modern-insanin-arayisi-ve-islamin-vaadi

MODERN İNSANIN ARAYIŞI VE İSLÂM’IN VAADİ – Cem Türkbiner

İslâm mâneviyatının, modern insanın mânâ ve hürriyet arayışı için ne vaat edebileceğine dair düşünceler, hem zihin hem de karakter eğitimini esas alan bir nizam olması sebebiyle, kaçınılmaz şekilde bir ahlâkî formasyon hedefi gözetir. Böyle bir arayış için yolda olmanın bizzat kendisi, eğitim sistemi için usûlü belirgin bir tavır alışı gerekli kılar ve ancak bu sûrette İslâm mâneviyatından beklenen neticeler fert ve cemiyet adına devşirilebilir. Nitekim Fârâbî, “manevî sistemlerin en ilerisi” olarak nitelediği dini, temelde bir ahlâk sistemi olarak görür. Ahlâkî davranışın, hem psikolojik hem de sosyal bir yönü vardır ve psikolojik gelişme ile ahlâkî gelişmenin aynı çerçevede ele alınması zarureti de bu ilişkiden kaynaklanır.

İslâm mâneviyatının mânâ ve hürriyet hususunda vaat ettikleri, sadece mücerret modern insanın değil, Müslüman insanın karakter formasyonu için de önemlidir. Çünkü İslâm ahlâkı, “Ben Müslümanım” demekle her şeyin bitmediği, bilâkis her şeyin bu tasdikle başladığı bir tekâmül sürecine işaret eder. Ahlâkî gelişimini hayatının en mühim gâyesi hâline getirmiş, hâl ve davranışlarına bu anlayışa dâir mesajlar yüklemiş Müslüman, modern insan için bir imkândır. Açıkçası İslâm mâneviyatı, tekâmül yolculuğundaki Müslüman’a kazandıracağı, başkalarında da böyle bir yolculuğu cazip kılıcı bir lisan-ı hâl ile gerçek ifadesini kazanabilir. İslâm’ın, tüm müsbet ahlâk değerlerini “tamamlamak” için gönderildiği, bir Müslüman için kesindir. Bu tamamlanmışlığa rağmen tarihte ve günümüzde, Müslümanların ahlâkî hayatında ciddi problemler gözleniyorsa eğer, bu durum tekâmül etmemiş/edememiş Müslümanların meselesi olarak düşünülmelidir. Çünkü “Müslüman olmak” ile “İslâm ahlâkıyla donanmak” arasında bir zorunluluk değil, bir imkân ilişkisi vardır. Bu imkânları yeterince kullanan ve kendini bu anlayışla gerçekleştiren Müslüman, bir ahlâkî varlık olarak kendisini ispat etmelidir ki, bu tavır genel olarak modern insana umut vaat eden doğrudan bir mesaj olabilsin.

Bahsi geçen mânâ ve hürriyet arayışı açısından bakıldığında İslâm mâneviyatının, bizzat İslâm kelimesinin mânâlarında toplanmış imkânlar içerdiği, daha ilk bakışta görülebilir. İslâm kelimesinin “silm” kökünden türemiş olması, temel mesajı daha başında vermektedir. Müslüman olan bir insan, bir barış idealini kendi içinde beslemeye ve kendi karakterini barışçılık yönünde inşa etmeye başlamış demektir. Nitekim mânevî hayatta modern insanın muhtaç olduğu iç huzuru yakalamanın ilk şartı, çatışma fikrinin evrensel bir hayat ilkesi olarak benimsenmediği fakat hayat gerçeklerinin barışçı tercihler aleyhine dayattığı çatışma ihtimâlinin bir zaruret olarak görüldüğü bir dünya görüşüne sahip olmaktır. Elbette İslâm’ın barış daveti, barış idealine yönelik tehditler karşısında uğraş vermek yerine bir tür pasifizmin ahlâkî ilke olarak benimseneceği mânâsına gelmez. Buna mukabil, “cihad” ve “amel” gibi aksiyon usûllerinin barış idealini koruma ve geliştirme gâyesinden uzaklaşıp kendini Müslüman olarak tanımlayan fert ve toplulukların haksızlık ve zulüm üretecek emelleri istikametinde yönlendirilmesi kesinlikle düşünülemez. Hatta bu açıdan özellikle belirtilmesi gereken husus, İslâm’ın idealleri için birtakım mecburî çatışma durumlarının bile Müslüman için tekâmül gâyesine yönelik olması gerektiğidir. Kısaca Müslüman, kendi tekâmülü için uğraş vermeyi, kendisiyle uğraşanlarla uğraşmaktan daha önemli bulan, mecburî çatışmaları da arızî görüp aynı uğraşa bir katkı olarak değerlendiren kimsedir. Modern insanın, İslâm’ın gerçek temsilcilerine gıpta ile bakıp aralarına bir saadet ümidiyle karışmayı düşünmek yerine onlara tereddüt ve hatta bazen korku ile yaklaşmasına yol açan yegâne faktör, çağdaş dünyada İslâm hakkında üretilen çarpık imajın tesiri altında kalmasından ibaret değildir. Abdülhakîm Arvasî Hazretleri’nin ifadesiyle, “Görmek için önce görülecek şey, sonra görecek göz, sonra da ışık lâzımdır”. Bütün bu şartların bir araya gelmesinde tüm mesuliyetin Müslümana yüklenmesi, etik açıdan doğru olmadığı gibi teknik olarak da mümkün değildir. Yoksa İslâm dinine ait entelektüel ve ahlâkî erdemleri, bunların gerektirdiği asalete uygun bir biçimde kendisinde tahakkuk ettirenler, geçmişte de bugün de mevcuttur. Bu kalitenin inkâr edilemeyecek ölçüde fark edilebilir kılınmasında, fark etmeye muhatab olanlara da, kendilerini belirli bir yetkinliğe zorlayıcı ciddi bir pay düşmektedir. Böyle mükemmel bir ortamda, üretilmiş hiçbir çarpık imaj, İslâm’ın daha iyi bir dünya için teklif ettiği hakikati perdeleyemezdi.

İslâm dini için seçilen ismin, insanın iç dünyasını bir barış ve erdem yurdu hâline getirmek idealine işaret ettiği fikri ile İslâm’ın terminolojik mânâlarının üzerinde oturduğu kavramla ilgili sacayağı üzerinde durmak, İslâm maneviyatının vaat ettikleri meselesiyle ilgili olarak da bir fikir verebilir. Bu sacayaklarının ilki teslimiyet kavramıdır. İslâm ile teslim aynı kökten gelmektedir ve Müslüman olmak, öncelikle teslim olma fiilini gerektirir. Burada sorulacak ilk soru, teslim oluşun mahiyetiyle ilgilidir. Söz konusu olan, dayanılmaz şartlara ve üstesinden gelinemeyecek meselelere teslim olmak türünden bir fiil midir? Veya mağlup olunmuş düşmana teslim olmak nevinden midir? Veyahut zulmünden korkulan bir despotun dayattığı düzene boyun eğmek gibi bir şey midir? Yoksa bir gücün hipnotik bir uykuda teslim almasından mı ibarettir? Her birinin cevabı, İslâm kelimesinin içerdikleri açısından olumsuzdur. Bunlar üzerinde tefekkür edilince ortaya çıkan, İslâm’ın istediği teslimiyetin ilk şartının gönüllülük olduğudur. Gönüllü bir iştirakin ifadesi olmayan teslimiyetin, Müslüman olma fiilinin mânâları bakımından hiçbir ahlâkî kıymeti olmayacaktır. Bu yüzden hiç kimse Müslüman olması yolunda gönülsüz bir teslimiyete zorlanamaz. İslâm’ın kıymet hükümlerine göre, böyle bir zorlamanın sadece nefsî ve/veya toplumsal getirilerinden bahsedilebilir. Bu türden getirilerin ise, bu teslimiyetin kabul makamında hiçbir kıymet ifade edemeyeceği açıktır. İslâm’ın Müslümanlarla ilgili olarak koyduğu yaptırımların muhatabı yine Müslümanlardır ve ancak Müslüman olanlar bu yaptırımlar istikametinde vazifelerinden ötürü sorumluluk taşırlar. Onların, henüz teslimiyeti tatmamış olanlara karşı vazifesi, davet ve gerektirdiği durumlarda en güzel şekilde mücadele etmektir. Gönüllülük aynı zamanda teslimiyete şuur kazandıran şarttır. Teslim olan; akletmiş, değerlendirmiş, şuurlu ve hür bir şekilde tercihte bulunmuştur. Bu teslimiyet aynı zamanda gâye içeren bir fiildir, zira Allah’a teslim olan kimse, bu bağlanmanın nasıl bir taahhüt olduğunu, nasıl bir ahde dayandığını ve neyi hedeflediğini fark ederek kabullenmiştir. Dolayısıyla bu ahde uygun yahut zıt davranışlar içinde olduğunda yaptırımları da gönüllü olarak kabullenmiş demektir. Burada modern insanın özgürlük arayışı bakımından çelişik bir durum yoktur. Hayatın neredeyse her aşamasında, beşerî faaliyetlerin neredeyse her türünde bir otorite fikri yönlendiricidir. Hayatın psikolojik, sosyolojik, entelektüel, etik, estetik ve politik tüm veçheleri, farkında olarak veya olmayarak belli otoritelerin etkisi altındadır. Bunların her biri, insanın hayattaki istikametini belirleme istidadında olan ve tutkulardan başlayarak siyasî aktörlere kadar yayılan geniş bir yelpaze oluşturur. Elbette bu otoriteler hayatın kendine mahsus realiteleri içinde nisbî bir işleve ve değere sahip olarak var olurlar. Hiç kimse alışkanlıklarından, cemaat ilişkilerinden, toplumsal kurallardan, kültürel geleneklerden, felsefî ve bilimsel otoritelerden tamamen bağımsız bir sûrette beşerî faaliyetlerini sürdüremez. Ancak bu otoritelerin yönlendirici etkisi nihaî, mutlak ve her şeyi kuşatıcı değildir, olmamalıdır ve bu yüzden zaman zaman eleştirel tutumlar takınmak durumunda kalınır. Mesele, bu otoritelerin insanın iç dünyasında mutlaklaştırılması ve değerler dünyasının tartışılmaz ilkeleri haline getirilmesidir. Bahsi geçen otoriteler düşünce tarihinin çeşitli aşamalarında, mesela hedonizmi hayatın mânâsı sayan, siyasî otoriteyi insan haysiyetini yiyip bitiren bir ejderha olarak mutlaklaştıran, liberalizmi bir orman kanunu olarak tanımlayan, ideolojileri ve felsefî teorileri din haline getiren, bilimi bir nevî bilimcilik putuna dönüştüren ve benzer biçimleriyle entelektüel çevreler de kazanarak insanlığı mânevî krizlere sürüklemiştir. Bu krizleri modern dönemde derinden yaşayarak insan özgürlüğünü ve haysiyetini koruma adına bütün otoriteleri reddeden Anarşizm ve Nihilizm’in girdaplarına düşenler için kriz daha da derinleşmiştir. Otorite fikrinin modern bir paganizme dönüştüğü günümüz ortamında her türlü kurgulanmış ilahlaştırma faaliyetiyle ve tüm bu ilkeleri reddeden anlayışların zıtlığı karşısında İslâm’ın vaat ve teklifi “Allah’tan başka ilah yoktur” tasdikini, insanın yeniden ahlâkî tekâmülü adına hayata geçirmektir. Çünkü İslâm mâneviyatı açısından gerçek özgürlüğün teminatı kulluğun bilincine varmaktır. Allah’a kul olanlar, O’ndan başka her şey karşısında gerçek bir özgürlüğü yaşarlar. Allah’ı Rabb edinmeyenler ise başta nefsleri olmak üzere her şeyin kulu olmaya adaydır. Bu açıdan İslâm, insanı Allah’tan başkasına köle eden tüm zincirleri kırıp özgürleştirmenin yoludur.

İslâm kelimesinin içerdiği mânâlardan ikincisi yine İslâm ile aynı kökten gelen “selâm” yahut “selâmet”tir. Selâmet; güvenlik, esenlik, kurtuluş demektir. İslâm’a giren, bir güvenlik ve kurtuluş alanına girmiş demektir. Bunun mânâsını varoluşla ilgili güvenlik kavramından uzaklaştırıp sadece Müslümanların hâkim olduğu siyasî bir coğrafyadaki güvenliğe indirgemek, tam bir bedevî yaklaşımı olur. Müslüman olmak, İslâm’ın siyasî güç ve otoritesi altına girmekten ve ondan yararlanmaktan ibaret değildir. Bir insanın Müslüman olması, Allah’a inanması ve güvenmesi demektir. İnsan, varoluşunun sebebi olduğuna inandığı merhametli ve sonsuz bir kudrete kendisini emanet etmekten daha sahici bir güvenlik alanı bulabilir mi? Nitekim İslâmî ilimlerde “inayet” denilen ilke, Allah’ın bütün yarattıklarına olan alâkasını vurgular. İslâm inancına göre her insan, Allah’ın kulu olmakla bu inayet dairesine dâhildir. Hatta bu kulluğu inkâr edenler bile, Allah’ın varlık verdiği bir mahlûk olması sebebiyle kuşatıcı inayetin sonuçlarından faydalanır.

İslâm olmanın üçüncü mesut neticesi müsâlemedir. Türkçe’de barışıklık kelimesiyle karşılanabilir. İslâm mâneviyatı açısından Müslüman olmak, öncelikle Allah ile O’na teslim olan kul arasında bir barışıklıktır. Bir kulun İslâm’a olan teslimiyeti, bir fıtrat sahibi kılınmış olması sebebiyle varoluşunun başlangıcında verdiği misâka uygun olarak yalnızca Allah’ı Rabb edinmektir. O’nun fıtrata uygun olarak koyduğu ölçülere riayet etmek ve Allah’ın dininin yeryüzünde kâim olmasına yardımcı olmaktır. Böylece Allah ile yapılmış sözleşme tam bir karşılıklı rıza esasına oturmuş olur. Bir kul, Allah ile arasındaki temel barışıklık meselesini sağladığında, başta kendisi ile olmak üzere her şeye dair barışıklığı sağlamış demektir. İnsanın kendisiyle barışık olması, fıtratına savaş açmaması ve onun yaratılış hikmetine uygun olarak düzenlenmiş tabiatını tahrib edecek her şeyden uzak durmasıdır. Kendisiyle barışık kullar arasında “selâm”ın, yani esenlik ve güvenliğin kolayca gerçekleşeceği ve yaygınlaşacağı hususu ise izahtan varestedir. İbda Mimarı Salih Mirzabeyoğlu’nun ifadesiyle selâm, “birbirinin şahsiyet aynasında kendini seyreden insanlar topluluğu”nda ifadesini bulur. Bahsi geçen müsâleme, insana aynaya bakmaktan korkmayacağı bir ruh sağlığını garanti etmiş olur. Bu durum, Dâru’l İslâm sınırları içinde olup bütün hakları garanti altına alınmış gayrimüslimler için de geçerlidir. Ve nihayet İslâm, Allah’ın kullarını tabiatla da barışıklık içine sokacaktır. Müslüman, tıpkı beşerî fıtratı gibi tabiatın da kendisine emanet edilmiş olduğunu ve onu tahribe yönelecek tasarruflardan uzak durması gerektiğini bilir. İslâm mâneviyatı, çevre ahlâkına tatmin edici bir metafizik temel sağlamak için çeşitli entelektüel imkânlar sunmaktadır. İnsanın hilâfet misyonuyla ilgili vahiy anlatımının emanet yahut sorumluluk kavramıyla bütünleşmiş olduğu, tabiatın insanın belli ölçüler içinde istifadesine sunulmuş olmasının yanında bizâtihi taşıdığı varlık değeri, gökte ve yerdeki hayvan topluluklarının insanlar gibi birer “ümmet” oldukları vurgusu, tabiatın düzen ve gâye fikrine dayalı mânevî mânâları, insanın biyolojik varlığıyla tabiatın bir parçası olduğu gerçeği, hiçbir şekilde helâk edilmemesi gereken kültür ve neslin yani bitki, hayvan ve insan türünün sağlıklı bir biçimde devamı gibi emir ve hikmetler ortadadır.

İnsan varlığının mânâsı, varoluş gâyesinde yatmaktadır. İnsanın varlığa gelişi ve belli kapasitelerle donatılması bu gâyeyi gerçekleştirmek içindir. İnsanın mânâ arayışı, kaçınılmaz olarak “niçin?” sorusuna odaklanır, bu soruya verebildiği cevapta düğümlenir. Modern insana unutturulan en önemli sorular, gâye bilgisiyle alâkalı sorulardır. Modern dünya, insanı metafizik duyarlılık kapasitesinden uzaklaştırmak üzere tasarlanmıştır. Varoluşunun mânâsı üzerine araştırma yapmaya cesaret edebilen modernler ise eğer kalblerinde bir kuvve hâlinde mevcut bulunan iman etme fiilini gerçekleştirememişlerse, nasiblerine düşen, modern fantezi dünyasının fantezilerinde sonsuz bir düşüşün hazzını yaşamaktan ibarettir.

İslâm, varoluşun özüne dair bu kadar temel bir meseleye cevap vermekte midir? Kur’ân’ın, neredeyse baştan sona insanın dünyevî varoluşunun mânâsı üzerine sorulabilecek tüm soruların cevaplarından oluştuğunu söylemek, abartılı olmayacaktır. Bütün bu cevaplar, İslâm’ın insana verdiği değer ile onun yeryüzüne halife kılınışı şeklinde ifade edilebilecek bir ana tema üzerine oturmaktadır. Hilâfet, insana ait temel görevin, dolayısıyla yaratılış gâyesinin adıdır. Bu görev “Allah’ın adıyla”, O’nun ikame edilmesini istediği tüm aklî, ahlâkî, estetik ve teknik erdemleri yeryüzünde kâim kılmaktır. Bu göreve uygun olarak insan, akıl ve irade güçleri ile donatılarak yetkili ve sorumlu kılınmıştır. Halife, kendisini yetkili kılan bir otorite olduğunu ve tüm işleri O’nun adına yürüttüğünü unutmayacaktır. Kendisine verilen yeteneklerle, yine bahsi geçen görevin çizdiği gerçek bir hürriyet alanında faaliyet gösterecek ve kendisinden başlayarak yeryüzünü maddî ve manevî olarak imar edecektir. Bu misyonu sebebiyle kendisine musahhar kılınan varlık alanlarından da aynı mantığa dayalı bir emanet ve basiret şuuruyla yararlanacaktır.

Modern hümanist kültürün, yeryüzündeki konumunu kavramak yolunda insanın önüne çıkardığı engellerin başında, bizzat bu konumun mânâsını tersyüz etmiş olması gelmektedir. Bu anlayışa göre, insanın yeryüzünde bulunuşunun mânâsı üzerinde düşünürken, kulluk ve ibadet gibi kavramlara ihtiyaç yoktur. İnsanı yeryüzünün efendisi yapan, tabiî evrim sürecinde kazanarak hak ettiği bir üstünlüktür. Söz konusu anlayışa göre, insanın bu üstün donanımı, adeta “Tanrı fikri”nden kaçırılmış bir güç yahut koparılmış bir haktan ibarettir. Böyle bir anlayış, insanın kulluğunu göz ardı etmekle kalmaz, giderek onun ilahlığını ima etmeye başlar. İnsanın gerçek yeri ve görevini unutmuş olmasının ona telkin edeceği ilk bâtıl fikir ise; madem ki öteki varlıklardan üstündür, o hâlde tüm bir tabiatı egemenliğine alıp sömürmeye en lâyık olan da odur anlayışıdır. Allah’ın insanı mümtaz bir varlık olarak yaratması ve tabiatı da bu varlığın devamını sağlaması için düzenlemiş olduğu gerçeği, Müslüman zihniyet için olsa olsa insanın kulluk vazifesine delalet ediyor olabilir. Onun yeryüzünün halifesi olarak akıl ve tercih gücüne sahip kılınması, esas itibariyle hilâfeti ahlâkî bir görev olarak tanımlamayı mümkün kılmaktadır. Göklerin ve dağların yüklenmekten kaçındıkları emanet, bu görev ile ilgili mesuliyetin kendisi olmalıdır. Ne var ki insanoğlu, “zalim” ve “cahil” olmakla bu mesuliyetin gereğinden yüz çevirmektedir.

 

Kaynak: Adımlar Dergisi / Cem Türkbiner

 

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*

*

Du kannst folgende HTML-Tags benutzen: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>