matla-beyitler-ve-dirilen-sairler

MATLA’ BEYİTLER VE DİRİLEN ŞAİRLER – Hakan YAMAN

Stefan Zweig, Balzac’ı anlattığı eserine, büyük romancının daha ilk gençliğinde söylediği “Napolyon’un kılıçla fethettiği dünyayı ben kalemimle fethedeceğim” sözünün etrafında kurduğu tasvirlerle başlar. İBDA Mimarı Salih Mirzabeyoğlu geçen ay Haliç Kongre Merkezinde bu söze atıfta bulunmuştu.

Bir başka Fransız romancısı, “yirmi bin sene sonra okunmayacağımı bilseydim, kalemi elime almazdım” der. Çünkü sanatçıyı ibda cehdine sürükleyen ebediyet iştiyâkıdır. Biz buna “gök kubbede baki kalan hoş bir sâdâ” olabilme hasreti de diyebiliriz. Başka türlü, şair bir kelimenin, romancı bir cümlenin peşinde, günleri ve mevsimleri niçin bozuk bir para gibi savursun? Balzac’ın “fetih arzusu” ile diğerinin “yirmi bin sene sonra okunma” iştiyakı aynı kökten beslenir.

Sanatçı, bedeniyle göçse bile, eseri konuşulduğu, çeşitli ilham ve yorumlara vesile olduğu, kendisini zamanın bütünlüğü içinde bir zincirin halkası kabul ettirebildiği müddetçe yaşar. Bir şairin tek mısraı bile hayat karşısında bir duruşun ifadesi, bir ruh hâlinin sembolü olabiliyorsa, o şair yaşamaya devam ediyordur. Eskilerin belki tembelliklerine mazeret olarak öne sürdükleri “bir mısraı berceste kâfidir” sözünün asıl hikmetini bu noktada arayabiliriz. Hayat ve zaman karşısında sembolleşen ruhlar, Fransız romancısının hayalini kurduğu “yirmi bin yıl sonra okunmanın” hazzını muhtemelen tadacaktır.

Doğrusunu Allah bilir; belki zaman yarın dürülecek, güneş sönecek, gök kubbe başımıza çökecektir. Ama şair “hiç ölmeyecekmiş gibi” ortak ruhun, ortak vicdanın ve ebedi güzelin peşinde koştuğu müddetçe şairdir.

Peki, şiir şairin içinde nasıl doğar? Sadece şiiriyle değil, poetikasıyla da Büyük Doğu-İBDA külliyatında adından söz edilen Paul Valeriy, “ilk mısra Allah vergisidir; gerisi şairin işidir” diyor. Her ne kadar büyük Fransız şairin bundan kastı, ilhamdan çok şiiri bir zeka işçiliği ve emek olarak gören poetik görüşünü ifade olsa bile, “doğuşa” verdiği pay kendi farkında olmaksızın sanılandan daha büyüktür. Şiir, şairin kalbinde Allah’ın bahşettiği bir ilhamla başlar. Onun topraktan fışkırıp, kök, gövde, dal ve yaprak bütünlüğünde bir terkibe erişmesi sancılı bir emek ve işçilik gerektirse dahi tohum olmadan ağaç olmaz. “Bütün sayılar BİR’in kendi üstüne katlanışıdır” inceliğinde olduğu gibi şiire yol veren o ilk “bilinmez” ses, o doğuş anı, oluşun başlangıcıdır ve doğuş olmadan oluşa yol yoktur.

Bu içe doğuş hadisesi Dante’nin İlahi Komedya isimli eserinin Araf bölümünde de ifade edilir:

“Ben o kişiyim ki,

Sevda ilham verince kaleme sarılırım,

Onun yüreğime yazdıklarını aktarırırm.” (Âraf, 52)

 

Şairin şiirle dünyayı fetih arzusu, zamanı aşma iştiyakı içe doğan bu ilk “doğuş” mısraı ile başlar. Divan şiirinde ekseriyet mısraın yerinde beyit vardır. Beyitlerde yer alan iki mısra birbirinden ayrı ve bağımsız değil, bütün ifadecisidir. Hani aslında mânâda tek mısra ama usûl, şekil, kaide gibi sebepler onları alt alta doğurmuş. Aynı yumurtada beslenip büyüyen ve birlikte doğan ikizler gibi… Ne aynı, ne ayrı… Öyleyse Valery’nin şiirin doğuşuna dair ifadesiyle divan edebiyatına sarkacak olursak: “İLK BEYİT Allah vergisidir; gerisi şairin işidir.”

Divan edebiyatında gazel ve kasidelerde iki mısraın birbiriyle redif ve kafiyeli olduğu ilk beyitlerine MATLA BEYİT denir. İBDA Mimarı’nın son kitabı bu beyitler etrafında bir hikmet avcılığı, BEN arayıcılığı ve göz önünde saklı hakikâti bin bir tedaî zenginliğinde yeni baştan açık etme çabasıdır.

MATLA’ kelimesinin mânâ-landırmaları daha hemen eserin başında ve ALLAH-İNSAN-ÂLEM başlığı altında veriliyor ki, bizde “ilk beyit Allah’tan gelen ilhamla doğar ve varlığın keşfi boyunca insanda yol bulur” düşüncesini uyandırdı. Niçin makta (son) beyitler değil de, matla (ilk) beyitler? Eserden:

MATLA: Güneş, ay ve yıldızların doğması, tulû etmesi. Gök cisimleri gibi maddî veya “fikir, ilhâm, nur” vesair manevî şeyler için, “doğacak yer, doğuş yeri, tulû’ mahalli”. Bir kaside veya gazelin, mısraları birbiriyle kafiyeli ilk beyti: 149: NASAH-Terzi. Hayat. (Ratk ve fatkeden, ayıran ve birleştiren.)… NASİH-Nasihat eden. (Hadis meâli: Din nasihattır.): 149: UD-U HİNDÎ-Kust otu nev’inden… HAVLEKA-Lâ havle çekmek. (Allah’tan başka kuvvet sahibi yoktur. 149: TAFS-Ölüm, mevt… KRALİÇE-Küçük halı. (Haliçe: Küçük halı. Seccade… Haliç: Liman. Boğaz. Kanal. Berzah. Çanak.): 149: DEFİNE… MATLA’nın, “gelecek yer, yâni haberli olunacak yer, yâni kazanç, mevhibe ve ihsanın vukubulduğu yer” mânâsına gelen aynı ebcedteki MUTALLA’ kelimesi ile birlikte düşünülmesi, ALLAH-İNSAN-ÂLEM münasebetlerinin hepsini arada verdiğimiz kelimelerle birlikte kuşatır…” (Salih MİRZABEYOĞLU, ÖLÜM ODASI b-yedi, 3. Cilt, MATLA’ BEYİTLER, İBDA Yayınları, 1.Basım, İstanbul, Kasım 2014, S:13)

“Matla” dairesi içine alınan; “gelecek yer, haberli olunacak yer, kazanç ve ihsanın vuku bulduğu yer” gibi mânâlandırmaların bizde tedâi olarak “dünyayı kalemle fethetme” ve “yirmi bin sene sonra okunma” ihtirasını düşündürmesi kaçınılmazdı. Zira “sanatın Allah’ı aramak oluşu” tespitiyle beraber bizzat insanın Allah’ı aramak için dünyaya atıldığı ve Allah’ı bulmadan sonsuza yol almanın muhal olduğu, şaire şiiri yazdıran ve adına ilham denilen Allah vergisi ilk mısra yahut beytin bu ölümsüzlüğe davet eden kaynaktan fısıldanması hikmetlerinin aslını bize işaretleyen Büyük Doğu-İBDA külliyatıydı. Bu çerçevede dünyayı fetih arzusu da, yirmi bin sene sonra bilinme ihtirası da ölümsüzlüğü arama iştiyakındandır ve Allah’ın sanatçıya kendisini bulması için bir davetidir. Bu davetin divan edebiyatında şu veya bu bahane (muhteva) etrafında kelâma dökülmüş kalıbı olan MATLA’ beyitler… Doğuş beyitleri, başlangıç… “Beni ara ve bul” diye gelen ses…

Üstad Necip Fazıl’ın “şiirde erişilmez derece” dediği Yunus Emre’nin bir şiirinde, “Her dem yeniden doğarız / Bizden kim usanası” demesi gibi divan edebiyatının MATLA’ beyitleri Salih MİRZABEYOĞLU’nun zamanı tasarrufuna almaya dair misyonu etrafında yeni baştan doğmuş, onun ruhunda dirilmiştir. Artık Fuzulî’den Bakî’ye ve Nef’î’den Galîp’e kadar gök kubbeden akseden rengarenk bir medeniyet mimarisinin sütunu olan bütün büyük şairler Mirzabeyoğlu’nun içindedir. Onun BEN’i etrafında kümelenmiş ve onu anlatan bir SES olmuştur. Öyle ki, divan şiirini düşünce tarihinin bir parçası yaptığı Büyük Muztaribler isimli eserinin dördüncü cildinde bu dört büyük divan şairinin ardında oldukça mütevazi yer bulup bir köşede mahcup bekleyen Nedim bile bu defa MATLA’ beyitleriyle İBDA Mimarının BEN’inde ayrı bir doğuşun ifadecisi olmuştur.

İşin umumi anlamda edebiyat ve düşünce bölümüne gelirsek; divan şiirine dair bu alâkaya nasıl bakılmalı? Necip Fazıl meseleye dair hükmü 1939 senesinde Son Telgraf gazetesine yazdığı bir çerçevede koymuştu:

“Babadan kalma kültüre tâbi olmak değil, fakat mâlik olmak şart! Tarih, o kültüre mâlik olmaksızın onun fethettiği topraklar üzerinde mülkiyet iddia eden millete güler.”( Necib Fazıl KISAKÜREK, Çerçeve-1, Büyük Doğu Yayınları, 1.Baskı, İstanbul, Ekim 1985, s: 117)

Peki nedir bu “babadan kalma kültür” dediğimiz şey? Cevabını aynı yazının ilk cümlelerinde Üstad veriyor zaten: “Osmanlı imparatorluğunun kuruluşundan Tanzimat’a kadar gelen devre içindeki yüksek kültür mahsülleri…”

Bu memlekette birileri “Türk aydınıyım” diye meydan yerine çıkacaksa, işte mâlik olmaya memur ve mecbur bulunduğu “babadan kalma miras…” Şöyle bir mantık düşünülebilir mi? “Türk aydınıyım ama ufak bir kusurum var: Türk kültürünün köklerine yabancıyım.” Amiyane karşılığı: “Erkek ama doğuştan iktidarsız…”

Bugüne kadar, nasıl ki tarihimize kuru poh poh veya körü körüne düşmanlık dışında, tutarlı bir fikir disiplini içinde yaklaşamadıysak; aynını, divan şiiri mevzu olunca edebiyat plânında da yaşadık. Zaten kendi hâl izahını yapamayan Cumhuriyet devri aydınından divan şiirini anlamasını beklemek hayâlcilik olurdu.

Oysa fikir ve sanat tarihine damga vurmuş ve ekol olmuş bütün sahici aydın kalemlerin ardında kocaman bir “baba mirası” saklıdır. Rönesans sırtını bin yıl öncesinin Yunan felsefesine dayamıştır. Shakespeare’in ardında ciltler dolusu İskandinav masalları vardır. Don Kişot’un sayfaları arasına bütün bir Ortaçağ Avrupası sığdırılmıştır. Misaller saymakla bitmez; babadan kalma mirasa malik olmadan, zamana meydan okuyan tek bir eser vücuda getirilmiş değildir.

Biz kimseyi eski form ve kalıplar içinde ezber soyundan bir teslimiyete davet etmiyoruz. Bir eser edebî değerini muhafaza ettiği müddetçe, “tarihî değer” müzesine hapsedilemez. Tarihi kıymete de haiz edebî bir cevher olarak kalır. Fakat herhangi bir fikrî ve edebî değer ifade etmeksizin geçmişe ait olmak bakımından muhafaza edilen bir eser, tarihî belgeden ibaret müzelik bir eşyadır.

Aslında İBDA Mimarı “Hikemiyat” binasını inşa etmeye başladığı ilk günden itibaren çeşitli vesilelerle “baba mirasına nasıl mâlik olunacağının” misallerini göstermekle meşguldür. Şu satırlarda ifade ettiği incelik, “İslâm kültürüne ait eserlere bakışını da kapsayıcıdır”:

“Müzede sergilenen eşyaya döndürülen, tekerleme gibi öğrenilip –tekerleme olarak   aktarılan İslâmî verimleri, asıllarını asla tahrip etmeden hayata sokmaktan büyük bir İBDA hamlesi mi olur? Yaptığım budur.” (Salih MİRZABEYOĞLU, Hikemiyat, İBDA Yayınları, 1988, s: 79, 80)

Büyük Muztaribler’in divan şiirinin fikir tarafını gösteren son cildi ve bu fikrin kendi BEN’ine yol verici hususi mânâları etrafında zamanın mânâ ve misyonunu gösterici MATLA’ BEYİTLERİ için, Hikemiyat sahibinin affına sığınarak, yukarıdaki bölümü şu şekilde meseleye aplike etmek istiyoruz:

-“Müzede sergilenen eşyaya döndürülen, tekerleme gibi öğrenilip –tekerleme olarak aktarılan divan edebiyatını, asıllarını asla tahrip etmeden hayata sokmak… Salih Mirzabeyoğlu’nun yaptığı budur.”

Buradan devam edecek olursak, BÜYÜK MUZTA-RİBLER’in son cildi ve Ölüm Odası’nın 3. cildi olan MATLA’ BEYİTLERİ sadece “babadan kalma mirası sahiplenme” açısından değil, fakat BABADAN KALMA MİRAS NASIL SAHİPLENİLİR ve üzerine yepyeni bir anlayış temellendirir zaviyesinden de değerlendirilmesi gereken bir eserdir.

Bugüne kadar divan edebiyatı mevzuunda lehte ve aleyhte çok şeyler yazıldı, söylendi. Bunların arasında yer yer dikkate değer tespit ve teşhislere de rastladık. Ama hiç kimse ruhunu eski medeniyetimizden alan divan şiirini düşünce tarihinin bir parçası olarak, fikir değeri bakımından değerlendirmemişti. Rüyalardan bile fikir damıtan ve fikir için yaşayan İBDA Mimarı, elbette divan edebiyatını düşüncenin dışında tutamazdı. “Fikirden süzülme şiir” davasını heykelleştiren adam, bu defa, şiirimizin subaşını tutan dev şahsiyetlerin mısralarından damıttıklarını tablolaştırırken, hem Türk düşüncesine yeni bir boyut kazandırıyor, hem Türk edebiyatına ayrı bir derinlik ve çalışma alanı…

İBDA Mimarı MATLA’ BEYİTLER henüz kitaplaşmadan evvel, Baran dergisinde tefrika edilirken verdiği röportajında şunları söylüyordu:

-“Divân Edebiyatına bu tarz bir el atış, bildiğim kadarıyla başka yok! O’nu yepyeni bir bakışla ele alıp, bir hazineyi gün yüzüne çıkarır gibi, bambaşka bir çehresini, yer yer fikrî meseleler etrafında, yer yer bizzât ordaki “duyguyu fikirleştirerek” gösterdik; şimdiye kadar görüldüğü ve gösterilmeye çalışıldığı gibi; bir “gül-bülbül edebiyatı” olmadığını… Ordaki tasavvufî derinliği. Bizzât divan şairi Şeyh Galib’in, sahici şair için “ehl-i hâl” demesi malûm. Bunu, “okuyucu şiirin ikinci müellifidir” ölçüsü ile birlikte düşünürseniz, bu tarz bir el atışta, onun “ben”deki derinliğini de gösterir. Şeyh Galib’in belirttiği üzere; Divân şairlerinin çoğu “ehl-i hâl”dir, olmayanlar da o mânâya yabancı değil. Şu kadar zamandır “gül-bülbül edebiyatı” olarak görülen, muhatapların keleşliğinden dolayı öyle anlaşılan “Divân Edebiyatı”nın “ben”im aynamda görünen zenginliği ve derinliği, -özellikle Matla’ beyitler etrafında- benim nefs muhasebeme malzeme olması yönüyle de böyle… Diğer taraftan “Büyük Müzdaripler”in 4. Cildinde ele aldığımız hususların arka planı ve “iç yüzüne” doğru bir derinleşme olarak da görülebilir; kendi hâlihazırımıza nisbetle “onlara” nasıl bakılacağına dair bir anlayış da ortaya koymuş oluyoruz aynı zamanda. “Nefs Muhasebeme” malzeme olma yönü dedim ya. Bununla birlikte, aslında; o “ehl-i hâl” olan şairler kuşağında, o tahassüste “Osmanlı tefekkürünü” görmek ve göstermek, o tefekkürü İbda’nın hasrına almak… “Fikirden süzülme şiir” mevzuunu biliyorsunuz… Burda da bir bakıma, “şiirden fikir süzme” gibi, o tahassüsüsün bizde uyandırdığı hissi fikirleştirmek işi üzerindeyiz. Bu da “ben”de dirilen fikir demek! Orjinali bana ait bir iş…”(Salih Mirzabeyoğlu, Baran Dergisi, 10 Nisan 2014, Sayı: 378)

Valery hakkında şu an nerede okuduğumu hatırlayamadığım bir yazıda şöyle bir tespit vardı: “Şiir bütün meseleleri tüketmiş, söylenmedik söz bırakmamıştı. Bu sebeple Valery şiir ve yazılarında zekanın uğraştığı aşk, tabiat, ölüm, ızdırap gibi mevzularla değil, bizzat zekanın kendisiyle uğraştı.” Kelimesi kelimesine böyle değil ama bu anlamda bir şeylerdi. “Valery zekanın uğraştığı şeylerle değil, zekanın kendisiyle uğraştı.” İBDA Mimarı’nın kendi BEN’inde toplu olan bütün bir kültür verimini yine kendi BEN’inden çıkarmasına yol verici tavrına belli açılardan izah getirecek bir ifâde… Zeka ve deha ilgisi içinde bunların külliyat boyunca sergilenen iştikâk alâkaları… Üstadın, “Yollar ki, Allah’a çıkar bendedir” mısraından yayılan tedâi zenginliği içinde bakarsak, MATLA’ BEYİTLER etrafında beliren BEN KİMİM sorusu ve CEVABI daha açık olacaktır.

Dante cehennemi içine daldıkça derinleşen, kuyuyu andırır bir çukura benzetiyordu. Üstad Necip Fazıl, “Beklenen Sanatkâr” hitabesinde divan edebiyatımızı anlatırken, “deniz gibi hayatın bütün kıyılarını tutan bir genişlik yerine kuyu gibi derinliğine muayyen” ifadesini de kullanır. (Necip Fazıl KISAKÜREK, HİTABELER, Büyük Doğu Yayınları, 3. Basım, Ağustos 1989, İstanbul, S:55)

Dante’nin batı yakasından bakıp cehennemi yakıştırdığı kuyuda, divan şairlerimiz insanın iç aydınlığını yakalamıştır. İBDA fikir sistemi yükseklik ile derinliğin birleşme noktasında kurulan yerdir ki, cehennemi dahi “arınma kurnasına” benzetip, “yıkayan, yuyan, emziren anne” figürüyle anlatacak kadar Allah’ın yarattığı her şeye “iyi, doğru ve güzel” zaviyesinden bakabilmenin metodudur.

Bu noktada, Üstad’ın “Son Devrin Din Mazlumları” eserinde Said Nursî hazretlerinden bahsederken, İslâmî kemal mevzuunda;

“Sığlığına sığ

Sığlığına derin

Derinliğine sığ

Derinliğine derin”

Şeklinde dört dereceden bahsetmesinden mülhem, aslında bu tasnifi bütün meseleler içinde onların esas ve usulünü incitmeden bir metot olarak kullanabiliriz. Bu zaviyeden bizce İBDA Mimarı’nın MATLA’ BEYİTLER gerek mevzu, gerek onun ele alınış usulüyle “derinliğine derin” bir kemal noktasıdır.

Tanpınar, hocası Yahya Kemal için yazdığı bir yazıda “o, kırılan zinciri bağlamasını biliyordu” der. Yahya Kemal’in estetik plânda ve “ses” olarak yaptığını Salih Mirzabeyoğlu kendi BEN’i etrafında bütün bir insan ve toplum meselelerinin izahı dairesinde yapmıştır. Yine Tanpınar aynı yazısında “Yahya Kemal dilin yüz senelik tecrübesi üzerinden atlayarak bugünkü Türkçe’yi doğrudan doğruya eskiden çekip çıkarır gibidir” der. “Dil mesele konuşarak yaşar” diyen İBDA Mimarı MATLA’ BEYİTLERİ etrafında bugünün insanlığının muhtaç olduğu mânâyı son üç yüz senenin menfî tecrübelerinin üstünden atlayarak, doğrudan eski divan şairlerinin kalbinden çıkarmıştır. Çünkü o hakikî mânâsıyla “kırılan zinciri bağlamasını biliyordu.”

Münşeat’tan:

“Yeni yollarda yürüyorum ben

bana yeni bir dil geliyor maverâdan

Mesih gibi canlandırıyor yeni kelimeleri.”

(Salih Mirzabeyoğlu, Münşeat, İBDA Yayınları, 2. Basım, S: 32 )

 

Büyük Doğu Marşı’ndan:

“Doğsun Büyük Doğu benden doğarak.”

Şaire Allah vergisi olan doğuş mısraları, divan şairlerinin kelâmıyla zarflandıktan bilmem şu kadar yüz yıl sonra ŞAİR Salih Mirzabeyoğlu’nun kalbinde, O’nun mânâ ve misyonuyla beraber yeniden doğmuştur. MATLA kelimesi etrafında yukarıda iktibas ettiğimiz satırlarda “ölüm, mevt” karşılığı da, bu yeniden doğuşun Ölüm Odası’nda zuhur etmesinden olmalı… Yepyeni bir dilde ve yepyeni olarak doğmak… Batılı romancının düşünü gördüğü bir başka zamana akma hasreti, Salih Mirzabeyoğlu vesilesiyle divan şairlerimiz için gerçek olmuş, bizce ruhları şad edilmiştir.

Kaynak: ADIMLAR Dergisi

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*

*

Du kannst folgende HTML-Tags benutzen: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>