hac-sohbeti-5-ravzai-mutahhara-ve-veda

Mustafa Fişenkçi ile Hac Sohbeti -5-

Ravza-i Mutahhara ve Veda

Tâbi Uhud ile ilgili birçok hâdisler var. Bunlardan sadece bir tanesini kısaca okumak istiyorum, Uhud’un mânâsını anlayabilmek ve ruhunu anlayabilmek adına. Peygamber Efendimiz ((s.a.v.)) Uhud şehidlerinin başı ucunda, “Ben sizin Allah katında diriler olduğunuza şâhidim.” Ardından Ashab-ı Kirâm’a dönerek, “Bunları ziyâret edin ve selâmlayın. Allah’a yemin ederim ki, bunlar, kıyamete kadar selâmlayana karşılık verir” diye buyurmuştur. Sadece bu Hâdisi Şerif bile Uhud’un mânâsını anlamaya yeterli diye hesap ediyorum.

Ve bütün şehidler de orada yatıyor, şu ân oradalar?

Yetmiş sahabe… Aslında bize söylenen, ilk kabirleri şu ân bulundukları yer değil. Daha önceleri bir sel meydana geliyor. Dolayısıyla kabirleri tahrib oluyor. Hangi tarih olduğunu tam bilemiyorum ama sahabelerin kabirlerini şu ân bulundukları yere naklediyorlar. Enteresan olan bir şey, sahabelerin hepsinin vücudları çürümemiş ve yaralarından kan akıyor vaziyette buluyorlar ve o şekilde naklediyorlar. Yani şu an kabirlerin bulunduğu yer ilk defnedildikleri yer değil. Oraya yakın bir yer ama sahabe kabirlerinin orada olduğu kesin. Oradan ayrıldıktan sonra, Cuma Mescidi var, Mescid-i Kıbleteyn var. Mescid-i Kıbleteyn’i kısaca anlatmak isterim. İslâmiyet’in ilk yıllarında, malûm olduğu üzere daha Kâbe kıble olarak emredilmeden önce Allah Resûlü on sekiz ay kadar Mescid-i Aksa’ya doğru dönerek namazını kılıyor. Mescid-i Kıbleteyn’in kelime mânâsı da iki kıbleli mescid demektir. Tam bir vaktin üzerinde namazdayken bir âyet geliyor. O âyeti de okumak istiyorum (Bakara Sûresi 144. Âyet);

“Yüzünün gökyüzüne çevrilmekte olduğunu görüyoruz. Seni elbette hoşlanacağın kıbleye döndüreceğiz. O halde yüzünü hemen Mescid-i Haram’a doğru çevir. Ey Müminler yüzlerinizi onun yönüne çevirin.”

Buradaki “Yüzünün gökyüzüne çevrilmekte olduğunu görüyoruz.”sözlerinin mânâsı, Allah Resûlü, her ne kadar Mescid-i Aksa’ya doğru namaz kılsa bile kalbinde hep Mescid-i Haram’a yönelmek vardı. Ve onu niyâz ederken bu şekilde niyâz ediyordu, onu arzediyordu. Bu âyet nüzul olduğu esnada, yani namazın ortasında Allah Resûlü Mescid-i Haram’a doğru dönüyor ve namazı o şekilde tamamlıyor. Bu vesile ile o mescidin ismi Mescid-i Kıbleteyn, yani iki kıbleli mescid olarak geçiyor. Daha sonra Yedi Mescidler denilen yer var, orası da Hendek Savaşı’nın yapıldığı bölge. Orayı da ziyâret etme imkânı bulduk. Tâbi her taraf inşaat yapılmış, yeni binâlar falan olduğu için, eski o hendekten ve Yedi Mescid denilen yerlerden eser kalmamış. Sadece mevki olarak bize gösterdiler. Hatta bir araba yolu geçiyor, “işte, bu arabaların geçtiği buralar hendekti” dediler. Şahsım adıma söyleyelim hendekte olan o ruhu yakalayamadım. Çünkü mekân tamamen değişmiş, evler var, asfalt yol var. Ama bu rağmen orada başta Allah Resûlü olmak üzere mücadele veren sahabelere de hepsine dualarımızı ettik. Allah hepsini kabul etsin ve hepsinin şefaatinden bizleri nâsiplendirsin. Ardından tekrar otelimize döndük. Normal ibâdetlerimizi yapmaya devam ettik. Dediğim gibi vakit namazlarında Mescid-i Nebevî’ye geçiyorduk.

Şimdi burada, daha önce ileri dakikalarda daha geniş anlatacağımı söylediğim Cennet’ül Baki’yi anlatmak istiyorum. Cennet’ül Baki’ye şöyle bir notla başlayayım; orada gezerken Rıdvan hocamız bir ifâde kullandı: “Mustafa, düşünebiliyor musun şu an onbin sahabenin arasında dolaşıyoruz!” Böyle deyince o aradığım ruh benim bedenim ile buluştu ve bende gerçekten sahabeler ile canlı, onlarla birlikteymişim hissi uyandırdı. Ve o zaman bambaşka bir his ile kabirlerin başında dua etmeye başladım. Daha öncede söyledim, başta Hz. Ayşe vâlidemiz oluyor. Çünkü oraya girer girmez Hz. Ayşe vâlidemizin kabriyle karşılaşıyorsunuz. Hemen önünde Peygamber Efendimiz’in torunları olan Hz. Hasan’ın (r.a.) kabri, Hz. Hüseyin’in (r.a.) kesilmiş başının olduğu kabri, hemen sol tarafında Peygamber Efendimiz’in Amcası Hz. Abbas’ın kabri bulunuyor. Dolayısıyla çok geniş bir alanda kabirler mevcut. Enteresan olan bir şey var onu izâh etmek istiyorum. Bizim Anadolu’da bildiğimiz kabirler usûlü kabirler değil. Düz toprak ve kabir başlarına birer taş koymuşlar. Yani orada bir kabir olduğu belirli ama kime ait olduğu belli değil. Ancak belirli olan büyüklerin kabirlerinin etrafını taşlarla çevirmişler. Bilgi sahibi olan insanlar o kabrin başında orada yatan şahsı önce selâmlayarak ve ismini zikrederek duasını yapıyorlar.

Ama bu duayı elinizi açıp yapamıyorsunuz. Hatta kabrin başında durmaya bile müsaade etmiyor askerler, hemen kovalıyorlar durma diye, haram veya bidât diye. Tabi biz bunları zaman zaman duymamazlıktan geldik ve ziyâretlerimizi yerine getirmeye çalıştık. Cennet’ül Baki’nin hemen hemen tam ortasında diyebileceğim yerde Hz. Osman’ın (r.a.) kabri bulunmakta. O’nun kabri ile ilgili bilgisini de dilimin döndüğü kadarıyla anlatmaya çalışayım. Bir gün Allah Resûlü (s.a.v.) Hz. Osman’a (r.a.) diyor ki: “Ya Osman, okunu ve yayını al da gel.” Hz. Osman (r.a.) okunu ve yayını alıp Allah Resûlü’nün (s.a.v.) yanına geliyor. Mescid-i Nebevî’nin olduğu yerden Efendimiz, “Ya Osman, yayını gerebildiğin kadar ger ve okunu atabildiğin kadar uzağa at.” diyor. Ben tabi o mesafeyi anlayabilmek için fotoğraflamıştım. Yani mübarek sen o gücü nerden aldın? O kadar uzak bir mesâfe ki, bu kadar uzağa o oku nasıl atabildin? Oku atıyor ve yere saplanıyor. Allah Resûlü (s.a.v.) Hz. Osman’a (r.a.) dönüyor ve diyor ki: “Ya Osman, senin kabrin bu okun düştüğü yer olacaktır.” Tâbi o zamanlar oralar çöl ya da bahçe, şu ânki gibi öyle bir arazi değil. Hz. Osman (r.a.) hemen o okun düştüğü yeri ve çevresini satın alıp vakıflandırıyor. Ve Cennet’ül Baki’ye vakıf olarak hibe ediyor. Şu anki Hz. Osman’ın (r.a.) bulunduğu kabir işte bu okun düştüğü yer. Onu da ziyaret etmek, selâmlamak ve başında dua etmek nâsip oldu. Allah onun da şefaatini bizlere nâsip etsin.

Hz. Osman (r.a.) haricinde Ehli Beyt’in kabirleri orada mevcut. Peygamber Efendimiz’in oğlu Hz. İbrahim’in kabri de mevcut. Birçok İslâm büyüklerinin ki bunlardan bir tanesi de dört hak mezheplerinden İmam-ı Mâlikî’nin kabri de orada mevcut. Allah Resûlü’nün (s.a.v.) “Benden sonra katledilecek seçilmişler.” diye buyurduğu o sahabelerin mübârek bedenlerin kabri de. Bizi, bir hocamız vardı, Allah kendisinden razı olsun, o kalabalıkta hocamızın anlattığı kadarıyla duyabildiklerim ve öğrenebildiklerim bunlar. Yoksa demin bahsettiğim gibi hangi kabrin kime ait olduğunu bilmek mümkün değil. Hatta bazı Türk olmayan hacılar da arada bize soruyorlardı bir kabrin başındayken, “kim yatıyor” diye. Yani birçok oraya ziyârete gelen kişiler maalesef o kabirlerde kimlerin yattığını bilemiyorlar. Bu duygularla ve hislerle de Cennet’ül Baki’yi ziyâret etmek nâsip oldu. Allah, orada yatan tüm şefaat ehli sahabelerin, evliyâların ve ulemâların şefaatlerini başta Kumandan Salih Mirzabeyoğlu olmak üzere tüm Ümmet-i Muhammed’e nâsip eylesin. Allah, onları tekrar ziyâret etmeyi, selâmlamayı, onların şefaatlerini dilemek bizlere nâsip eylesin. Bu şekilde ziyâretlerimize devam ettik. Yani her sabah namazından sonra başta Allah Resûlü olmak üzere, Hz. Ebubebir (r.a.), Hz. Ömer (r.a.) ve daha sonra da Cennet’ül Baki’yi ziyâret edip selâmladıktan sonra, diğer ziyaretler varsa ziyâretlere gidiyorduk ve ibâdetlerimizi yapıyorduk. Burada bir şey daha eklemek istiyorum. Alış veriş yapılacaksa Medine merkez Mekke’ye nazaran. Alış veriş yapacak arkadaşlar çoğunu Medine’de yapıyordu. Biz de fırsat bulduğumuz zamanlarda dost ve arkadaşlarımıza küçük de olsa bir kaç hediye almak için dükkanlara gidip alış verişlerimi yaptım. Bu şekilde Medine’de toplam beş günüm geçti, Medine’de beş gün kalmış oldum.

Son gecemi de Güven Bey ile geçirmek nasip oldu. Güven Bey bizden sonra Medine’ye geldi, benim son geceme denk geldi. Yatsı namazından önce Medine’ye vardıklarından, yatsı namazını Mescid-i Nebevî’de edâ ettikten sonra kendisiyle haberleştik. Ve orada Mescid-i Nebevî’nin dış avlusunda buluştuk. Ben beş gündür Medine’de olduğum için Güven Bey’e göre kıdemliydim. Gittiğim, gördüğüm ve öğrendiğim şeyleri aktarmak istedim çünkü ertesi günü Cuma Namazı’ndan sonra benim yola çıkmak gerekiyordu. Dolayısıyla o geceyi tamamen Güven Bey ile geçirmek niyetindeydim, öylede oldu. Güven Bey’in oda arkadaşı Ahmet amcayı da yanımıza alarak Allah Resûlü’nü (s.a.v.) ziyâret etmek ve selâmlamak niyetiyle sıraya girdik. Gece de olmasına rağmen kalabalık ve yavaş yavaş ilerliyoruz. Burada bir izahâtta bulunmak istiyorum. Allah Resûlü’nün (s.a.v.) minberi ve kabri arasındaki bölüme Ravza-i Mutahhara demiştik ve halı renginin yeşil olduğunu söylemiştik hatırladığınız gibi, yani Cennet Bahçesi. Şimdi, oradan çıkış yeri ise Allah Resûlü’nü (s.a.v.) ziyâret edilecek koridor üzerinde. Hatırladığım kadarıyla üç tane çıkış noktası var ve onların başında askerler orada ters yönden giriş olmasın, bunu engellemek için diye nöbet bekliyorlar. Güven Bey ile biz ilerlerken tam Ravza-i Mutahhara çıkış kapılarını birisinde bir boşluk var ve askerlerde başka yöne dönmüş konuşuyorlardı. Güven Bey’e, “Hacım, şu halının üzerine bas askerler görmeden.” dedim. O’da tabi hemen gitti ve bastı, bu arada askerler görüp, “yallah hacı” deyip gönderdiler.

Oradan çıkınca tâbi gülümseyerek ben, biraz da lâtife olarak “Hacım, Allah’ın izniyle cennete ilk adımını atmış oldun. Allah nâsip ederse kıyamette ayaklarının altı yanmaz cehennemde inşallah.” diye niyâzda bulundum. O’da “Âmin” diyerek benim duama eşlik etmiş oldu. Velhâsıl bu vesileyle yavaş yavaş Allah Resûlü’nün huzuruna geldik. Güven Bey’i ön tarafa aldım ki Allah Resûlü’ne (s.a.v.)  daha yakın olsun diye. Tâbi o fark etmedi ama ben onu o arada videoya çektim, hatta dönene kadar haberi yoktu. Döndükten sonra sosyal medyadan paylaşınca haberi oldu, “ne zaman çektin?” diye sormuştu. Dolayısıyla, Allah Resûlü’nü (s.a.v.), Hz. Ebubekir’i (r.a.) ve Hz. Ömer’i (r.a.) selâmladık, duamızı ettikten sonra oradan çıktık ve Cennet’ül Baki’nin kapısının önüne geldik. Gece olduğu için kapalıydı. Güven hocam dedi ki, “burada bir şeyler okuyayım”, hangi sûre idi bilemiyorum ama yüksek sesle okumaya başladı. Tâbi Güven hocam oranın kurallarını bilmediği için. Hemen askerler, “hacı yallah”, böyle sesli okuyamazsın diye bizi oradan uzaklaştırdılar ama sessiz okumaya devam ederek bitirdi. Ardından dualarımızı ettik, Fatihâlarımızı ve selâmlarımızı gönderdik Cennet’ül Baki’de yatanlara. Daha sonra Güven Bey ile Mescid-i Nebevî’ye geri geldik.

Çünkü dediğim gibi zamanımız kısıtlı olduğu için Güven hocama nerede ne var, onları göstermek babında hareket etmek istedik. Cennete ilk adımı attı ama tüm vücudu da değsin diye, tâbi bunu lâtife olarak söylüyorum, Ravza-i Mutahhara’ya gitmek için sıraya girdik. Kendisine söyledim “Hocam, bazen burada üç veya dört saat sıra beklemek gerekiyor.” Güven hocam da buna karşılık, “Olsun, Allah bir rüzgâr estirir bizi oraya gönderir.” dedi. Yani bunu konuşmamızın sebebi zamanımızın dar olması, çünkü daha nerede ne var diye acele de ediyoruz biraz. Gerçekten Cenabı Allah nâsip etti biz yarım saat sonra Ravza-i Mutahhara’nın girişindeydik. Güven hocama Hz. Ayşe vâlidemizin direğini göstererek, “oraya gittiğin zaman hemen yer kap ve namaza dur, kimseye verme.” dedim. Ben önceden bir kaç defa gittiğim için tecrübeliyim, askerlerin tavırlarını biliyorum ve acele etmedim. Çünkü askerler o direklerin önünde duruyor ve arka tarafları dolduruyorlar, daha sonra kendileri bir kenara çekiliyor ve orası boşalıyor. Biz ön sırada olmamıza rağmen acele etmedik, arkadakilerin gitmesini bekledik. Askerler çekilince hemen Güven hocamı biraz da iteler vaziyette direğin önüne getirdim ve orada biz namazımızı kıldık, dualarımızı yaptık. Güven hocaya, “kılabildiğin kadar kıl” demiştim, Cennet’te namaz kılıyorsun daha ötesi var mı? O da başkaların hakkını yemek istemediğini daha buraya tekrar geleceğini söylemişti. Çünkü on onbeş dakikalık süre dolunca askerler herkesi çıkarmaya başlıyor, yani namaza bir şey demiyorlar ama dua etmeye başlayanı “yallah” diye çıkarıyorlar. Bizi çıkardılar, çıkınca tâbi Allah Resûlü’nün (s.a.v.) kabri başına geliyorsunuz. Yani çıkış yeri aynı zamanda Allah Resûlü’nün (s.a.v.) kabri başı olmuş oluyor.

 

Tekrar Allah Resûlü’nü (s.a.v.) başta olmak üzere, Hz. Ebubekir (r.a.) ve Hz. Ömer’i (r.a.) selâmladık. Dışarıya çıktığımızda Güven hocama da baktım ses yok. “Hacım nasıl buldun?” diye sorunca, “Mustafa, ben şu ân burada değilim. Bu anlatılamaz. Şu ân tüylerim diken diken. Yani nasıl bir şey, kelimeler ile anlatabilinecek gibi değil.” diye söyledi. Dedim, “kokuyu aldın mı?”. “Almaz olur muyum!”… “Yüzünü sürseydin!” deyince “Sen fark etmedin ama ben yüzümü, gözümü her yerimi sürdüm.” demişti. Gerçekten ben de oradayken öyle bir şey de bulundum ve banyo yapmama rağmen üç dört gün o koku üzerimden çıkmadı. Öyle leziz bir koku, bambaşka. Ondan sonra Güven Hocamı Mescid-i Nebevî’nin etrafında bulunan mescidlere götürdüm. Bulut Mescidi, Hz. Ebubekir’in (r.a.), Hz. Ali’nin (r.a.), Hz. Bilâli Habeşi’nin (r.a.) mescidleri var, buralara giderek gecemizi bu şekilde sabah namazına kadar tamamladık. Ardından sabah namazı için Mescid-i Nebevî’ye döndük ve orada sabah namazımızı kıldık ve her seferinde olduğu gibi Allah Resûlü’nü selâmladık. Güven hocam Mekke’den geldiği ve bütün gece benimle koşturması dolayısıyla yorulmuştu. Kendisiyle helâlleştik. O kendi oteline ben kendi otelime geçerek Cuma namazına kadar istirahata çekildik.

Güven Bey ile ayrıldıktan sonra siz de geri yolculuğunuza hazırlandınız?

Evet.

Acaba Medine’de yaşadığınız enteresan hatıralarınız var mı? Sizin için bir mahsuru yoksa onları alabilir miyiz?

Elbette. Medine’nin ruh hâli Mekke’den çok farklı. Daha önce söylediğim gibi Mekke ibâdet şehri, daha çok ibâdete yöneldiğiniz için bulunduğunuz mekânın ruhunu yakalayamayabiliyorsunuz. Ama Medine, tamamen, sanki ruhanî bir atmosferle bürünmüş, kaplanmış şekilde olduğu için her ânınız böyle ruh fırtınası ile geçiyor diyeyim. Dolayısıyla ister istemez bazı hâdiseleri yaşıyorsunuz. Bunlardan bir tanesi benim için tâbi çok çok özel olan son gecemde Allah Resûlü’nü rüyamda görmem oldu. Bunu burada anlatamayacağım. Bunun ile birlikte yaşadığım hadiseleri anlatabilirim. Ravza-i Mutahhara’da direğin önünde namaz kılmayı anlatmıştım. Yine bir seferinde oraya gelip namaza durdum. Fakat o gün çok kalabalıktı, insanlar namaz kılacak yeri bulmakta bayağı zorlanıyordu. Ben namazımı kılarken namaz boyunca arkamda biri duruyordu. Namazımı kıldım ve dedim ki, “benden başkası da faydalansın” ve yerimi o şahsa verdim. O şahıs da bir kaç rekat namaz kıldıktan sonra tekrar teşekkür ederek bana verdi yeri. Sonra birden o kişi kayboldu göremedim. Daha önce dediğim gibi askerler Ravza-i Mutahhara’da on onbeş dakika ancak askerler tutuyorlardı, ben o günü orada tam bir saat kaldım. Bu benim için çok değişik bir tecrübe ve yaşanmışlık oldu. Hikmetini Allah bilir. Diğer bir hâdise de, önce mekânı târif etmeye çalışayım; Allah Resûlü’nün (s.a.v.) kabrini ziyâret ediyorsunuz ve kabirlerin bittiği yerde şöyle aşağı yukarı üç dört metre uzunluğunda bir yer var ve onun arka tarafı yine boşluk. Orası Allah Resûlü’nün (s.a.v.) kabrinin ayak hizası oluyor. Daha önce gitmeden önce buradaki hocalarım bana, “Mustafa, eğer fırsatını bulabilirsen orada namaz kıl.” demişlerdi. Fakat oraya girebilmek hemen hemen imkânsız gibi bir şey… Sadece ikindi namazından sonra açılıyor ve tıklım tıklım olduğu için kolay kolay kimseyi de almıyorlar oraya. Ben de bir ikindi namazından sonra Ravza’ya girmek için sıraya girdim. Ancak o günü Ravza’ya giriş yerini değiştirmişlerdi. Orada her şeyi askerler yönlendirdiği için ona göre hareket etmemiz gerekiyor. O gün öyle bir kalabalık var ki Ravza’ya girebilmek için insanlar birbirini itekliyorlar. Bana da omuzlar vura vura öyle beni bir itelediler ki ben sıradan çıkmış oldum ve bir baktım ki Allah Resûlü’nün (s.a.v.) ayağının dibine gelmişim. Hemen orada bir boşlukta namazımı kıldım ve dualarımı ettim. Bu da benim için ikinci ayrı bir ilginç yaşama, deneme olmuş oldu. Bu iki şeyi unutamam, çok güzel şeylerdi. Tâbi fizikî olarak anlatmaya çalıştım ama ruhî olarak da çok muazzam şeyler yaşamış oldum orada. Hayatımda çok büyük bir yeri olacaktır yani.

Ve Medine’yi de görüp mübârek topraklardan ayrıldınız. Son olarak, hacı olmuş veya istikbâlde hacı olmak isteyen adaylara söylemek istediğiniz bir şeyler var mı?

Her şeyden önce dualarımda hep yeri olan ve benim de arzu ettiğim, nâsip olursa inşâllah, bir dahaki hac veya umre vâzifesini Kumandanımız ile yapmak. Benim en büyük arzum ve niyetim o. Allah inşâllah benim ile birlikte tüm gönüldaşlarımıza nâsip eder. Sohbetimizin başında da söylemiştim; Hac vâzifesi Allah’ın emirlerinden bir tanesi, bunu ibâdet olarak bilmek ve bu şuur ile hareket etmek en önemlisi. Orada yaşadığımız ve gördüğümüz hâdiseler çerçevesinde bunu söylüyorum tâbi. Çünkü bazı insanlar orayı bir turistik gezi hâline getirmişler. İbâdetten yoksun insanlar da gördük, maalesef. Bundan sonra hacca gidecek veya umre yapacak olan her müslümana tavsiyem oranın ruhunu, mânâsını anlayarak, bilerek ve hissederek gitmeleri… Turistik bir gezi gözüyle bakmamanın en doğrusu olacağını, o zaman haccın ve umrenin kıymeti ve mânâsı daha iyi anlaşılır diye düşünüyorum. Bana da bu fırsatı verdiğiniz için Adımlar Avrupa olarak sizlere teşekkür ederim. Buradan da başta Kumandanımız Salih Mirzabeyoğlu olmak üzere Türkiye’de ki bütün gönüldaşlarımıza saygılarımı ve hürmetlerimi iletirim. Allah’a emanet olun.

Biz de bir ay boyunca orada yaşadıklarınızı ve ibâdetlerinizi bize aktardığınız için çok çok teşekkür ediyoruz, Allah razı olsun. Ve tekrar Haccınızın mübârek olmasını diliyoruz, Allah kabûl etsin.

 

Nihan ÖZTÜRK

Orjinal Röportaj: http://www.adimlardergisi.com/mustafa-fisenkci-ile-hac-sohbeti-5/

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*

*

Du kannst folgende HTML-Tags benutzen: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>