda bahseden Marksist Karl Korsch, krizin teorik kökenlerini, Marx ve Engels’in devrimci teorilerinde, onların devrimci halefleri tarafından hedefinden saptırılmasında aramanın “yanıltıcı ve yanlış” olduğunu söylüyor. Korsch’a göre “Bugünün (1931′de) krizi, son tahlilde, başlı başına Marx ve Engels’in teorilerinin krizidir.” Ve “bu teori, en başından bu yana, asla ‘mevcut sınıf mücadelelerinin genel ifadesi’ olmamıştır. Daha ziyade o (Marksizm), (daha) önceki bir tarihsel dönemdeki sınıf mücadelelerinin (…) bir ürünüdür ve dolayısıyla da, tamamen yeni koşulların bir sonucu olarak ortaya çıkan günümüz sınıf mücadeleleriyle herhangi bir somut ilişkisi bulunmamaktadır.” (2)
Karl Korsch bugün yaşasaydı acaba “sınıf mücadelesi” hakkında ne diyecekti? Klasik “sınıf mücadelesi” diye birşey kalmış mıdır? (Artık sınıflar birbirinin içine girmiş durumdadır. İşçi burjuva özelliklerine sahiptir, burjuva da bazen işçiden daha çok çalışmaktadır vs.) Özellikleri birbirine son derece benzeyen kesimlerin bir karışımı söz konusudur. Bir tek bugünün kalıcı işsizleri, yani sömürülemeyenleri, bu “sınıflılar sınıfı” dışında değerlendirilebilir. Günümüzün “sınıf” (?) mücadelesi de olsa olsa; sistemin DIŞINDA kalmış ‘sınıfsızlar sınıfı’ ile (işçisi ve patronuyla) sistemin İÇİNDE yer alan ‘sınıflılar sınıfı’ arasındaki mücadele olabilir. Günümüz kapitalizminde işçi ile patron arasındaki sınıf mücadelesi talidir. Sistemin içindekiler ile sistemin dışında kalmış olanların mücadelesi, dünyadaki temel paradigma olmaya aday bir gelişme seyri izlemektedir.
Karl Korsch’un bugün de geçerli olan en önemli eleştirisi ise şudur: Klasik Marksist iktisat kapitalist iktisadın temel kategorilerini (değer/Wert, mal/meta/Ware, ücretli-iş/Arbeit ve para/Geld) eleştirmemektedir. Korsch bunu kendince şöyle ifade ediyor: “Marksist iktisat, başlangıçta, burjuva politik iktisadının radikal bir eleştirisi olarak, yani teorik hem de pratik nihayetini gerçek bir devrimde bulan bir eleştiri olarak formüle edildi. Başlangıçtaki bu şema, sonradan Marx tarafından değiştirildi ve Engels tarafından enikonu dönüştürüldü. Günümüzde Marksizmin hem savunucuları hem de eleştiricileri, Marksist iktisadı, hemen hemen neredeyse, burjuva toplumunun tüm ekonomik fenomenlerini, teorik olarak, eleştiri dışı ve aksiyomatik bir ‘değer’ kavramından çıkarsayan bir bilimsel sistem olarak görmektedir.” (3)
Yeni kapitalizm eleştirisinin Marx’da yeniden keşfettiği şey, eski Sol/Marksist klişeler değildir. Tam tersine, Sol’un bugüne dek tamamen es geçtiği konulardır: “Modern fetişizmin eleştirisi” (4), “mal/meta üretimi” (5), Marx’ın sözleriyle “malın değerlendirilmesi/tüketilmesi” (“Verwertung des Werts”) (6) ve kapitalist topluma özgü -gene Marx’ın deyimiyle- “Otomatik birey/özne”dir (“Automatisches Subjekt”) (7).
Yeni kapitalizm eleştirisi, sistemin yapı taşlarına ve kategorilerine yönelik eleştiriler getirir. Bunun merkezinde örneğin “ücretli iş sistemi” (Marx’ın deyimiyle: “Abstrakte Arbeit”) ve onun ifade biçimleri de önemli bir yer tutmaktadır (yani proleteryanın, sistemin ayrılmaz bir parçası olduğuna dair konular da buna dahildir) Klasik Marksizm, -Doğu Berlin’deki (Moskova’daki, Beijing’deki vs.) yoldaşlarda gördüğümüz şekliyle- değil bu kategorileri konuşmak, bunların farkında bile olmamıştır. Çünkü sosyalist ülkelerde, değeri kiloyla ölçülen sayısız “bilimsel sosyalist” kitap yazılmıştır ama bu konuları içerenleri bir elin parmakları kadar bile değildir. Kapitalizmden kurtulmak demek, bu kategorilerden kurtulmak demektir, o kategorileri başka şekilde “sosyalist toplum”da aynen sürdürmek değil. Klasik Marksistler, “ücretli iş”i asla sorgulamadılar, kapitalizmden aynen alıp kullandılar. Para’yı da asla sorgulamadılar, aynen alıp kullandılar.
Klasik Marksistler Marx’ın ‘değer teorisi’ni (8) hiç anlamadılar. “Piyasa” lafını duyunca, bazı eski Komünistler hâlâ kapitalizmin serbest piyasasını anlıyorlar! (Sanki ‘piyasa’ sadece kapitalizme özgü bir şeymiş gibi) Kapitalizmi kapitalizm yapan bu temel kategorilerde, Lenin’in (Troçki’nin, Stalin’in, Mao’nun ve diğerlerinin) bize “sosyalizm” diye sunduğu düzenle kapitalist düzen arasında HİÇBİR temel/nitel farklılık yoktur. Bütün farklılıklar niceldir. Reel sosyalizm, bir tür kooperatist/devletçi kapitalizmdir. İyi niyetli bile olsa sonuçta, sadece kapitalizmin (iki farklı şekilde) tüm dünyaya yayılmasına ve eski kültürleri/uygarlıkları tasfiye etmesine hizmet etmiştir. Ve kapitalizm öncesi kültürlerin yaşayan/öz itibarıyla TÜMÜNÜN acımasızca yeryüzünden silinmesiyle sonuçlanmıştır. (Bu “silim” işi en kesin biçimiyle sosyalist ülkelerde gerçekleşti) Sovyet Rusya’da, Halk Çini’nde yapılan kültür soykırımı, insanlık tarihinde eşi benzeri görülmemiş ölçülerdedir. Modern kapitalist “uygarlık” (yani modern barbarlık), birbirinden tamamen farklı/renkli kültür ve uygarlıkları istisnasız tamamen yoketmiş veya tanınmayacak ölçüde değiştirip kendine uydurmuştur. Kapitalizm, yok ettiği kültürlerin yerine dünyanın her yanında aynı beton binaları dikmiş, aynı asfalt yolları yapmış, insanlara aynı giysileri giydirmiş (takımelbise/kravat), aynı müziği dinletmiş (düzenli ritmli “World music”), aynı şeyleri yedirmiştir. (Hamburger)
Bu vahşetin Sol/Marksizm/devrim adına yapılması halinde “ilericilik” (nereye?) sayılabileceği düşüncesini kabul etmek kesinlikle mümkün değildir -tam tersine!.. Solun “sosyalizm kuruyoruz” diye Rusya’da, Çin’de yarım bıraktığı kooperatist devlet kapitalizmi ve kültür/uygarlık katliamının üzerine, dünyanın en vahşi kapitalizm türü kurulmuştur. Ve bu süreçte Sol, -haklı olarak- halkların güvenini tamamen yitirmiştir. Bu durum, Solun kapitalizme karşı kazanımlarını da gölgede bırakmıştır. Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Reel-sosyalist ülkelerde uygulanan kültür/inanç/uygarlık soykırımı, reel-kapitalist (liberal) ülkelerle kıyaslanamayacak kadar barbarca olmuştur. Kültürden geçtik, Stalin dönemindeki zorunlu göçler sırasında, Gulaglarda, Mao’nun “Kültür Devrimi”nde ve ondan önce “İleriye doğru büyük adım” kampanyasında, “sosyalizmi kurmak adına” soykırıma tabi tutulanların, ölen/öldürülenlerin sayısı, iki dünya savaşında ölenlerden daha fazladır.

Dipnotlar:
1.Marx’ın ‘proleterya ihtilali’ (proletarische Revolution) konusundaki fikirleri hakkında bkz. Marx-Engels Werke (Marx-Engels Temel Eserler) (MEW) Dietz Verlag D.Berlin 1972 C.7, S.12-34. Ayrıca C.14, S.435-458 ve tabii “Kommunistisches Manifest” (C.4, S.459-493)
2.Karl Korsch “Sosyal Bilimler ve Marksizm” (Seçme Yazılar) 2007. S.73-74 (Vefa Saygın Öğütle’nin çevirisi)
3.a.g.e. S.77
4.MEW, C.1, S.86-104 (Marx’ın 29.6-3.7.1842′de Rheinische Zeitung’a yazdığı mektuplarda)
5.MEW, C.23, S.341-355 ve 226-244 (“Das Kapital” C.1) ayrıca C.24, S.359-390 (“Das Kapital” C.2)
6.MEW, C.23, S.161-191, (ayrıca C.24, S.31-68)
7.aynı yerde.
8.”Werttheorie” MEW, C.19, S.355-383. Ayrıca bkz. Friedrich Engels’in “Das Elend der Philosophie”ye (Felsefenin Sefaleti) yazdığı önsöz.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*

*

Du kannst folgende HTML-Tags benutzen: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>