milli-seref-meselesi

MİLLÎ ŞEREF MESELESİ – KUTSAL ŞEHRİN İNTİKAMI – Emel ZOR

Tayyip Erdoğan‘ın geçtiğimiz günlerde “İstanbul’a ihanet ettik” açıklamasına binaen daha önce sayın Emel ZOR‘un 17 Kasım 2016 da“KUTSAL ŞEHRİN İNTİKAMI” başlıklı yazısını siz okuyucularımızın dikkatine sunuyoruz. Adımlar

Geçenlerde, küçük kızımın bir araştırma ödevine yardımcı olmak için konuyla ilgili olduğunu düşündüğüm kaynaklara şöyle bir göz attım. Ödev konusu; yaşadığımız veya herhangi bir şehrin mimarî yapısı, gelenek ve görenekleri, yöresel yemekleri ve halk oyunlarıydı. Hem bir İstanbul aşığı olarak, hem de dünyanın en güzel şehri olması hasebiyle tercihini “İstanbul” yönünde yapmasını istedim.

Hayret ve dehşet içerisinde gördüm ki, yaşadığımız bu nadide şehrin bilip de unuttuğumuz, ya da belki de bize unutturulan ne çok şeyi varmış. Gelenek ve göreneklerini, yöresel yemeklerini ve istisnasız her semtine ait özelliklerini ilgilenenlere veya merak edenlere bırakarak, benim zaten uzun zamandır muzdarip olduğum, şu ân içler acısı hâlde olan mimarisi hakkında,  yabancı mimarların, o zamanki – biri müspet, diğeri menfi yöndeki-  değerlendirmeleri dikkatimi celbettiği için, bu iki alıntıyı sizlerle paylaşmak istedim.

Bu paylaşımın ardından da yine, hissiyatımı ifâde eden -naçizâne- düşüncelerimi, aynı hissi müşterekte olmak temennisiyle sizler de okuyun istedim.

“XX. yüzyılın en büyük şehirci ve mimarlarından sayılan Le Corbusier, Türkiye’ye ilk defa 1911 yılında gelir, Edirne, İstanbul ve Bursa’da incelemeler yaparak krokiler çizer. Bir bakar ki, ressam Amedee Ozenfant’la birlikte ortaya koymaya çalıştığı “pürizm” asırlar önce İstanbul’da hayata geçirilmiş. Hayranlıkla çizdiği bazı krokilerin altlarına şöyle notlar düşer: “Pek soylu biçimlerin melodisi”, “Geçmiş, şimdi, gelecek, değişmeyen. Prizmaların mersiyesi”, “Saf geometrinin ebedî biçimleri”… Sadece mimari eserleri değil, Osmanlı şehir dokusunu da son derece etkileyici bulan Le Corbusier, New York’un bir felaket, İstanbul’un ise yeryüzü cenneti olduğunu yazmıştı. Türklerin “Kişi bina yaptığı yere ağaç da diker” dediklerini hatırlatan ünlü mimar, hayâl ettiği “bahçe şehir”i de İstanbul’da görmüştü. Diyordu ki: “İstanbul bir meyve bahçesidir; bizim şehirlerimiz ise taş ocakları”; “İstanbul’daki evler ağaçlarla çevrilmiştir; insan ve doğa arasındaki cazip dostluk”; “İstanbul’da her yerde ağaçlar olup onların arasından mimarlığın soylu örnekleri yükselir. Ağaçlar bizim psikolojik ve fiziksel yönden iyi durumda olmamızı sağlarlar.”

Pierre Loti’nin Can Çekişen Türkiye’deki şu feryadını anlayabilecek aydın yok denecek kadar azdı:

“Yangın özellikle İstanbul’un can evine saldırarak geçmişin harika eserlerini mahvetmekten sanki zevk duyuyor. Ettikleri kötülüğü düşünemeyen yenilikçiler yangınların boş bıraktığı bu yerlerde bugün Amerikanvari geniş, dümdüz caddeler açmayı ve aynı biçimde evler yapmayı tasarlıyorlar. Fakat fazla olarak iki yıldan beridir Türk belediyesi, şark özelliklerini aksettiren ne varsa, tamamını yok etmek istemektedir. Burada da bizde olduğu gibi, ataların değer verdikleri şeyler hakkında saygı hisleri kalmadı. Artık ne camiler, ne mezarlıklar kutsal sayılıyor. Son zamanlarda gelir sağlayan çirkin binaları yapmak için az kalsın tarihî bir kabristan olan Rumelihisarı Mezarlığı’nı kaldıracaklardı. Burası, Boğaziçi’nin Rumeli yakasında en değerli bir güzellik incisi gibidir […] Birtakım cahil belediye memurlarının zaten yeter genişlikte olan caddeyi daha da genişletmek bahanesiyle Şehzadebaşı’nın o güzelim sütun ve kemerlerini pervasızca yıktıklarını, Türklüğe has güzelliklerden birini daha dümdüz ettiklerini öğrendim. Bu kadar aptalca cinayetlere nasıl göz yumuluyor? Öyle sanıyorum ki, Türkiye yöneticileri arasında çok zeki kimseler, sanat duygusuyla dolu insanlar ve büyük bir mazinin bu şahitlerini millî şeref namına olsun korumak gerektiğini duyan sapına kadar Müslümanlar vardır!”(1)

Bir başka İstanbul aşığı Pierre Loti, yaşadığı dönemde katledilen ve “yağmalanan” İstanbul’un kurtuluş ümidini, “Milli şeref namına olsun korumak gerektiğini duyan sapına kadar Müslümanlar”a bağlamıştı. Pierre Loti bugün mezarından kalkıp İstanbul’a baksa “hiç olmazsa” kaydıyla ümit bağladığı “milli şeref”e sahip Müslüman yokluğundan yaşayacağı hayal kırıklığını tahayyül edebilmek zor olmasa gerek. Bizler “o zamanki” İstanbul’u özlerken O, kendi zamanındaki İstanbul’un kurtarılmasını “milli şeref” sahibi Müslüman’a ısmarlayarak bu dünyadan göç etti. O gün olduğu gibi bugün de, Dünya’nın bu en güzel şehri, Müslüman görünümlü,“milli şeref”i,  yoksunlarının saldırısına ve yağmalamasına hâlen direnmeye çalışıyor. Bundan dolayı bu yağmaya direnmek ve adeta yeniden fethedercesine İstanbul’u savunmak “milli şeref” adına yapılacak bir hamle olduğu gibi, “insan” kalabilmenin mücadelesi olarak da görülse yeridir.

 

“KUTSAL” ŞEHRİN İNTİKAMI!!!

İstanbul… Üstüne şiirler, şarkılar romanlar yazılan, bin bir türlü plânlar yapılan, eşi benzeri görülmemiş entrikalara sahne olan, her türlü medeniyete beşiklik yapmış, her bir semti mutlaka bir şeyiyle meşhur; doğduğum, büyüdüğüm, onun dışında hiçbir mekânda nefes alamayacağımı düşündüğüm;

“Kostantîniyye elbette fetholunacaktır. Onu fetheden kumandan ne güzel kumandandır! Onu fetheden askerler ne güzel askerlerdir!”Hadisiyle, benim için –hepimiz için- ehemmiyeti bin kat daha artan “kutsal” şehir.

Ne oldu sana ki, sensiz hiçbir mekânda nefes alamayacağımı düşünürken, bugün, boğuluyorum hissine kapılmaya başladım? Ve bu hisle beraber sana baktıkça, eski bir sevgiliye bakar gibi, içimi parçalayan, canımı bu derece acıtan, yakan nedir?

Taş yığını hâline gelmiş olman mı; yoksa, dikilen gökdelenler mi nefes alışıma mâni olan?..

Sen ki, sana duyulan aşkla beraber, en güzel, en yüce aşkları bağrında bir sır gibi barındırıp saklarken, nasıl olur da bu kadar çirkefi, pisliği, ahlâksızlığı, samimiyetsizliği bünyene kabul ettirebildin?

Sen mi değiştin, bizler mi seni katlettik? Yoksa nefes alamayan bizler değil de, sen misin? Gönülleri taşlaşmış, ruhları kokuşmuş, çürümüş olan bizler miyiz? Bizler miyiz mahvına sebep olan?

Sana sitem ediyorsam, bilesin ki bu sitem kendimle birlikte “insanlığa”dır. Yerden yere vuruyor ve yakana yapışıp; “Ne oldu sana?” diye hesap soruyorsam yine bil ki, “hasretimden”dir.

Ben senin denizini sevdim ilk… Geçliğe adımımı atarken, İstinye’den Yalılar sahiline kadar her gün yürüdüğüm yollarında, içinde ne türden varlıkların ne tür hayatlar sürdüğünü hayal ettiğim deniziniz derinliğini; üzerine “karlar yağarken mi, güneş batarken mi?”, hangisinin daha güzel olduğuna karar veremediğim rengini; soğuk esintiyle gelen kokusunu sevdim.

Sonra evlenmemle ayrı kaldım denizinden. Her gün görmeye alıştığım sevgili bana uzaktı ama varlığını biliyor olmak yeterliydi benim için. O oradaydı ve hep beni bekleyecekti, hem de her zamanki haliyle, hiç değişmeden, bıraktığım gibi…

Okmeydanı semtini sevmedim önceleri. Bir karabasan gibi üzerime üzerime geldi denizden yoksun mahalleleri,  sokaklarının dik yokuşları… Teselliyi Üstadım’ın satırlarında buldum. Diyordu ki:

“… akşam üzerleri de Okmeydanı’na gezintiye çıkıyordum. Haliç ve İstanbul yakası, gök mavisi bir duvar üzerinde, bir işleme gibi görünüyor bana… Haliç ve Topkapı’dan Sarayburnu’na doğru kubbeler ve minareler… Bu manzaradan isim veremediğim bir hasret tüttüğünü hissediyorum. Bir giden var, bir beklenen var. Okmeydanı’na çıkan yollardaysa tozu toprağa katan ve matemli bir kadın gibi saçını yolan bir rüzgârdan başka bir şey yok.

Düğümlenirken uzun yolların ufukta ucu,

Bugün de gelmedi, hasretle beklenen yolcu.

Okmeydanı gezintilerimde içimi şiir rüzgâriyle şişiren demlerin bana aruz vezninde söylettiği ilk denemelerden biri…” (2)

Nasıl sevmezdim artık,  Üstadım’ın ayak bastığı, gezdiği, şiirlerine ilham olduğu bu semti? Üstelik Eyüp’te bulunan kabrine olan yakınlığını nasıl görmezden gelebilirdim? Hele hele, Peygamber Efendimiz’in bayraktarı olan, İstanbul’u fethe geldikleri sırada, İstanbul surları önünde vefat edan o Büyük Sahabi’nin kabrinin de burada bulunması ve benim o manevî havayı ciğerlerime çekerken, denizinin kokusunu bana unutturmasını nasıl tarif edebilirdim. Ben senin; “matemli bir kadın gibi saçını yolan”, “rüzgârlı” Okmeydanı’nı da sevdim.

Sonra, Üstad’ın bu satırlarıyla beraber, Okmeydanı tepelerinden, Haliç’e bakan ve İstanbul’un “kurtarıcısı”nı Haliç’ten bekleyen, beklerken de tarihi bütün ağırlığıyla sırtlanmış bir çift gözle Okmeydanı benim için daha bir anlam kazandı: 29 Kasım Konferansı, Haliç Kongre Merkezi?..

Yerden yere vuruyor ve yakana yapışıp; “Ne oldu sana?” diye hesap soruyorsam, bil ki “hasretimdendir”, dedim ya;

Ben senin, bir zamanlar şikâyet ettiğimiz yollarının çamurunu, kırlarından annelerimize taç yapmak için topladığımız papatyalarını, yediğimiz çekirdeklerin kabuklarını sırtlarında, tek sıra halinde, yuvalarına taşıyan karıncalarını, bahçe duvarımızdaki deliklere giren kertenke lelerini, kovanına çomak soktuğumuz arılarını, akşam olduğu halde sokaklarında güvenle oynarken kovaladığımız ateş böceklerini, “uç uç böceğim, annen sana terlik papuç alacak” diye bağıra bağıra şarkısını söylediğimiz uğur böceklerini, çeşmelerinden taşıdığımız suyunu, ıhlamur kokan havanı özledim.

Dalından erik, kiraz, incir yediğimiz ağaçlarını, evlerimizin bahçesine ektiğimiz marulunu, maydanozunu, domatesini, lahananı, rengarek çiçeklerini; yağmurun ardından ortaya çıkan ve altından geçenin hazinelere boğulacağına inandığımız, bunun için de, o zamanlar bize uçsuz bucaksızmış gibi gelen çayırlarında bitkin düşünceye kadar koştuğumuz, ama bir türlü ulaşamadığımız gökkuşağını; ellerimize yakmak için tırmana tırmana aradığımız kına kayalarını; her şeyini ama her şeyini özledim…

Sana sitem ediyorsam, bilesin ki bu sitem kendimle birlikte “insanlığa”dır dedim ya;

Bizler insan olmaktan çıktıkça, seni öldürdük; sen öldükçe de insanlığımızı daha bir kaybettik. Sana ait olanı senden koparıp alan ve en dipsiz kuyulara atan bizler, aslında farkında olmadan kendimizden bir parçamızı da koparttık. Geldiğimiz noktada bugün, bir zamanlar sana ait olana duyduğumuz özlem, bize Yaradan’ı hatırlatana duyulan özlemdir aslında. Elimizdeyken kıymetini bilmediğimiz ve pek çok şeyden şikâyet edenlerden biri olarak, kendime kızıyorum.

Kendimle birlikte, mekânın insan ruhu üzerindeki tesirini bize unutturanlara; Yaradan’ı hatırlayacağımız her türlü varlıkla irtibatımızı koparanlara; bir çiçeğe, bir böceğe, yaprakları sararmış, tablo görüntüsündeki bir ağaca, ulu dağlara bakarken, içimizdeki hayret ve haşyet duygusunu öldürenlere; modernleşmek adına tarihimizle ve kültürümüzle aramızdaki bağları koparanlara kızıyorum.

Öfkem, Allah’ı hatırlatan bu şehri, şeytanın hâkimiyetine vermeye çalışan ve her bir köşesinde, Allah yerine onu hatırlatan motifler eşliğinde yağmalayan şeytanlaşmış milli şeref yoksunu insan görünümlü mahlûklaradır.

Ve şimdi, evet şimdi anlıyorum ki, bu “kutsal” şehirde nefes alamamamın, boğulmamın sebebi, ruhumun ölüyor olması… Hâlinden memnun, yaşayan ölüler olarak, bu şehrin ölmeye yüz tutmuş  mekânlarında yer işgal etme hakkını hâlâ kendimizde görüyorsak, ve bu şehirde şehidlerimizin kanı üzerinde yükselen gökdelenlerde konfor içinde yaşıyorsak, bilmemiz gereken bir şey var ki; bu vatanın en nadide ve “KUTSAL” şehrin ruhu, ruhsuz cesetlerden farksız olan bizlerden MUTLAKA İNTİKAMINI ALACAKTIR!!!

Emel ZOR
ADIMLAR Dergisi

 

1– İstanbul Şehir ve Kültür / Beşir Ayyazoğlu

2– O ve Ben / Necip Fazıl Kısakürek. (Sh:51)

Erdoğan İstanbullunun Bildiğini İtiraf Etti:

“İSTANBUL’A İHANET ETTİK”

“RUHUNU PARAYA SATAN ŞEHİR!”

 

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*

*

Du kannst folgende HTML-Tags benutzen: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>